28 Aralık 2013 Cumartesi

Bir Hayvanat Bahçesi...

Bugün beni yazmaya iten lanet olası sebep, X adındaki hayvanat bahçesine gitme kararımız. Aslında yaklaşık bu konu bir haftadır gündemdeydi ve içsel bir rahatsızlıkla birlikte artık pek çok yerde yırtıcı ve hareket etmeleri yaşamsal gereklilik olan hayvanların hayvanat bahçelerinde barındırılmıyor olmaları, onun yerine çiftlik hayvanları, koskocaman ağaçlı yeşillikli kafeslerde gruplar halinde beslenen papağanlar, tavşanlar, kapalı mekanlarda sürüngenler ve bazen de kelebekler gibi hayvanların olması bize bir "belki de..." dedirtti.

Olayı bu şekilde isimsiz aktarmamın sebebi ise dünyanın, yalnızca bu ülkenin değil, yaşadığımız gezegenin, adaletli ve demokratik bir yer olmaması. Zaten burada üzerinde durmamız gereken "A" şahsı ya da "B" mekanından çok genel olarak dibe vurmuş olan davranış tarzları.

Bunu yaparken (konunun çevresinden dolaşmak zorunda bırakılırken ) iğrenç bir şekilde insanların özelinden bahsediyorlar, o insanı ulu orta yargılamama gerekliliği, kişisel gizlilik durumları, hayvanat bahçelerinin belli başlı bazı hayvan ırklarını koruma altına aldığı, çocuklara hayvan sevgisi aşıladığı, eğitimsel yanı olduğu  falan safsataları...Hepsi bir tutam bok yığını! Ağızlar kalabalık, kanunlar hep kuvvetli zenginin lehine. Peki o insanların tecavüz ettiği haklar ve hukuklar ne oluyor o zaman? Ona bakan yok!
Gittiğimiz yer milletin altında son model arabalarıyla dolaştıkları, gökyüzünde özel dizayn edilmiş deniz uçaklarının süzüldüğü, kısaca paranın bok gibi akıtıldığı bir bölge. Bu detay önemli çünkü o kıstırılmış hayvanların olduğu mekana girip çıktığında hemen yan taraftaki lokantaya girip en güzel yemeği yedikten sonra sporunu yapmak için sahile koşmaya gidebiliyor insanlar. Kısacası, biz genelde insanlar olarak(!) bu davranış şeklini aslında hep hayvanlara yakıştırmışızdır ama maalesef zaman ilerledikçe hayvan dünyasının insanların algılayamayacağı derinlikte olduğunu görüyoruz. (Görüyor muyuz?)

Mekandan içeriye, "Aaaaa neredeyse bedava ne güzelmiş!" nidalarıyla girilince zaten bu tahmin edilen cinste, çiftlik hayvanları türleriyle karşılaşıyorsunuz. Durum ilerledikçe vahimleşiyor çünkü zaten bahçenin büyüklüğü cidden sıkıcı boyutlarda, orta kısımda bir anda karşınıza ciddi ciddi kafesin içinde aslan, derken kurt ve bengal kaplanı çıkıyor. Koskocaman hüzünlü bir orangutan...

Hayvanat bahçesi 1967 de kurulmuş, 2014 de (birkaç aya kadar) doğal ortamlarına çok daha uygun 120 hektarlık bir alana taşınıyormuş. Kötünün iyisi mi? Bahçede yaşayan kurtların soyu tüketilmiş (yani dışarsı da bir felaket ama en azından kendi doğal ortamındasın-insanlar gelip içine edene dek)

Dışarı çıkacakken acıklı gözlerle geleni geçeni seyreden, bazen sırt üstü yatıp eliyle oyalanan orangutanın kafesine deli gibi vuran bir yaratık(!) ve yine taşıdığı bebeği, derken onu görüp gelen diğer embesiller zinciri...Orangutanın ismini öğrenip o isimle bağırmalar, alkışla tezahurat etmeler, Tarzan'ın çıkarttığı sesleri taklit ederek kendince hayvancağızla diyalog kurduğuna inanmalar...

Bir çift vardı örneğin, kadına dolaştığı zaman boyunca dikkat ettim yüzündeki gülümseme hiç solmadı. O'nun için esaretteki bu hayvanlara bakmak komik bir duygu uyandırıyordu besbelli.

