4 Aralık 2014 Perşembe

Picasa, Instagram, Google artı ve Facebook...

Öğrendikçe de yazıyorum ya, teknolojiye ne kadar da yakın olsam da her çıkanı takip çok zor bir durum.

İnsan bir de gençlikmiş, yok flört moduymuş atlatınca paylaşım konusunda biraz daha yavaşlıyor. Ha onun yerine eğer başka bir ülkede yaşıyorsan benim gibi, senin ortamını merak eden arkadaşların, çocuklarının büyümesini izleyemeyen aile bireyleri falan oluyor. Sen de onları aynı şekilde takip etmek istiyorsun tabi.

Bu duruma mukabil bir de gittikçe daha küçülüp hafifleyen ve daha iyi fotoğraf çekmeyi imkan dahilinde kılan fotoğraf makinaları, cep telefonları ile durum daha da cazip hale geliyor.

Benim istdiğim çok büyük paralar vermeden fotoğrafları edit edebileceğim ve sonra da onun üzerinden paylaşım yapabileceğim bir programdı. Instagram da fotoğraf paylaşma programı ama hesap açmayı cepten yapman gerekiyor.

Cepler benim için hala tamam, insanlarla iletişimde kalma yöntemlerinden en önemlisi ancak kitap okumaymış, yok yazı yazabilirlilikmiş, fotoğrafları edit etmekmiş bunlar bilgisayarda yapılan işler. Bu durumda Instagram belki takip etmek istediğim ve instagramı kullananlar için açtığım bir hesap olabilir ama ötesine geçmez (diye düşünüyorum, bu sabah kendime hesap açtım)

Picasa'yı yıllar önce kullanmıştım. Çok büyük paralar ödenerek satın alınan fotoğraf edit etme programlarının sanırım yüzde yetmişini gerçekleştiren, bunu kısa yollarla basitçe yapan bir foto albüm programı. Ancak o da ne yapmış? Paylaşımları Gmail adresi olanlarla sınırlamış. Yani attım, kendine albüm yaptın ve bunu yollayabilirsin ancak kime? Ancak gmail adresi olanlara...

Bu durumu son derece sevimsiz görenler var biliyorum. Yani, neden aletler, programlar vb... birbirlerini destekliyor? Ya da neden bu tip free programlar tüm diğer sistemlerle uyumlu çalışmıyor? gibi fakat günümüzün ortamında google kendi ar-ge sini kullanıp, zaman, para ve enerji harcayarak adı üzerinde Google ile uyumlu çalışan kendi ürünlerini yaratıyor.

Nedir mesela? Hemen ilk anda aklıma geleni yazayım, önce gmail adresi alıyorsun, aldığın Gmail adresi ile beraber Google artı sayfan otomatikman açılmış oluyor, sen ister iste ister isteme en fazla yapabileceğin durum bu sayfada paylaşım yapmamak ki zaten bilgisi olmayanın sayfası öyle güdük bir şekilde boş boş bekliyor.

Google artı Facebook'a sosyal paylaşım anlamında bir alternatif. Picasa foto albüm de Google'a uyumlu olarak çalışıyor. Diyelim, Photoshop gibi bir program istediniz ama para yok o zaman Picasa albüm oluşturma imkanınız var, onun için de sistem sizi google hesabı almaya zorluyor.

Google'dan birden fazla hesap almak diğerleri gibi zor değil. (Henüz. Onu da sınırlayacaklardır çünkü her bir hesap password kontrolü, kaybı bilmemne için diğer başka bir hesaba bağlanıyor)

Bu yazdıklarım, farkındayım  zaten birçok kullanıcının baştan yok almayayım demesine sebep olur ama yine de ürünü tanımadan ihtiyaçlara ne derece cevap verebileceğini de bilmek mümkün değil.

Ben Photoshop'u anlamak açısından geri zekalı kıvamdayım. Canım sıkılıyor, mekanik buluyorum (Programı tanımadığım ve zaman harcamadığım için olabilir zira çok pahalı) Onun yerine kendi fotoğraflarımı edit edip de paylaşım yapabileceğim bir program aradım zaten Picasa ile tecrübem vardı ama hatırlamak için yeniden yükledim.

Picasa ayrı bir program, yapılan editler o programda kilitli kalıyor. Yani, bilgisayarınızda yüklediğiniz fotoğraf foto albümde bakir bir şekilde kalıyor, siz editleri Picasa programına girerek yapabiliyorsunuz.

Yapılan değişimler her zaman geriye dönülebilecek kıvamda zaten dediğim gibi geriye dönemediğinizde orjinaller bilgisayarın kendi foto dosyasında. Dolayısıyla, Picasa bir fotoğrafın üzerinde bir sürü kombinasyonda oynama imkanı tanıyan, bunu da gmail adresi olanlarla paylaşma olanağı sunan bir fotoğraf programı.

Foto paylaşımı konusunda sayfanızı düzenlerken yapılan gruplama sayesinde mesela bazı fotoları ailenizle bazılarını yalnızca arkadaşlarınızla, sevgilinizle paylaşma hakkını da sağlıyor. Facebook da da bu var ama sanırım Google'ın kontrol mekanizması daha açık ve kolay anlaşılır.

Facebook'da hoşlanmadığım yanlardan, sürekli insanlara haber çakması, mailleriniz okundu, şu saatte paylaşım yaptı, kendine ınstagram hesabı açtı gibi. Eğer bir hesap açıyorsam gönderdiğim kişiler de kontrolüm altında olmalı. Ciddi bir ispiyonlama durumları var, soruyor kimler kullanıyor görmek istiyorsun ama seçim yapacaksın içlerinden hayır bir kere düğmeye bastın mı tüm listeye haber çakılıyor.

Google hesabında böyle bir ispiyonlama yok, paylaşım yapmak istediklerine bakarsın adreslerinden buldun buldun bulamadın oldu bitti illa da paylaşacammmm bakacaksınnn da olmaz zaten. Çünkü dediğim gibi bazısının evet var google adresi ama çok dağılma yanlısı değil.

Bu isimlerin insanların ihtiyaçlarını anlaması, kendilerine uyan doğru ürünleri bulması açısından çooook sabırlı olmaları gerekiyor. 

1 Aralık 2014 Pazartesi

Yeni Hayattan Notlar

Mayıs 21 ameliyat, geride kalan ay sayısı yedi. Nefes alışverişi harika, görünüm ise bir minik tümsek dışında inanılmaz derecede olumlu. Burun olduğu gibi baştan yaratılmış durumda. Dümdüz bir kere ve dengeli. En son görüşme ile araya üç ay koydu bu durumda iki ay sonra tekrar bir gözükeceğim, umarım o tümsek de en son ve en zor iyileşen ama yokolan kısım olur. 

Diğer update, Eylül ayının başından bu yana geçen ay sayısı üç ve ben kızlarımın okulunda öğretmen yardımcılığı, kısaca TA olarak tanımlanan bir konumda işe başladım bile! (Bu "bile"nin anlamını pek çözemedim aslında, on yıldan sonra bilesi mi kaldı!)

Kendi adıma konuşuyorum, benim için baskı altında olmadan çalışmak için çocuklarımın bu yaşlara gelmesi gerekiyordu, onlarla aynı zamanlarda eve gelmem, işe gitmem, tatilleri paylaşmam lazımdı. Bu iş dışında zaten çalışma olasılığım yoktu ve bu iş de tam cuk oturmuş oldu. 

Küçüğüme gelince, birinciyi zaten çoktan elden çıkarttık da, beş yaş anneye yapışıklığın ciddi derecede kırıldığı bir dönem, aslında İngiliz sisteminde dört demeliyim. Genelde dört yaşın dolması ile foundation 2 ye başlanıyor ve hazırlık sınıfları da iki yıla yayılmış durumda 

Okullar çocukların yaşlarının gereğine göre düzenlenmiş ortamlar, dolayısıyla okul diyince sürekli bir disiplin anlayışı gelmemeli akla. Disiplinsizlik değil ama gönüllülüğe ve iyi örnek davranışa dayanan bir sistem demeli belki. Okulların hepsini bir tutmak da imkansız tabi ki, velinin eğitim durumuna ciddi bağımlı sonuçlar çıkıyor ortaya. 

Büyük kızım bu okula başlayalı dokuz yıl geride bıraktı, ikincisi başladığında sanki hayat geri sarılmış gibi oldu benim için. Ortaokul kısmına başlanıldığında okula gidip sabah beklemeler, çocuğunu elinden tutup kapıya getirmeler, çıkışlarda velilerin bir araya gelip de iki laf etmesi gibi durumlar tarihe karışıyor. Bu anlamda ikinci çocuğumun olması bana iş kapısını aralayan bir faktör oldu. İlginç bir saptama ama öyle, ve belki de akla en son gelecek bir durum.

Hayattaki herşeyde olduğu gibi çalışma hayatının da, evde oturmanın da birbirine göre kar zarar durumları var kuşkusuz. Mesela on yıldan sonra kazanılmaya başlanılan ve eve katkıda bulunan paranın getirdiği özgüven duygusu, işe yaradığını hissetme, eski başarılı öğrencilik yıllarında sınavı geçmenin verdiği kalp çarpıntısı...

Fakat diğer yandan ailenin her bireyi evden gittiğinde eline aldığın çayın kahvenin ve kafanı dinlemenin imkansızlığı. Artık heryerde ailenle çevrilisin, tatiller beraber, evden çıkışlar dönüşler beraber...

Sabahları tek başına bile beşbuçukta kalkışların verdiği zorluk bir kenara artık kendinden de önce gelenleri düşünmen ve hertürlü detayı organize etmenin gerekliliği...Dişini, saçını fırçala, beslenme çantası, yüzme mi var, beden eğitimi mi? İki çocuğun hazırlanması, kendi götüreceklerin, kendi beslenme çantan ve kıyafetlerin...

Alışverişe, kendine, sabahlara, spora ve sosyalleşmeye zaman yok. Zamanı bırak, zaten enerji hak getire! Erkeksi durumlar ortaya çıkıyor, roller gevşiyor, mesela evde otururken sabahların neye ait? Alışveriş, ihtiyaçlar, yemek yapımı, hava güzelse bir yürüyüş, koşu...Yemek yapımı belki en az haftanın üç günü değil mi? İşe başlayınca en büyük dert halini alan aksiyon, garantisi var. Neden? Eve aç kurtlar gibi geliniyor menude ne olabilir? Bende çarçabuk yapılan menemen, makarna çeşitleri, domates ya da tarhana çorbası, evde yemek varsa o ısıtılır tabi hemen ama akşamları yemek memek yapımı en azından benim için sıfır. 

Fakat bunları yazarken bir yandan hayatlar onar yıllık aralarla da eskiyor, her bir yenilenmenin en fazla bu kadar dönemde yaşanması insana kan can veriyor adeta. 

Ancak işin özüne gelmem gerekirse, o kadar uzun zaman olmuş ki kendi harcamalarımı başkasının ihtiyacının önüne koymama düşüncesi, şu anda İngilizce'deki "feast" kelimesinin verdiği duyguyu yaşıyorum. 

Şimdilik bu duyguyu iki sene yaşama taraftarıyım, ardından elimde olan başka bir projeyi değerlendirmeye alabilirim, paramdan vazgeçebilirsem :P Hayata geçtiğinde onu da yazarım, o iş değil eğitim ayağıyla ilgili bir durum, bakalım zaman nelere gebe?

İlk maaşımla eve katkı, birkaç ufak ev ihtiyacı yastık, battaniye zırt mırt.. İkinci maaş, Samsung NX3000 kamera, üçüncü maaş Samsung Note 4 :))) 

Bunları yalnızca sevdiğim için değil de araştırarak yanlış yapmamaya çalışarak aldım. Detayları başka bir yazıya bırakıyorum.  

Bir de bu saatlerde hep acıkmak zorunda mıyım?! :( 

31 Mayıs 2014 Cumartesi

Ameliyattan Sonra Neler Yapılmamalı?

1-Burnunuzu bilgilendirmeden önce sümkürmeyiniz. Burun temizliğinizi nazik hareketlerle, silerek ya da kurulayarak yapınız.

2-Burnunuzun altındaki akmayı durduracak olan sargı bezini düzenli aralıklarla temiz ve kurusu ile değiştiriniz.

3-Burnun üzerindeki kask bir hafta içinde doktorunuz tarafından açılacaktır. Oynamayınız ve kask'ı kuru tutunuz.

4-Çok çiğnemeyi gerektirecek yemeklerden kaçınınız.

5-Aşırı uçlarda fiziksel aktiviteden kaçınınız. Normal hayatınızdaki dinlenme sürelerini elinizden geldiğince arttırınız.

6-Dişlerinizi yavaşça yumuşak diş fırçası ile fırçalayınız.

7-Uzun telefon konuşmalarından 10 ila 14 GÜN arasında kaçınınız.

8-Yüzünüzdeki işlemlere değmeden yavaşça yüzünüzü yıkayabilirsiniz. Genelde içi doldurulmuş banyoyu tercih ediniz.(Yüzünüzde kask ve sargı bezleri varken)

9-Gülümsemekten, aşırı yüz ifadeleri yapmaktanBİR HAFTA kaçınınız.

10-Yüzünüzdeki kask ve diğer ekstralar çıkmadan saçınızı BİR HAFTA yıkamayınız. (Eğer sizin için başka birisi yapmayacak ise)

11-Başınızın üzerinden geçecek şekilde giyeceğiniz kıyafetlerden BİR HAFTA sakının.

12- Güneş ışığından ALTI HAFTA kaçınınız. Isı burnun tekrar şişmesine sebep olur.

13-BİR AY boyunca yüzmeyin.

14-Ameliyattan sonraki şişlikler genelde 2 ya da 3 hafta içinde iyileşir fakat bazı hastalarda tüm şişliklerin inmesi ALTI AYI bulabilir.

15- Yalnızca doktorunuz tarafından yazılan ilaçları kullanınız.

16- En aşağı DÖRT HAFTA gözlük kullanmayınız. Burnun üzerine baskı yapılmayacak şekilde olan kullanılış tarzını doktorunuzdan öğreniniz.

17- Kontak lensler ameliyattan İKİ YA DA ÜÇ GÜN sonra takılabilir.

18- Doktorunuz kask'ı çıkarttıktan sonra ÇOK NAZİK OLMAK KAYDIYLA burnunuzun üzerini yumuşak sabun ya da vazelinli losyonlar ile temizleyebilirsiniz. Bandajlar çıkar çıkmaz makyaj yapılabilir. 

26 Mayıs 2014 Pazartesi

Veeee Ameliyat!

“Ayın 21’i Çarşamba günü sabah sekizde hastanede olun.” dediler.

Ondan önceki hafta doktorumu ve ekibini son kez görmeye gittim, tekrar bakıldı, en son bilgi alışverişi yapıldı, onun öncesinde sigortama yazı yazıldı, onay alındı, kan tahlilleri yapıldı ve anestezi uzmanı ile bir görüşme planlandı.

Anestezi uzmanının (yorgun görünüşlü, hayattan bezmiş bir adam) soruları ailenin medikal geçmişine dayanıyor, herhangi bir alerji var mı? Kan sayımının sonucu nedir, anlatılıyor, sigara içiyor musun?

Salı akşamı 24:00’e kadar yiyip içme var, sonrasında oruç başlıyor. "Fasting" diyorlar zaten, ne bir şey yiyeceksin ne de içeceksin. 

Akşamdan doğumumda da hastaneye götürdüğüm, kendime özel olarak aldığım kırmızı bavulumu hazırladım. Yedek iç çamaşırlarım, saç tarağım, çoraplarım, şalım, makyaj pek tabi ki yok, zaten ağzımı burnumu dağıtacaklar, ipad’im, cebim, şarj aletlerim, kindle’ım, ipod’um, klasik defterim ve kalemim...

Yeni binadaymış, sabah benimkini işe, çocukları okullarına yolladıktan sonra atladım taksiye hastaneye gittim. Hemen aşağıdaki resepsiyondan girişim yapıldı, yardımcı bir kişi yanımda beni odama çıkarttı. 13. Kat, şehri değişik açıdan gören bir oda. Beş yıldızlı otel odası kıvamında bir yer.

Banyom, tuvaletim, tertemiz havlularım, eşyalarımı koyacağım dolabım, tertemiz en son teknoloji yatağım, televizyonum (kanallar ve programlar beş para etmez ama olsun)


Üzerime ameliyat için giymem gereken kıyafet verildi. Arkadan bağlanması durumu biraz sıkıntı yarattı 

Bütün metaller çıkarttırıldı, saça bone takılacak. 

Bütün sorumluluk bana aittir kağıdı imzalattırıldı. 

Tansiyonuma bakıldı, okumam için dergi getirildi. Ayaklarımdaki ojeyi silmem için hemşire aseton getirdi çünkü oksijen alımına ayak tırnaklarından bakıyorlarmış. Ameliyattan önce sakinleştirici bir hap verileceği söylenildi (zaten onu biliyor dört gözle de bekliyordum) 

Odamdaki klimayı kıstım, o şekilde gelen keskin soğuktan nefret ediyorum. Zaten bekledikçe kanım çekilmeye, stresten ya da soğuktan mı artık bilemiyorum yine titremeye başladım.

Bu bende travmaya bağlı ilk doğumdan sonra ortaya çıkan bir durum. Vücut elde olmadan küçük sarsılmalar yaşıyor. Hapımı yuttuktan sonra yatağımla kendi odamdan ameliyat odasına doğru yola çıktım ve bir bekleme bölümüne alındım. Yanımda ameliyata mı girecek ya da çıkmış olan bir çocuğun ağlamalarını duydukça daha strese giriyordum ki, doktorumun ekibinden bir iki insanlar görmeye başladım.

Benim salaklığımla, uyarmak o an aklıma gelmediğinden, sağ elime damar yolu açıldı (kullandığınız eliniz değil diğer ele açılması daha iyi olur) Başıma beni sevip okşayan, sonradan anestezi uzmanım olduğunu anladığım Türkiye, İzmir doğumlu fakat Mısır asıllı bir bayan geldi. Beni sakinleştirdi, doktorumla konuştum, metrelerce olmayan tampon kullanması konusunda tekrar söz aldım, doğumumda zor uyandırıldığımı, yüzüme vurulduğunu hatırladığımı söyledim tamam dediler ve en son anestezi uzmanımın 2 mg verdim dediğini hatırlıyorum, gitmişim...

Saat onikiye geliyordu sanki. Tam kendime geldiğimde en azından kafamı çevirip de saate bakabilecek gücü bulduğumda altı mıydı? Yok olamaz belki de dört...Benim ufaklık şimdi ne yapıyordur? Babası O’nu almak üzeredir arkadaşımdan, acaba kolay geçti mi? Düşüncelerini hatırlıyorum. Ameliyat masalarının değiştirilmesini yatağıma aktarılmamı hayal meyal...

Çok üşüdüğümü ve üzerime sıcak battaniyeler örtüldüğünü, kuruyan dudaklarımı ıslak bezle nemlendirdiklerini...

Uyumamı söylediler ve sessizlik...İdrar için sürgü...

Korkunç, boğazımı kesercesine bir boğaz ağrısı (burun ameliyatlarında yapay solunum cihazına bağlandığın için bunların olması normal sayılıyor) ve mukus, burundan nefes almak zaten imkansız da bir ara mukus boğazımı kapatıyor ve öksürük, göğsüm ötüyor sanki, eyvah yine mi hasta olacağım? Nefes alamıyor gibi hissedip ayağa fırlıyorum, bu sefer hemşire de korkuyor. 