Bir diğer çift elini uzatıp kapısının açılmasını isteyen küçük maymunun önünde sırıtık bir poz verip, fotoğraflarını çektirdikten sonra siktirip gitti.

Birçok insanın surat ifadesini izledim, gülümseme, duyarsızlık, kendi aklınca sevimililik ama üzüntü göremedim, ne acıklı ki göremediğim duygu empatiydi.


Dünya üzerindeki en ciddi problemlerden biri kanımca insanların duygusal zekalarının yerlerde sürünüyor olması. Bu gezegenin böylesine boktan bir yere dönüştüren ise emin olun IQ su yüksek olanlar değil EQ'su yerlerde gezinenler. Empati yeteneği olmayan, cahil olanıyla, okumuşuyla duygusuz, herşeye bakıp geçen insanların yoğunlukta olduğu bir gezegen burası. Din kitaplarında sıkça geçen "şükretmeyen, nankör ve bencil" tanımlaması ciddi bir insanoğlu betimlemesi.

Hayvanat bahçesinden çıktıktan sonra yine o yaşanana adapte olamama, sürekli orada yaşayan canlıların ne yaptığını düşünme durumu geldi takıldı yakama.

Aklımdan geçen yegane şey ise, o şaklabanlıkları yapan, duygusuzca dolaşan ve çıktığı an kaldığı yerden hiçbir şey düşünmeden devam edenlerin hepsinin kafeslerin arkasına, durumunu olgunlukla karşılamış, gücü olmasına rağmen kıstırılmış, acı çektirilen tüm oradaki varlıkların kafeslerin dışına çıktığı bir an oldu.

Çocuklarınıza esaretin güzel bir şey olmadığını öğretene, empati yeteneği kazandırana, başka canlılara üzülme duygusunu verene kadar iyi bir anne ve baba olmayacaksınız. Tabi herşeyden önce bunları önce kendinizin hissetmesi lazım. Hiç bunu düşünmüş müydünüz?


18 Aralık 2013 Çarşamba

Yetti Be!!!!!

Sizler var ya sizler, bunları çocuklara, yaşlılara, mazlumlara, kendini savunamayan, hakkını hukukunu arayamayan hayvanlara yapanlar, hani elimden gelse başka bir boyutta hepinizin başına kesilen en büyük ceza ben olurdum! 

Nefret ediyorum ya! 

Elimde de tek bir güç var o da tüketmek. 

Aslında sizi ayakta tutan benim yaptığım tüketim, şu zavallı hayvancığa yapılanlar benim o malı almamla gerçekleşiyorsa o zaman bende elimi ayağımı ne kadar çekebiliyorsam çekeceğim! 

Elimden ne kadar gelirse o kadar yazıp bu olan olayları, kulaktan kulağa, onun elinden bununkine derken dağ gibi büyüyüp kafanıza geçireceğiz sizin bu sanayileşmiş pislik sisteminizi! 

Şimdi Facebook da paylaşılan ve yine görüldüğünde uzun süre akıllardan gitmeyecek bir yazıyı ve görüntüyü buraya taşıyorum. 

Kahvaltıda yediğiniz NUTELLA orangutanları öldürüyor.

Borneo ve Sumatra dünyanın biyo çeşitlilik bakımından en zengin ve orangutanlar da dahil, nesli hızla tükenmekte olan türleri barındıran iki bölgesidir. Bu iki Güney Doğu Asya adası, 20,000 bitki türü, 3,000 ağaç, 300,000 hayvan ve her yıl binlercesi keşfedilen başka türleri barındıran çok zengin adalardır. Sahip olduğu inanılmaz biyo çeşitlilik ve narin türlere karşın, Endonezya ve Malezya’da saatte 300 futbol sahası büyüklüğündeki alanlar tek bir bitkisel yağın elde edilebilmesi için yok edilmektedir. Bu dakikada 6 futbol sahasının yok edilmesi anlamına gelmektedir. Palm yağı adı verilen bu bitkisel yağ, unlu gıdalardan pastalara, kozmetikten temizlik ürünlerine kadar yaptığınız her alışverişte satın aldığınız yüzlerce üründe bulunmaktadır.

Ormansızlaşma
Palm yağının uluslararası alanda talep görmesi ,palm yağı ekiminin hızla orangutanların yağmur ormanlarındaki yaşam alanlarının yerine geçmesine neden olmuş ve son 20 yılda habitatlarının %90′ını yok etmiştir.