Saat altıya doğru mesajlar geliyor, eşim arıyor ama yanıt vermek mümkün değil. Mesajda yazan yazıları göremiyorum, bütün harfler belirsiz, aşağı yukarı anlıyorum ama, sonra tuvalete gidip tabi yavaşça kalkarak aynaya bakıyorum. Aman Allah’ım! Ameliyattan sonraki an L

21.Mayıs.2014
 Eşim ve kızım kapıdan içeri giriyorlar, herkes görüntüme ağlamaya başlıyor, benim ağlamam bile imkansız ama “Görüntüm çok kötü ağrım yok, üzülmeyin ağlamayın.” diyorum kısık sesimle zorlanarak.

Sanırım çok ciddi ağrı kesiciler veriliyor ilk gece için. Omen 1’i andıran bir görüntüm var, saçlarım uzadı bir de arkasından taranmadığı için dalgalı bir şekilde iki yanıma dökülmüş durumda bir tavanda ters bir şekilde yürüme durumum eksik. Şeytan çıkartma seansına yollasalar papazı şaşırmaz benim odaya girse, o derece.

Pek konuşmaya hacetim yok, ses de yok zaten, boğaz kesik baş kıvamında ağrıyor, eşimle çocukları yolladım.

Ekstra ağrı kesici istedim, damardan verildi, seruma eklenerek o boğaz ağrısını dindirdi ama sürekli göğüs ve gırtlak temizlemem gerekiyor, sesimin kısıklığı için. Başka bir ağrı yok. Hatta uyuyabildim yanımda su şişemle.

Ameliyattan üç saat sonra getirilen ve hayat kurtaran yemek tavuk suyuna çorba. İki yastık, kendinden ayarlanan yatağımla ve kuruyan ağzım, boğazımla uyukladım, sağa sola dönmek yok. Tuvalete bir kere dışında hep kendim kalktım.

Sabah sekiz buçuk gibi doktorumun asistanı geldi “Sana çok güzel bir burun yaptık.” dedi ve tamponları çıkarttı. İnanılacak gibi değil! Ne metre metre idiler ne de burnun içine yapışmışlardı. Pek tabi ki rahatsız edici, olmasa daha iyi olur duygusu yaratan bir işlemdi ama iki harekette bitti. Sağ delikten kanama olunca hemen sargı bezlerinden yapılan ve burnun ucuna yapıştırılan kısımla ortam düzeldi.

“Bir akşam daha kalmak istersen yazalım sigortana onay bekleyelim dörde kadar, kal sen bir gece daha.” 

22.Mayıs
Bir arkadaşım, elinde güller, öncesinde eşim geldi, sonra işine gitti oradan, boğaz ağrısı geçmişti, yüz ilginç bir şekilde değişime uğramaya başladı, ilk ameliyat sonrasına göre gözler biraz daha açıldı ama hala görüntü bulanık olduğundan okuma, yazma gibi bir durum yapılamadı. Serum verilmeye devam edildi, saat dörde kadar ses gelmeyince ben üzerimi değiştirdim eve gitmek için, değiştirdikten sonra onay gelince de kalmadım hastanede.

Ayın 23’ü, ameliyatın ikinci günü.



Yanyana durumlar ve inanılmaz değişim, buradakiler 23, 24 ve bugün itibarıyla 25’i. 

 
Ayın 23’ünde Omen’den Hamster’lığa bir geçiş yaşanmış dikkatli bakılacak olursa. Şişlik yanakların altından gıdık bölgesine oradan da göbeğe iniyor demek ki, göbek hep sağlam yerinde J

Boğaz ağrısı asla o eski bıçak yarası şeklinde olmasa da gelip gidiyor, her gün ve saat yüz kendini onardı, gözlerim üçüncü günden itibaren indi, renkler kan oturmuştan, mora, oradan keskin kırmızımtrağa ve sarıya dönüşerek.

Dişlerim çok büyük bir darbe almanın hassasiyetini yaşıyor ama ağrı yok, yalnızca dişlere baskı yapıldığında bir his var. Geceler oldukça zor, ağız kuruluğu ciddi boyutta yaşandığı için sürekli uyanılıyor, bir de yanlış bir hareket yapılır korkusuyla yatış pozisyonu bir türlü bulunamıyor. Tutankamun tek tarz gibi.

Dördüncü güne kadar burun deliklerinden özellikle benim sağdan kanla karışık mukusumsu şeyler geldi.

Kulak çubuğu ile temizleyip ardından doğal deniz suyu solusyonu ile içini yıkıyorum. Sol delik kendinden bir iki açılır gibi oldu ve ağlamak istedim, oradan ne zaman kendi kendime nefes aldığımı hatırlamıyorum çünkü.
 
Nezle gibiyim yine çünkü ameliyatın ikinci günü bir de adet gördüm. Her seferinde zaten nezlemtrak şeyler yaşarım, burun tıkanıklığı, akması, hastalığa yatkınlık gibi...

Bugün öğleden sonra burnum aksa da su gibi. Dün akşam kapatmadan yattım ama akıntıdan rahatsız oldum. Bu arada zaman zaman burnun içinden batma veya dışından gıdıklanma duygusu ile gelen hapşırmalarda ağızdan hapşırılmalı. Kesinlikle buruna her türlü baskıdan kaçınılmalı.

Hiç koku almıyorum, bazen alır gibi olsam da kan mı yoksa yanmış plastik gibi bir şey mi anlam veremiyorum. Bugün ağrı kesici almadan geçiriyorum günü ve burnum ağrıyor ancak yine de dayanılmaz bir durum olmadığından pek de iplediğim söylenemez. Zaman zaman ama nadir baş ağrısı yapar gibi oluyor. Tabi ki rahatsız duygular, dört dörtlük bir rahatlık sözkonusu değil henüz ama burun ameliyatı atlatan birisi olarak beklentilerim daha beter boyuttaydı.

Burnumun ucunda dikişlerim var. Onların nasıl alınacağını da Salı günü doktoruma gittiğimde öğreneceğim.

Dördüncü günün akşamı olarak söyleyeceklerim sanki asla olmayacakmış gibi dursa da tüm şişlerin neredeyse yüzde doksana yakın inmesi. 

Üçüncü gün bana göre evde gözüme giren bir takım işlerin bile yapılabilmesi anlamına geldi ki cidden ya doktorum harikalar yarattı, ya teknoloji cidden inanılmaz bir şekilde yardım ediyor ya da ben olağanüstü biyonik bir kadın olarak (!) bu ameliyatla dalgamı geçiyorum J

Kulaklardaki tıkanıklık ve basınç hissi de üçüncü günden itibaren minimum düzeye inmiş durumda.
Ancak hala dediğim gibi burnumda nezle olunmuş gibi bir akıntı ile onun verdiği iriti duygusu hakim. Zaman zaman dikişlerin olduğu kısımda da acıma hissi oluyor.

Burnun ucu yine burnun üzerinde takılı olan alçı (benimki daha yapışkan yüzeyli, plastik bir kask) ya sabitlenmiş o yüzden daha kalkık duruyor ve o kısım da rahatsızlık veriyor.

Ve ameliyattan sonraki 5., iki burun deliğinin açıldığı, yüzde yüz olmasa da en iyi gelişmenin yaşandığı gün! 


Akıntı ve kanama neredeyse durmuş durumda. Bu akşam ilk normale yakın uyku uyunacak sanırım. Ve sesim geri geldi, boğazın sağ kısmında hala bir hafif boğaz ağrısı var. Morarmalar çenenin alt iki kısmında çizgi şeklinde kaldı. Burnumdan gelen o değişik yanmış plastik ya da kan kokusu gitti.

26'sı akşamından sevgiler, burnumun farklı kısımları gıdıklanıyor. Yine tıkandı, saçımı yarın hangi zihni sinir projesi ile yüzümü ıslatmadan yıkayacağım onu düşünüyorum. Açıldığında ise yıllarca tıkalı olan sol tarafın sağdan önce açılması da ilginç...Burnumu önden düz görmek de öyle...Daha kendini toparlaması ve şişlerin inmesi için altı ayla, bir yıl arası bir döneme ihtiyaç var ama olsun.

Elimde yapılması ve yapılmaması gerekenler listesini de yakında çevirip buraya koyarım. 

25 Mayıs 2014 Pazar

Burun Ameliyatına Karar Verme Aşamaları

Birkaç ay önce birden fazla şikayetle artık hayatımın ilk check up’ını yaptırmaya karar verdim.

Birleşik Arap Emirlikleri’ne geldiğimizden beridir, yani yaklaşık dokuz senedir sağlık anlamında kendime çok daha iyi bakan bir durumdayım. Türkiye’deki gibi devlet hastaneleri mantığı yerine burada verilen işlere ait paketin içinde özel sağlık sigortan da oluyor. Hastanelerin durumu genelde oldukça iyi, sağlık personelinin çoğu Suriye, Mısır, Hindistan kökenli fakat ihtiyaçlar doğrultusunda farklı seçenekler de sunuluyor Amerikan, İngiliz ya da Alman klinikleri gibi...Genelde anladığım Avrupa ve Amerika kökenlilerin aynı işi çok daha fazla maaş ve imkanlarla yapmak istemeleri ve kuruluşların bu anlamda daha çok doğulu sağlık personeli ile çalışmayı tercih etmeleri (Bu bölümün konumuzla pek bir alakası yok, geçiyorum.)

Her ne kadar doktor ve hastane konusunda kendimi gayet tatminkar hissetsem de sıkıntılarım check up’a giderken hem birden fazla ve hem de yılları devirmiş kıvamdaydı. Çünkü benim için her zaman hastalığa süre vermek yeterli gelmekte, öyle hemen şuramda bir ağrı oldu ile doktora gitmem. 

Yine de bu kendini bir türlü tedavi edemeyen dertlerime bir bakış atacak olursak, sol böbrekte kum ya da çok küçük taş tespit edilmiş, iki kere böbrek enfeksiyonu geçirilmiş, belki yıllar önce böbrek taşı düşürülmüş, (Sabaha kadar sağa sola sallanılarak ağlanılmış ve anlaşılmamış.) Sol tarafta yine bir iritilik, yine bir içten içe hissedilen ateş...Ama dışa vuran bir durum yok. Sol elin baş parmağında ağrı, kıtırdama hissi. Kalp ağrısı (kalp ağrımazmış ama göğüs sıkışması duygusu diyelim).

O sırada eş işten istifa etmiş, önümüzde Abu Dhabi ve Sharjah alternatifleri var. Belirsizlikler, beklemeler...Stres dizboyu...Kalp ağrısı yine tavan yapmış :(

Kalp ritmine bakıldı, sorun yok, o zaman kolestrol’den şüphelendi doktor ve testte sınırın biraz üzerinde kolestrol tespit edildi. Önerilen keten tohumu yağı hapları. Yumurta haftada bir’e indirilecek. (Bir ara rejim yapayım tıkasın diye abartmıştım) 

Kanda bakılan romatizma, kireçlenme, kan değerleri sorunsuz.

Ancak D vitamini eksikliği var (D vitamini takviyesi verildi ve aklım beş karış havadaydı, dalgınlık, kelimeleri unutma durumları yaşanıyordu, ingilizce’de Cloudy Brain dedikleri durum. Vitamin hapları ile kendime geldiğimi düşünüyorum.)

Böbreklerden hem scan hem de rontgen alınması istenildi. Scan doktoru yanımda benim gösterdiğim yerde illa ki iritilik duygusu hissetmeme karşın bir şey göremedi ve böbrek taşı ağrısının o şekilde hissedilmeyeceğini savundu durdu. Dediklerim rontgende idrar yolları içinde ve dediğim yerde, solda çıktı. Müdahaleye gerek yok bol su içilecek, vücut kendisi atacak denildi. Tamam.

Sol kulakta çınlama ve işitme kaybım vardı. Onun için de hemen dahiliye doktoru benim için burun boğazdan randevu aldı.

İşitme kaybı için kulaklara bakıldığında sağ kulağın ciddi derecede tıkanmış olduğu ortaya çıktı ve hayatımda ilk defa kulak temizliği yapıldı. İlk anda vax’ı tutup çekince beyninin içi deliniyor gibi hissediyorsun. Yumuşatması için damla damlatılması, beklenilmesi ve ondan sonra müdahale edilmesi daha mantıklı ama tecrübe olmayınca böyle salaklıklar yapılıyor. İşitme testleri yapıldı. O da tamam.

Burun boğaz doktoru harika bir adam. Eğitimini İngiltere’de almış bir Mısır’lı, ıslıklar çalarak, canım güzelim diye konuşarak insanın gününü düzelten, çok pozitif  bir enerjisi var. 

Yüzüme bakar bakmaz sorunlarımın çoğunun yüzümün sol tarafının nefes almamasından kaynaklandığını gördü. “Sana baktığım zaman ellerim kaşınıyor, bu burnun ciddi elden geçirilmesi ve nefes alışının düzeltilmesi gerekiyor.” dedi. 

Burnun durumu ve kulaktaki çınlama için CT Scan ve MRI önerildi. Sigortam ilk adım için CT Scan’i kabul etti.

Dediğim gibi iş durumu belirsiz. Başvurulardan ve görüşmelerden yanıtlar bekleniyor ama Abu Dhabi o sırada pek bir olacakmış gibi düşünülüyor. Çocukların okuluna bakılıyor falan filan...O da başka bir yazı konusu olsun.

Belki, onu da bilmiyorum kendimi bildim bileli sol taraftan nefes gelmiyordur yüzüme. Herşey vücudumun solunda oluyor bir de yıllardır. Varis sol bacakta oluşmuştu ve doktor genelde iki bacakta olur sizin durum ilginç demişti. Sol gözüm daha rahatsız mesela. Sol kulakta çınlama...

Ameliyat olunmalı mı?

Burnum yaşlandıkça daha sivri, daha bir yamuk, işlevsiz ve daha büyük çünkü yüzdeki dolgular bir şekilde yokolmaya, ne kadar zayıf da olunsa da o genç görüntü yavaş yavaş kaybolmaya, vücudun her bir kısmı yer çekimine yenilip aşağıya doğru kendini salmaya başlıyor. Belki bu çoğu insanın kendinde fark ettiği bir durum olmayabilir ama görsel olanlar ne dediğimi çok iyi anlayacaklardır. Kısacası, artık daha ince bir yüz ve daha büyük, sivri bir burun var. Sol taraf kemik eğriliğinden dolayı nefes almıyor çünkü nefes çektiğimde burun kanadı içeri çökme yapıyor. Bu durum bence alerjik mi artık bilemiyorum ama bir sebeple burnun arkasında mukus birikmesine de yol açıyor.

Hastane sürekli tıbbi yardımlarda gittiğim, çocuklarımı götürdüğüm Arap Emirlikleri’nin en gelişmiş hastanelerinden biri ve beş dakika ötemde. Ameliyat sonrası kontrollerim kolay olacak ki öyle olması lazım.

İş değişikliği sebebiyle yıllardır zahmetsizce her işleme onay veren sigorta şirketimiz değişime uğrayacak, en az bir yıl ameliyatı aciller dışında kapsamaz ve böyle bir durumda aynı hastane, doktor ve prosedür soru işareti.

Doktorum İngiltere’de eğitim almış, yine ülkenin dört bir yanından hasta kabul eden, buranın en iyi doktorlarından biri.

Bu şartlar altında ameliyata ya bir cesaretle karar vereceğim ya da hayatım boyunca beni öldürmeyecek ama hayat kalitemi düşürecek, görüntümü olumsuz etkileyecek bu duruma eyvallah diyeceğim.

Doktoruma iki kere gittim. Birincisinde hemen fotoğraflarımı çekti eğriliği tespit etmek için, başımın üstünden, yandan, burun deliklerinden yukarı doğru. Herhangi bir üç boyutlu simulasyon falan yapılmadı yani ameliyattan önce hangi burnu istiyorsun sorusu da sorulmadı ama doktorumun daha önce yaptığı işlemleri öncesi ve sonrası olarak gördüm ve çok beğendim.

Benim burnumda fonksiyon bozukluğu içerdeki kemiğin deformasyonundan kaynaklandığı için estetik ameliyattan pek de farklı bir uygulama olmayacaktı. Bu sebepten zaten kemikte düzeltme yapılıyorsa daha ufak, yüzüme uyumlu bir burun istememde de bir sakınca görmedim.

Karar alma aşamasında içimdeki sesi dinledim. Önceki anda mantıklı düşünerek vazgeçtim, bu yaştan sonra görüntünün önemi var mıydı? Zaten alınan alınmış, satılan satılmamış mıydı?

Sonra rahatsızlıklarımı ve hep nefes durumundaki azarlığı düşündüm, onu zaten düşünmeme gerek yok derinine yaşıyordum ve rahatsızlık hissediyordum. Gün içerisinde herkese vazgeçtiğimi söylesem de o cesareti içimde tekrar bulduğumda gitmek istediğime karar verdim.

Ufaklığın okul saatlerinin ve dönüşlerin ayarlanması işi için arkadaşlarımdan yardım istedim, canla başla destek görünce o kısmı eledim. Ameliyat günleri Pazt ve Çarş. İmiş, evde kalınıp bakılmam açısından, yardımcımız da olmadığından Çarşamba gününü tecih ettik doktorumla.

Son bir üçüncü konuşma için de gittiğimde artık presedür işleme konuldu. Kan tahlili istenildi, sigortadan onay alınma aşamasına girildi ve Mayıs ayının 21’i Çarşamba, ayın 20 si gece oniki’den sonra su ve yemek işi kapatılarak hastanede olunacak şekilde gün verilmiş olundu.


Bundan sonraki aşama, hastaneye gidişim ve gün be gün değişimler...Onu da yüzüm iki haftadaki değişimleri tamamlasın yazacağım. 

28 Nisan 2014 Pazartesi

Konu Değiştir Tonton!

Eskiden bir çizgi film vardı, adı da "Değiş Tonton!" Hop! O  varlık bir bakmışsın başka bir şekil almış.

Konuyu nereden nereye getireceğim, Avrupalı insanlardan çok büyük bir farkımız var. Nedir mi? Hayatlarında politika dışında konu olması.

Bizim gibi içleri dışları kustururcasına politik polemiklerle, durum değerlendirmeleri ile dolu değil.

Dolayısıyla ne kalıyor geriye?

Enerjini harcayacağın ve düşüneceğin, konuşup, paylaşacağın diğer konular. Versin elini sanat, müzik ve teknoloji...

Devletlerine saldırı niteliği taşıyan durumların içi yalnızca hükümetle boşaltılmamış mesela. Bir konuya atak mı yapacak? Bu çevre konusu, verilen vergilerin gittiği kalemler, ülkenin teknolojiye yaptığı yatırım, Araştırma ve Geliştirmeye harcadığı para...

Eskiden bir laf vardı "Fransız mı kaldın?" diye sorarlardı. Ne de itici ve aşağılayıcı şekilde söylenilirdi, sanki herkes dünya durmuş da başta kim varsa O'ndan bahsetmek, O'na muhalif olmak meselesine odaklanacak! İlgilenmiyorum! diyemezsin.

Bak ben şimdi mesela okuyorum, ne hakkında? Aşılar...