Palm yağının üretiminde ormansızlaşmaya karşı çeşitli yöntemler var olmasına karşın, proses genellikle şöyle işlemektedir; Endonezya veya Malezya hükümeti palm yağı şirketlerine sahip zengin yabancılara arazileri satarak onlara palm yağı ayrıcalığı tanırlar. Ormanlar tik, demir ağacı, abanoz, maun, sandal ağacı ve 70′in üzerinde değerli türü kapsayan çok değerli keresteye sahiptir. Arta kalan ağaç, çalı ve talaş daha sonra yakılır. Arazi sıra sıra palm yağının ekilmesi için ağır makinelerle temizlenip düzlenir. Yerlerinden edilen yerliler ise palmiye ağacı ekip yağını çıkarmak için çok riskli, tehlikeli koşullarda, güvenli olmayan kimyasallar kullandırılarak çok az para karşılığı arazi sahipleri tarafından çalıştırılır.

Bu yıkımın genellikle Güney Doğu Asya bölgesinde yaşayan orangutanları etkilediği ifade edilse de orangutanlar palm yağı endüstrisinden etkilenen tek tür değildir. Sumatra kaplanı, Asya gergedanı, Sumatra gergedanı, Sun Bear, Pigme Fil, Bulutlu Pars ve Uzun Burunlu Maymun gibi pek çok eşsiz hayvan türünün de nesli tehlike altındadır.

Orangutanlar
DNAsının yaklaşık %97′si insanlarla aynı olan orangutanlar en yakın akrabalarımızdan biridir. Endonezya dilinde orangutanının anlamı ‘Ormandaki insan’ anlamına gelmektedir. Bu orman insanlarının yaklaşık 6 ila 12′si her gün palm yağı için öldürülmektedir. Bu hassas canlılar ayrıca yiyecek aramak için palm yağı ekim alanlarına girdiklerinde veya yasadışı hayvan ticaretinde evcil hayvan olarak satılmak üzere yakalandıklarında çok kötü şartlarda, çok kötü beslenerek de öldürülmektedir.

Orangutanlar palm yağı endüstrisi tarafından zararlı olarak görülür. Ormansızlaştırma sürecinde, orangutanlar üzerlerinden ağır makinelerle geçilerek ezilir, öldüresiye dövülür, canlı canlı gömülür veya ateşe verilirler. Palm yağı ekim alanına giren orangutanlar ekinlere zarar verme potansiyelleri olduğundan tarım zararlısı olarak değerlendirilirler. Onlardan kurtulmak için bir kelle avcısı başına orangutan kafası takar. Bebeğini taşıyan bir anne orangutan öldürülür, bebek alınarak pet olarak tutulur veya yasa dışı hayvan ticareti ile uğraşanlara satılır, bazı durumlarda deniz aşırı ülkelere, genellikle Asya’ya veya bazen de Amerika gibi ülkelere gönderilirler.

Bu hassas, meraklı hayvanlar ayrıca eğlence endüstrisinde kullanılmak üzere, insanların eğlencesi için numaralar öğrenmeleri amacıyla da yakalanarak hayatlarını aşağılanıp sömürülerek geçirirler. Ayrıca tüm dünyada film ve televizyon reklamları için de kulllanılırlar. Bazı durumlarda, dişi orangutanlara akıl sır erdirilemeyecek şeyler yapılır, yakalanarak fahişe olarak Endonezya genelevlerinde kullanılır, bağlanır ve her gün tecavüze uğrarlar.

Hükümet verileri son yirmi yılda ormansızlaşma sonucunda 50,000′den fazla orangutanın öldüğünü göstermektedir. Uzmanlar bu yıkım ve sömürünün devam etmesi durumunda, ormanların bu akıllı akrobatlarının neslinin 3 ile 12 yıl içinde yok olacağını söylüyorlar. Ormandaki yaşam alanlarının da önümüzdeki 20 içinde tamamen yok olacağı düşünülmektedir.

Orangutanlar ayrıca Güney Doğu Asya’daki yağmur ormanlarının yaşamsal bir parçası, temel taşıdır. Örneğin, orangutanlar pek çok ağaç tohumunu etrafa yayar, pek çoğu önce orangutanın bağırsaklarından geçtikten sonra çimlenebilir. Bu güzel büyük maymunlar Borneo ve Sumatra’nın hassas ekosistemlerini ve bu yoğun ormanlardaki zengin hayvan ve bitki biyo çeşitliliğini korumak için yaşamsal öneme sahiptirler.