Öğrendiklerimin haddi hesabı yok.

Ülkede çıt var mı? Hiçççç!

Birkaç internet kanalı belki biraz çiziktirmiş, bir tane blogger bu işe baş koymuş sonra sinirleri kaldırmadığı için durumu yavaş vitese almış.

Ciddi bir hükümet ve halk problemi.

Bilinçlenme.

Fakat genelde de bir otomatiğe bağlanmış tepki de var.

Reddetme.

Anında ha!

Örneğin hayatı boyunca Ermeni konusunda bir kelime bir şey okumamıştır ama hemen der ki "Atalarımızzzzzz....." Bir dakika bile aşılar hakkında düşünmemiştir ama "Aşılar hepimizi korudu, kurtardı bla bla bla..."

Ya bir oku! Bir araştır! Farklı kanallara git!

Ama o da yok, zor iş, İngilizce yetersiz, hem sonra farklı kaynak da ne ola ki?

Bir araştırma yapılırken yanlısı, yansızı okuyacaksın. Bilimsellikte bile vicdan vardır onu es geçmeden. Robot gibi otomatiğe bağlanmış yanıtları vermeden. Dur bakalım bir Ne oluyor yahu? diyerek.

Artık demek istiyorum ki millete; "Değiş Tonton!"

Haberiniz Olsun Anacım!

Bizim zamanımızı bilenler bir dağın arkasından "Varmış Yokmuş, Varmış Yokmuş" diye çıkan kafayı belki hatırlarlar. Sanırım siyah beyaz televizyon ve tek kanal zamanları...

O Varmış Yokmuş kişisi bana her taşın altından çıkan, oradan buradan kafayı uzatıp kaçan birini hatırlattığı içindir ki başlığı öyle koydum.

Kişisel facebook sayfamı açtığımdan beridir bir kalabalıklık aldı başını gitti. Teyzeler, amcalar, nineler, aaaa kızımın arkadaşının annesi demeler...Farklı hayatlar, farklı bakış açıları ve örtüşmeyen bir sürü şey. Oysaki ben Evinkedisi olarak kaç senedir yazıyorum, özgürce.

An itibarıyla Evinkedisi Facebook sayfam da oldu. Böylelikle Google artı, Pinterest, Twitter derken Evinkedisi olarak piyasalardaki ürün zincirime bir tane daha eklemiş oldum.

Yani Evinkedisi o dağın arkasından sürekli çıkıyor gibi bir durum, "Varmış Yokmuş, Varmış Yokmuş!"

Beni takip etmek isteyen anında haberleşme durumunda olanlar Facebook Evinkedisi diyebilirler.

A bir de "Evinkedisi Aşıları Öğreniyor." yazıları da başladı. Artık kendine göre bir tempoyla ne aklıma kestiriyorsam orada paylaşacağım. Öğrendiklerimi İngilizce bilmeyenlere aktarmak diyelim.

Bilginin gücü adınaaaaa :)

14 Nisan 2014 Pazartesi

Ahlak ve Din Üzerine Bir Yazı...

Yaklaşık üç dört yıl önce İngiltere'ye tatile gittiğimiz bir zaman...Akşam masada oturuyoruz, genelde misafirler olduğunda açılan şarapla kafalar yine dumanlı ve sohbetler daha bir cesaretli. Aileden biri kızıma dönüp okulunda okuyan öğrencilerin hangi dinden olduklarını sorgulamaya başladığında cidden rahatsızlık belirtileri göstermeye başlıyorum.

Yukardaki paragrafın aksine, eşimle tanışıp İngiltere'ye gittiğim ilk yıl dini herhangi bir sorgulama ile karşılaşmadım. Evliliğimiz Türkiye'de oldu, çocuklarım vaftiz edilmedi, ailenin içinde olduğu İngiliz Kilisesi'nin rahibine bayıldım! Hele de kadınların papazlık yapabileceğini, rahiplerin gay lerden bile seçilebileceğini öğrendikten sonra hayranlığım arttı. Kilise gezilerimizde denk geldiğim dualarda "Dünyanın hayrı, dünyadaki tüm ezilmiş, güçsüz ve derdi olanlara derman..." gibi düşünceleri duyunca içim ısındı. Christmas zamanı onların kitaplarından avazım çıktığı kadar şarkılarına katıldım, tüylerim ürperdi, gözlerim doldu...

Ta ki  bu soruya kadar...Sanki bir fanusdan kafa aşağı yere çakılır gibi konuşmaları dinlemeye ve aralarda artık kendimi tutamayarak mudahale etmeye başladım.

Diyaloğun esas teması dindi. Genelde dinle ilgili konuşmaları sevmem. Birinci sebep kendime göre oturttuğum, bunun için de oldukça fazla kitap devirdiğim bir inanış sistemim var. İkincisi, dini konuların o kendini gereğinden fazla ciddiye alan, hayata gülümseyerek bakmayı solduran, değişime son derece kapalı, mantığını dayatan, korkutan kısmını hiç sevmem. Dinde mantığı anlatan "Bak şimdi canım, aslında onun altında yatan sebep..." cümlelerini de okudum beni tatmin etmedi, merak eden okur, düşünür, sorgular, araştırır kendine ait olan hayatında kendince bir sonuca varır. Salak veye tembel ya da her ikisi gibi olan da koyun gibi güdülür çünkü aslında ne merak etmiştir, ne merak edecek kafaya sahiptir ne de kıçını kaldırıp okumaya heveslidir. (Aslında bu yalnızca bir konu için değil hayatın kendisi için geçerli)

Birleşik Arap Emirlikleri, birçok insanın düşündüğünün aksine son derece renkli, farklı kültürlerin ve dinlerin bir araya geldikleri, bunun devlet tarafından desteklendiği (kendi yerel eğitimi ayrı ama kendi ülkesinde yaşayan yabancılara sağladığı imkanlar anlamında son derece anlayışlı) bir ortam.

Çocuklarımız yine başkalaştıran, ayıran, yukardakiler, aşağıdakiler mentalitesine oturtan insanların aksine herkesle mutlu. Ve bunun, yani farklılıkların ayrımında değil çünkü onlara göre herkes okuluna giden birer birey. Cinsiyetleri, renkleri, dinlerinin falan da bir önemi yok, anlaşabiliyor mu anlaşamıyor mu, yani kısaca kendi hayat felsefesine uyuyor mu uymuyor mu? nun derdindeler. Tabi ki bunların dışında kalan örneğin çok modayı takip eden, güzelliğine, görünüşüne dikkat eden tipler de var ama kimseyi görmedim ki "Senin dinin bunu gerektirir ya da rengin neden böyle?" diye düşünsün.

Dinler insanların topluca yaşama aşamasında, hukuğun kurulmasından önceki zamanda oluşturulmuş, o dönemin şartlarına uygun olarak belki kendince devrim niteliğinde ama günümüz koşullarına hitap etmeyen kurallar zinciridir. İnsanın hem toplum yaşantısını, hem de bireysel yaşantısını düzenler.

Dinlerin hiçbirinde "Başkasının ekmeğini elinden alın, çalın, öldürün, ayırın, sevmeyin." demez. Oturup da dünyanın her yerinde geçerliliği olan "İnsanları incitme, doğaya ve çevrene saygılı ol vb..." tarzı anlayışların toplum özelliklerine, kültürüne göre şekillenmiş halidir ancak günümüzde herkesi kucaklayan bir anlayışa ihtiyaç var. Farklılıklar, renkler olsun ama bunlar ayırımcı nitelikler olarak algılanmasın mümkünse. "Hayır efendim benim yaptığım doğru olan yol!"culuk diğerini dışarı iter.

Velhasıl, konuşmada gelinen nokta beni şaşırtırcasına ve derinden sinirlendirir kıvamda "Din olmadan ahlak olur mu?" ya geldi dayandı. Çocuklarım bunları hiç düşünmediği, benim de bunun tersi düşüncede olduğumdan üzerinde durmadığım bir soru olduğu için kızım paralize oldu soru karşısında. Böylesine ağır ve ayrımcı olan bir soruda ben atladım. Çocuklara bu tür derin felsefe sorularının sorulmasının da karşısındayım. Onların hayatları Bizans entrikaları, kuvvet savaşları, yan yatırıp tuş etme mantığı üzerine inşa edilmemeli çünkü çoğu çocuk işin doğasından çevreye, hayvanlara, diğer çocuklara karşı duyarlı ve nazik geliyorlar dünyaya, onları hainleştiren, ayrıştıran, o katıksız sevgiye nefreti katan işte bu sevgisiz insan tipidir. Yaşadığım suretçe çocuklarıma bu şekilde yaklaşan kim olursa şahin gibi karşılarına dikileceğim. Konumuza dönelim...

Din olmadan bal gibi ahlak olur! Her insana göre Allah ya da Tanrı kavramları nasıl farklı şeyler çağrıştırıyor ise dini olmayan bir insanın vicdanı da yok demek, günü geldiğinde kıç korkusundan öbür tarafa gidecek diye yapılan iyilikle, insanın kendi vicdanından, acıma duygusuyla yapılan iyiliği aynı kefeye koyar. Birisinde iyilik yapmak için Allah korkusu yok. Kendisi öyle hissettiği için, içinden geldiğinden yapıyor.

Bundan doğru ne olabilir ki?! Toplumsal açıdan bakacak olursak ve dini olarak düşünürsek korkusu olan insan makbul olandır ve aslında insan doğası gereği hep kötülük düşünüyordur. Onun kötülük yapmasını engelleyen ise Allah ve cehennemde yanma korkusudur. (İngilizce'de sevdiğim kelimeye karşılık gelen duygusu doğru olan tanımlama control freak)

Bana göre kusura bakılmasın ama bu düşünce tarzının iki yüzlülüğü çok ciddi boyutta. Eğer herşeyi gören, hisseden bir Allah kavramından bahsediyorsak burada zaten kötülüğü aklından geçirmek bile yapma eyleminin yarısı. Zannediliyor mu ki öyle bir durumun Allah katında yeri var?

İnsanları güdülemek için kullanılan korkutma argumanları benim kızımda da çalışmaz çünkü o yüreğiyle ve vicdanıyla kimseyi incitmez, incitemez ki zaten! Bunun hangi dinden ya da dinsiz olduğu ile ilgili hiçbir bağ yok.

Bugün Ali Nesin'in sayfasına gittiğimde gördüğüm tablo buydu, yazıyı da yazdıran, hatırlamamı sağlayan da o oldu.

Esas işin ilginç kısmı bu sorunun Türkiye'den olan benim ailem yerine İngiltere'den olan bir aileden gelmesi, sizce de öyle değil mi?

6 Nisan 2014 Pazar

Tebrikler Dördüzleriniz Oldu?!

Şimdi şöyle ki...Anlatayım...

Benim internette yazı yazma serüvenim bir internet dergisi ile başladı. 11 yıl önceydi diyebiliriz rahatlıkla.

Ne sıklıkla devam ediyor? Neredeyse sıksız çünkü her zaman özgürlüktür kazanan ve burası da hala ona müsait. Zar, kimse bilemez ne kadar süre? Katıksız olan herşey bozulmaya mahkum ama...

Neyse, konumuza dönelim.

O zamanlar hakikaten internet denilen ortamda yazı yazmanın hiçbir değeri yoktu milletin gözünde. Aile bireyleri tarafından "Ha? O nedir?" "Hı...Evet..." "Ama özel hayatın yazılması hoş mu ki?!" (Hiç hoşlanmadım be Evin Kedisi'nin söylediği şeyden, bizleri anlatıyor olabilir mi? Sahi, neyi karıştırıyor bu kadın yine?) gibi tepkiler verilirdi. Sayfalara reklam almak, yazdıklarından para kazanmak komik, anlamsız ve hatta birazcık Uzay Yolu Star Trek'msi kıvamda bir durumdu.

Blogger'lık serüvenim ise 2007'de başladı. Tamamıyla tesadüfen...İnternette bir şeyler okurken, araştırdığım bir kelimeden blogger diye bir şey geldi, hiç unutmuyorum Fatma'nın İngliltere'den Mektupları...Okudukça sardı, bir blog derken diğerine, öbürüne, hadi neden ben de yazmayayım? Zaten kafada kırk tilki, milletin yakasından paçasından tutup illa ben bunu okudum, bak şunu da öğrendim, ama öyle değil mi sence de?...hallerime de tam bir ilaç oldu.

Yıllar içinde bloggerlık yapanların bu durumu ciddi işlere çevirdiklerini de gördüm. Bazıları cidden sermayedarlar, köşe kapanlar tarafından önleri kapanmış cevher insanlardı, hak ediyorlardı ama bazıları işin suyunu çıkarıp günlük, oturup, aslında hiç ilgilenmedikleri ama bakıp da listelerinde çok fazla insan varsa "Ayyy ben geldim şekeriiiiim." şeklinde hırs yaparak bir yandan da senin onlara bir "tık" yapmalarını bekleyen, ondan sonra da yan sütundan "reklam nasıl alırım?" şeklinde olayı götürenlerdi.

Dibine kadar hırs yapmış elemanlar. Şu her yaptığı işi anormal bir ciddiyet, dünya yıkılmış da altında kalrmış bir surat ifadesi, inanılmaz bir ruhsuzluk ve yalnızca tanınmak, şan, şöhret, ün, en iyisi benim tamam mıııııı??! formatı.

Fakat işin acıklı yanı şu on yıllık kısa dönemde fark ettiğim an itibarıyla iç çekişmelermiş. Yani, en azından... Artık yavaş yavaş o durumlar bile kişisel ve hatta biraz da masumane kalmaya başladı. Çünkü artık  eskisi gibi sessiz sedasız okuyup, istediğim kişiye istediğim araçla link göndereyim durumları bile değişime girmiş durumda.

Örneğin, bana bu yazıyı yazdıran biraz önce Facebook'a girip ardından orjinal linke gitmek isteyip bir türlü gidememe durumu oldu.

Olay gittikçe şiddetini arttırıyor, yavaş yavaş hissettirmeden becerilme bunun adı. O kadar sinsice yaşatılıyor ki, offff diyorsun bununla mı uğraşacağım? Ve arkadaşına o linki illa Facebook bağlantısı olmadan (O'nda da Facebook yoksa açamaz değil mi?) yollayamıyorsun.

Kızımın Facebook bağlantısı yok ve gereksiz buluyorum, O da ilgilenmiyor zaten ama Facebook'dan paylaşılan çok güzel videoların ana kaynağına gidip oradan mail adresine yollamak istedim. Sen misin isteyen?! Hayatta da gidilemiyor!

Mesela, bir siteye gidip de bir tekst okuyacaksın ya da bir şey seyretmen gerekiyor, hemen bir reklam filmi beliriyor. Yanda bir yazı "2 sn içinde yönlendirileceksiniz." Ha, istiyor musun o reklamı seyretmek? Yoooo! Kesinlikle hayır ama asla tersi olamaz! Televizyonlardaki beşer, onar dakikalık aralar da gelecek sayın seyirciler. Çünkü bu akbabalar yok mu? Onlar için paranın olduğu, reyting'in tepe yaptığı neresi varsa hemen yapılacak, konulacak bir şeyler de vardır.

Bazı reklamlar ders anlatan bir öğretmenin sayfasında beliriveriyor "Arkadaş ister misin?!" ve kocaman arkasını, kalkık uyuz kaşlarıyla, yandan yandan bakan tuhaf görünüşlü bir kadın... Ne kanalını bulabiliyorsun, ne de silebiliyorsun!

Sayfa açıyorsun bir adam bir anda arka planda bir yerlerde konuşmaya başlıyor. Nasıl keseceksin sesi, nereden geliyor bir süre anlamak için kaç sayfayı araştırmak zorunda kalıyorsun. Bir bakıyorsun ki sayfalardan birine konmuş bir reklam filmi otomatik olarak açılıyor, kapatıyorsun susuyor ama o ana kadar ses kadranı açıksa kalp krizi geçirirsin.

Bir diğer beni deli eden, canımı sıkan durum da birbirinden bağımsız olarak yaptığımız her türlü işlem şimdi birbirine bağlandı. Eskiden istediğimiz kadar adres alırdık ama artık hayır. Adresler, başka bir adrese ve o da telefon numalarımıza...

Google şu anda ısrarla, biz pes edene kadar ve "geç" butonu olsa da (ki bu da zamanla kalkacaktır) şifreni unuttuğunda telefonna yollayayım diyor. Yani, her adres kaynağından artık BİR adres alabilirsin, birden fazla alman bu şekilde önlemiş oluyor.

Blogger olmak için google adresin olmalıydı eskiden, bu yeterliydi. Şimdi google dan adresi olan herkesin bir "Facebook" tarzı "Google artısı" var. Yani, sana isteyip istemediğin sorulmadan, adresini alır almaz sayfa atıyor. Bunu karıştırmazsan, bilgisayardan anlamazsan zaten bilmiyorsun.

Diyelim, Google'dan zamanında iki adres almışsın, olur a birisi özel bir isimde, diğeri ailen arkadaşların için. Onu da ötekine bağlayıveriyor. Haydaaaa, bu sefer özelinde paylaştığın fotoğraflar var diyelim, diğer isminle olan sayfanda görünemez mi? Olabilir. Bugün geriye gidip uzun zamandır es geçtiğim için kişisel google adresimdeki tüm fotoğrafları sildim. Aman dikkat!

Onunla da hızını kesmiyor, "Google artı"'ya "Hang out" ekliyor. Cep telefonunuzdan "Google Chrome" kullanıyorsunuz, "Google" ayarlarını oraya da taşıdığı için (sizden adres soruyor ki sayfayı bilgisayarınız gibi kullanın) bu sefer aaa! bir bakıyorsunuz cepten mesajlar, internet bağlantınız varsa internet bağlantısı olmayan arkadaşınıza bile ücretsiz "Hang Out" yoluyla yollanıyor. Hadi, oluyor muyum ben orada kendim yerine "Evin Kedisi"? de Karşıdaki diyor ki "Evin Kedisi" kim?

Daha bitmedi! "Google artıyı" da "You Tube"'a bağlıyor ve bir de You Tube sayfanız oluyor!

Bize de tek çocuk beklerken üçüz dördüz geldi gibi bir duygu kalıyor. Boğazımızda bir yumru. "Yahu neler olmuş biz yokken abi, hakkaten ne kaçırdık?!" diye etrafa bakınırken kalakalıyoruz.

Elimizde, bir "Google" adresi derken, "Google artımız", "Google talk" desktop alternatifimiz," Blogger", "You Tube" sayfamız...

İnternet ortamı yazmak için yazan, bol bol okuyan, birbirini yazdıklarıyla tanıyan, bunun altından illa ne kadar para kazanırım, Nasıl ünlü olurum diye bakmayan insanlarla dolu.

Burası gönüllülük üzerine kurulu. Kendimizden başka editörümüz, onaylama mekanizmamız, basılacak mı acaba yazım? korkumuz yok.

Al sana işte, yazdım ve şimdi "Yayınla" tuşuna basacağım ve Yallah!

Buraya da o yapışkan, illa satış yapayım hallerinizle gelmeyin ya gözünüzü sevdiğimin!

4 Nisan 2014 Cuma

Egoma Bastım Yüz!

İnternet insan davranışının çok ciddi ortalıklara serildiği bir ortam.

Bir kere müthiş ego yapmış bir sürü kişiyle tanışmak mümkün.

Herkes kendini belli ölçülerde ciddiye almalıdır tabi ki, varlığının önemi ve duruşuna yansıyan bir durum bu ama "Doğruyu bir tek ben bilirim senin dediğin külliyen yanlış, şöyle ki..." diye başlayan yorumlar acayip kanımı oynatıyor.

Hayatlarımızı kendi doğrularımızla yaşıyoruz arkadaşlar. Çocuk yapıp çoğalınca da onları kendi küçüklerimize geçiriyoruz. Valla ben bu konuda çok seviniyorum, işden güçten de ayrılmışım çok uzun zamandır ama üzerimdeki bu görevi değerlendirirken bir neşe, bir keramet! Öyleyim yani, yapacak bir şey yok.

Şimdiye kadar bin çeşit insanla tanıştım ve ilginç bir şekilde onlara ters gelen bir duruş varsa şöyle cümlelerle karşılaştım. "Şimdi sen bu konuyu araştırmamışsın, aslında araştırsan bla bla bla..." Ya kardeşim senin karşında duran bir fikre sahipsem, nereden hemen araştırıp soruşturmadığımı çıkardın ki o konuyu?

Oysaki, tersine acayip kafa takıcı bir tipimdir, başlıklara takılırım, meraklıyımdır, içimde bir "Nasıl oluyor da oluyor?" Zihni Sinir Projesi saklıdır. Öyle ne din öğretisine ha ha diye yaklaşırım, ne her okuduğuma inanırım. Acayip, içgüdüsel bir dürtülme hallerim vardır mesela. Eğer okuduklarımdan tatmin olmuyorsam, görüklerimden de altından hep bir şey çıkar. Artık altıncı his mi dersin ne dersen de.

Genelde iddiacı kişiliğimi lise dönemi münazaralarda terk ettiğimi düşündüğümde bile bu tiplerle karşılaştığımda bir kaşınmadır geliyor.

Hayır, işin ilginç gelen kısmı karşımdaki çok etkilenerek anlattığı bir olayı ben "Ya nasıl da bu kazmalığa inanmışsın?" diye bölesim oluyor ama kendimi tutuyorum tabi. Nazikçe dinliyorum (-ler gibi yapıyorum.) Artık hem yaş, hem konum daha nazik görünmemi gerektiriyor. Kültürel değişikliklerle de yoğuruldum azıcık. O Türkiye'de köşeden atlayıp saçını başını yolacak modu geride bırakalı çok yıllar oldu.

Öfkesini de, üzüntüsünü de, inancını da sessizce yaşayan insanı seviyorum artık. "Ay bir kalkıp namazımı kılayım." "Bugün de bütün namazlarım kaldı." falan gibi "Bakın ben ne kadar inançlı bir insanım." ın dolaylı anlatımlarını, ölümlerle gelen durumlarda saç baş yolarak tepki vermeyi, öfkesini dizginlemeden atar damarından akan kanın göründüğü, sinirlenince elin ayağın titrendiği senaryolardan ve o senaryolara eşlik edenlerden kaçasım var.

Türkiye'de değilim ama hani ülkenin her dakika değişen ve lağımı andıran politik arenasını, onları alkışlayan he he he diyen, okumayan, yontulmamış, pijama terlik televizyon hallerini tiksintiyle izlemekteyim.

Bunun "Ekmek bulamıyorsanız pasta yiyin." tarzı, halka inmeyen, herkesi eşit şartlarda kucaklamayan bir bakış açısı olduğunu da biliyorum. Ama hislerim bu yöndeyse o zaman aslında hepimizin o geldiği ezberci, dandik, baskıcı, düz renkli, siyah çoraplı, iki örgülü eğitim sisteminden okuyan, sorgulayan, düşünen ve körü körüne inanmayan insanların çıkmasının da beyin denilen organla bir bağlantısı olduğunu düşünüyorum.

Nereden nereye geldim yine. Evet, her insan pek bir kendini önemseme, ben biliyorum, ben hastayım, benim zamanım yok, benim ülkemde çok büyük haksızlık var...ve benzeri cümlelerini kurarken bir bakıyorsun ben, ben, bennnnnnn, benimmmm derken gitmiş tahtalı köye.

Hep "Ben" diyen şahıs, sen falan yok arkadaşım! Herkes dünyasını kendi çerçevesinden görüyor. Ne senin dinin doğru din, ne hayat felsefen başkasına uyar, ne tuttuğun politik parti beni bir dakika bağlar, ne öfkeni takarım, ne de ettiğin küfürleri, ne de şöyle ki...diye başlayan cümlelerini.

Bu dünyada O'nunla bununla car car atışacağına, bütün enerjini bokunla kavga ederek harcayacağına zamanını unuttuğun yanıbaşındaki çocuğuna ayırsan inan daha erdemli bir iş yapmış olursun.

Mesela, çevre mi diyorsun? Önce alacaksın eline kendi çantalarını, alışverişe o şekilde çıkacaksın. Öyle tuvalete gidip içini boşaltır gibi ihtiyacın olmadan onun üzerine onu, diğerinin ötekini eklemeyeceksin. Yani bir yandan çok dinime bağlıyım ama öte yandan tüketimin de dibine vururum. Çocuğuna "Sigara içme sağlığa zararlı." diyeceğine sen bırakacaksın önce. Kitap okumak da faydalı değil mi güzel kardeşim? Ama elinde bir tane bile kitap yok, o ne iş?! Vatan elden gidiyor derken ellerin titriyorsa, vicdani red hakkını kullanan bir insanın hapis fotoğrafını gördüğünde hiç hoşuna gitmiyorsa o zaman kendi çocuğunu en önde yollayacaksın askere. Öyle olmuyor zamanı geldiğinde "Ben bu çocuğu ne kadar zorluklarla yetiştirdim kıyamam" demek, e sen değil miydin bir beş altı yıl önce ağzından köpükler çıkartarak beni vatan hainliği ile suçlayan?!...Yani mesela dedik canım :)

Bir hareket bin tane lafa söze kavgaya değer.

Hah! şimdi al eline bir kitap, başla okumaya bak ne kavga edecek vaktin kalır, ne enerjin.

Sakinliğin ve bilgeliğin tadını çıkart.  

Hey Dünyalı!

Bugün ve hatta biraz önce keşfedip de çok sevindiğim bir dergiyi paylaşmak istedim. İsmi "Dünyalı Dergi" Hep dediğim şeydi işte bu! Dünyalı olmak, evrensel değerleri verebilmek, bilgi yüklemek, bayıldım! 

9 Şubat 2014 Pazar

Bir Ev Hayali...

Ev benim için her zaman hayatın merkezine oturan bir yer oldu.

Çalışırken işten dönüş ne büyük özlemlerle dolu olurdu mesela...

Arap Emirlikleri’ne gelene kadar altı mekan değiştirdim. Hiçbirisi beni mutsuz eden yerler olmadı, aksine herbirini çok sevdim ama hayatım boyunca hayallerimin en baskınlarından birisi ev ve toprak sahibi olmaktı.

Bu hayalim, 2013 Nisan ayında ufak bir daireye ve ardından Ağustos ayında bir toprağa sahip olarak gerçeğe dönüştü. Daha sonra onlarla ilgili de yazacağım ama öncelikle aklımda toprağa yaptırmak üzere tasarladığım ev var.



Öncelikle, benim "evim" kelimesine yüklediklerim... 

Kendini güven ve huzurlu hissettiğin kaledir evin. Bunun için sana ait olması büyük bir avantaj çünkü kiradaysan bilirsin ki eninde sonunda çok da sevsen orayı terk etmek zorunda kalacaksın. Bir türlü tam anlamıyla sahiplenemezsin, maddi imkanlarına bağlı olarak her sene gelen artışlardan korkarsın, oraya köklerini salamazsın.

Eşyasına gelince...Kişiliklisi makbuldür benim gözümde..."O da ne demek?!"diyorsanız hemen açayım...

İlk yaşamaya başladığımız evimizde, Kadıköy’deki eskici pazarından masif  iki tane sandık almıştık. Adamlar sandıkların önceki ve sonraki hallerini gösterdiklerinde gözlerimize inanamamıştık ama benimkiler de aynı şekilde şişmiş, patlamış, dağılmış ve mat hallerinden 17 yıldır kullandığım hallere evrildi, üstelik evimin en sevdiğim yerlerinde duruyorlar. Türkiye’ye yine döndüğümde ustasına vereceğim tekrar elden geçirmesi için.

İstanbul, Kadıköy yakasının arka mahallelerini severim, hala Bahariye arka sokakları ve minnacık, iddiasız dükkanlarda insanın aklını başından alan parçalar vardır. Şu yaşıma kadar bir sürü yere girip çıkıp da hala eve aldığım iki lambaya eşdeğer kişilikte lamba bulamadım mesela.

Evde yerden aydınlatmatmayı tercih ettiğim için, ilk baktığım objelerden biriydi bu lamba işi. İki lambadan birisini Moda’da eski bir sokakta bir kadının dükkanında kendi yaptığı işlerin arasında buldum. Ferforje bir laleyi andırır, üzerinde de koskocaman krem rengi, püskülleri olan bir şapka...Diğeri ise eski gaz ocağından devşirme, bakır bir lambadır.

Bir evde el yapımı, ipek küçük bir halının duvarı şenlendirmesi, Göztepe’de kollarını iki yana açmış içinde kuşların resmedildiği Hint yapımı dolaba vurulup bir seneden fazla aldığım maaşlarla onun taksidini ödemek...Ya da annemin yaptığı dantel, incecik, krem rengi masa örtüsüne cam kestirtip herdaim üzerinde yemek yiyip sohbet edebilme duygusu...Bunlardan keyifli ne olabilir?

Evde köşeleri ve çalışma mekanlarını özellikle çekici ve huzurlu buluyorum. Salonda bir köşeye sıkışmış masam ve akrobat lambam, ortaya saçılmış kitaplar ve notlar...Seviyorum.


Kitaplıkları severim. Genelde kitaplıkların pek kişiliklisi alınmasa da yine yanlarında el yapımı eski Türkmenistan minyatür atlarının işlendiği krem rengi bir kitaplık buldum iki sene önce. Aile fotoğrafları, evde yaşanmışlığın izleri de eve ev hissi verir.

Merdivenli evlerde ışığın içeri görmesini sağlayacak esprilerde önemli benim için, örneğin merdivene yerleştirilmiş veya kapının çerçevesinde yeralan buzlu cam...veya şimdi yazarken aklıma geldi hep kendi hayalimde evimi döşüyorum ya, vitray...

Peki, kendi evimi döşerken tüylerimi diken diken edecek neler olabilir?

Köşeli ve modern, kahverengi ağırlıklı olan eşyayı, modüler mobilya denilen ruhsuz ve zevksiz ne varsa.

Koltuklarda tahta kısımların gözükmesi olayını, hele de masif değilse...

Kahverengi tüller ya da perdeler, ıyk!...

Masif olmayan boyalı, parlayan malzemelerden yapılmış olan her türlü obje.

Çok fazla ıncık cıncık, mobilyaların üzerinden sarkan örtüler...

Duvarlarda ya kişiliksiz resimler ya da hiçbir şey olmaması. Evin duvarını sıcaklaştıran muhakkak bir şeyler olmalı. Yine Göztepe’de bir mobilyacıdan almıştım ben ayna ama el yapımı pencere şeklinde iki yanındaki ufak kapılar kapanabiliyor.

Yaratık gibi aydınlatmalar, içinden özellikle ampul çıkanlar. Bunlar bazen yaşarken alternatif bulunamadığından ya da yerleşik düzene geçene kadar idare etsin adı altında alındı ama giderken ilk bırakılacaklardan...

İngiltere’deki butik küçük mağaza anlayışı da zevkime çok hitap ediyor mesela. Genelde sanayi üretimi olmayan, küçük üreticinin elinden çıkmış ve bana göre son derece kişilikli, zevkli ürünler olabilir. 

Bizim İznik çinimizi andıran ama beni özellikle etkileyen çin vazoları, onlar kullanılarak yapılmış lambalar da harika. 


Kesinlikle evime koyacağım eşyalardan...Beyaz seramiğin üzerinde koyu mavi ejderha ya da çiçek desenleri işlenmiş olanlar...

Ev, tamamıyla doğayla paralel olarak akan malzemelerden yapılmalı ve nefes almalı. Bu anlamda beni en çok taş yapılar çekiyor. 


İngiltere’deki taş evleri çok beğensem de iklim farklılığı bakımından bu evde ciddi bir balkon veya teras kültürü olmalı, o çıkıntılar da anladığım kadarıyla ahşap kullanılarak oluşturuluyor.


Bahçemde devasa bir yüzyıllanmış meşe ağacı  var, oysaki çevrede türünün tek örneği o. Oraya ne zaman ve nasıl geldiği bilinmese de toprağın yüzyıllardır sahipliğini yapan da o. Evi onun çevresinden dolandıracağız bir şekilde. Tabi bu sene gidilip köklerinin durumuna bakılması gerekiyor ona zarar vermeden evi yapabilir miyiz diye.

bizim meşe ağacı

Hayalimde o ağacın üzerine bir platform kurulmuş, basit  bir ahşap kullanılmış, yerlerde sedirler ve her nedense koyu turuncu bir tül var çevresinde. Yaz geceleri orada uyuyoruz yıldızlara bakarak...

Pencere önlerine sevilen objelerin ya da saksıda çiçeklerin konulacağı mermer ya da taş bölüm kesinlikle olmalı.

Salon, mutfakla birleşik ve yerler gerçek ahşap, salonun mutfakla birleşik olmasının altında mutfağın en fazla sohbet ve zaman geçirilen yer olması yatıyor.

Evin iki girişi olacak, ana giriş sokağa bakan ve terası olan kısım, arka kapı ise çamaşır ve ütü odasına açılacak.


Aşağı katta meşe ağaçlarının olduğu kısıma bakan çalışma odasında belki benim L koltuk ve çalışma masası, duvara gömülü kitaplıklar...Oraya ayrı bir baca ve soba konulmalı (herşeye karşın ilerde kalabalık olmadığımızda kapımızı kapatıp ısınacağımız küçük bir oda mantığı) ve minik bir televizyon köşeye...


Çalışma masası illa ki masif ve klasiklerden olacak. Dışardan içeriye bakılması mümkün değilse, konum buna izin veriyorsa illa tül kullanımı da olacak diye bir durum yok, camlar eski usül kendinden bölmeli olabilir.

Bunu kendime beğendim, illa ki çalışma masam olacağı için...


Ön kapıdan içeri girildiğinde sol tarafta düşünüyorum bu çalışma odasını, sağ tarafta ise yuvarlak bir girişle salon ve mutfağa geçilmeli. Salonda Fransız camları tercih ederim ışığın maksimum içeri girmesi açısından.

Mutfakla salon arasında bir ısland veya uzun bir yemek masası olabilir.


Her gelen orada oturup bir yandan mutfak işlerini yapan hanıma ya da beye eşlik edebilir böylelikle. Island olması yapılan yemeğin hemen masaya servis edilmesi açısından mantıklı, kısa aralıkla gelmiş birilerinin eline çayını alıp oturması açısından da...




Yemek masası da illa ki masif olacak, ısland olursa mermer kullanılabilir yalnız alt kısmında kitaplıklar ve çekmece dolap gibi fonksiyonlar konulmalı. Mutfak arka dağlara ve meşe ağacına bakacak şekilde dizayn edilmeli. Mutfağın hemen yanında bitişik bir oda kiler şeklinde dizayn edilmeli, flip kapı ile ayrılmalı ve de hem dolaplar hem de raflarla buzdolabının da girebileceği bir ortam yaratılmalı. Bütün dağınık görüntü orada toplanabilmeli ve oranın da kendi camları olmalı açılabilen bir pencere de yapılmalı.

Her yerde yazlıkların kışlıkların ya da fazlalıkların herneyse kullanılabileceği yüklük tarzı alanlar yaratılmalı, duvara gömülü bolca dolap düşünüyorum bu iş için, yukarki kattaki minik kodidorda olabilir örneğin.

Evin dört tarafı da açıklık olmalı ki (bitişik nizam değil) güneş gün boyu evi farklı odalarla dolaşabilsin, günün değişik zamanlarında evin içinde seyahat eden güneş gibisi var mı?

Girişte yerde mozaik olabilir, yine doğal taşlar kullanılarak yapılmış bir çalışma, yunan tanrıları ya da bir güneş...Giriş kapısının çevresinde ise vitraylar kullanılarak ana kapı kapandığında karanlık bir ortamın önlenmesi gündeme gelebilir. Muhakkak oturulacak bir bank ve altında yine ayakkabılık, arkasında ise vestiyer...Bakır şemsiyelik, yetişmeyen yerde ayaklı palto asacağı, masif.


Aşağıda şık küçük bir tuvalet ve el yıkama bölümü olacak. İngiltere’deki tuvalet kültürünü de çok severim, minnacık tuvaletlerde bir sürü ince detay vardır, minicik bir kitaplık gibi ya da bir çerçeve...

Yukarki kata gelince...(henüz merdivenin yerini bir türlü kafamda oturtamıyorum fakat kabaca bu şekilde oturabileceğini düşünmekteyim)


Üç oda illa ki olmalı ya odaların ikisine banyo wc koymak veya tuvaleti ayırıp minik bir odaya koyup, banyoyu ayrı yapmak.



Soyunma odası gerekli mi? Buna da tam karar verebilmiş değilim, yatak odasının büyüklüğünden çok feragat edilecek ise o zaman gömme dolaplarla olayı kurtarırım diye bakıyorum. Kışlık ve yazlık durumları yukarki ortak alanda olan gömme dolaba girerse o zaman yalnızca kıyafetler için odanın içinde bulunan büyük gömme dolaplarda gerekli işi görür.

Duvara bir yerlere bir portakal ağacı mı desem yoksa duvar resmi mi? Bu da tam belirgin durumda değil henüz.

“Bir hobi odası olsa mesela fena mı olur?” diyorum kendi kendime yukarki katta. Benim için çünkü resim yapmaya ya da obje boyama işime dönebilirim diye düşünüyorum.

Yer malzemesi, kullanılacak lamine parkeler, mutfak dolapları (şu an aklımdaki mat beyaz malzeme) evi inşa edecek olan taşın seçimi, banyo renkleri, bir içi doldurulabilecek klasik bir küvet ve şık bir duşa kabin. 

(Örneğin bu fotoğrafta yerlerde kullanılan taşa ve tavanda kullanılan ahşaba bayıldım) 

Banyoları mavi ve krem tonları (taş) düşünüyorum.



Garajda da eşin hobilerinin, tamirat ekipmanının olduğu bir alan yaratılabilir.

Araba, jeep Wrangler...Mini Couper’a bayılsam da hala verdiklerinin yanında fiyatının ciddi şişirilmiş olduğunu düşünüyorum.


Köpekler Sivas Kangal veya Alman Kurdu ya da enerjim varsa herikisi de...

Kesin tavuklarıma bir alan ve ekip biçilecek bir bölge daha.


Herşeyi dönüştüren bir mekanizma, güneş enerjisi ile ısınma, kullanılan suyun bahçeyi sulaması gibi projeler...Suyun depolanması...

Doğal bir arıtma sistemi bulabilirsem o şekilde çalışan kimyasalsız bir havuz...


Ve fırtınalarda elektrik kesintilerinden kaytarmak için bolca mumluk ve mum...