Orangutanlar yağmur ormanları olmadan, yağmur ormanları da orangutanlar olmadan yaşayamaz.

Palm yağı
Her yıl üretilen 50 milyon ton palm yağının neredeyse tamamı, milyonlarca hektarlık yağmur ormanlarının yerine ekilen, sürdürülebilirliği olmayan palm yağından elde edilmektedir.

Palm yağı yiyecek, kozmetik ve temizlik ürünlerinde kullanıldığı gibi bazı biyo yakıtlarda da bulunmaktadır. Bu yağlı bitkisel yağ ‘Çevre dostu’ biyo yakıtların üretilebilmesi için başka yakıt ve sıvılarla karıştırılmaktadır. Bu ‘Çevre dostu’ biyo yakıtın başta Malezya olmak üzere, yakıtının %5′inin palm yağı içerdiği pek çok ülkede kullanılması zorunludur ve dünyadaki pek çok petrol istasyonunda kullanılmaya devam ettiği sürece turuncu primat kuzenlerimizin ve yağmur ormanlarının geleceği oldukça karanlık olacaktır.

Avustralya, Yeni Zelanda, Birleşik Devletler, İngiltere ve daha pek çok Avrupa ülkesindeki süpermarketlerde satılan tüm unlu gıdalar, pastalar, sürmeler, vücut bakım ürünleri, kozmetikler, temizlik ürünleri, oda kokuları ve hatta bazı boya ve printer kartuşlarının %50′sinde palm yağı bulunmakta ve ortalama birinci dünya ülkesi vatandaşı her yıl yaklaşık 10 kg. palm yağı tüketmektedir. Bu istatistikler Asya’ya doğru gidildikçe daha da artmaktadır. Gerçek şu ki, evinizde bulunan ürünlerin büyük bir yüzdesi palm yağı içermekle birlikte, doymuş yağ oranı yüksek hemen her ürünün içinde palm yağı bulunmaktadır.

Ancak satın aldığınız ürünlerin bu tahribata katkı sağladığını her zaman bilemeyebilirsiniz. Pek çok ülkede palm yağının etiketlerde belirtilmesini şart koşan bir yasa yoktur. Bu nedenle palm yağı genellikle ‘bitkisel yağ’ veya 170′in üzerinde başka isim kullanılarak gizlenir. Dolayısıyla tüketiciler satın aldıkları ürünlerin doğaya ve onun canlılarına zarar verip vermediğini bilmemektedir.

Yaygın olarak kullanılan bu bitkisel yağdaki doymuş yağ oranının oldukça yüksek olması sağlığı da tehdit eden bir unsurdur. Yüksek doymuş yağ oranı içermesi nedeniyle, palm yağı kalp hastalığını teşvik eder, kolesterol seviyesini artırır, kan basıncını yükseltmesi bakımdan obeziteye yol açan önemli faktörlerden biridir. Palm yağında bulunan yüksek orandaki Omega 6 yağ asitlerinin de artirit, yangı ve hatta meme ve prostat kanseri ile bağlantısı bulunmaktadır.

Bazı kişiler günümüzde başlıca yiyecek ve ürünlerin üretiminde palm yağına gerek olduğunu savunmaktadır. Peki ya 30 yıl önce? O zamanlar palm yağı neredeyse hiç kullanılmıyorken neden şimdi ona bu kadar ihtiyaç duyulmakta? Sağlıksız, işlenmiş gıdalar, temizlik ürünlerine katılan kimyasallar ve yakıt. Palm yağına ihtiyacımız yok. Alternatifleri ayçiçek yağı, kenevir tohumu yağı, pamuk tohumu yağı ve hindistan cevizi yağıdır, fakat bunların hiçbiri ucuz veya verimli olmadığından şirketler de değişime karşı isteksiz davranmaktadır.

PALM YAĞININ ETİKETLERDE YAYGIN OLARAK KULLANILAN 30 İSMİ

Yiyecek, Vücut ürünleri, Kozmetik ve Temizlik ürünleri:

-Vegetable Oil
-Vegetable Fat
-Sodium Laureth Sulfate (in almost everything that foams) ^
-Sodium Lauryl Sulfate ^
-Sodium Dodecyl Sulphate (SDS or NaDS) ^
-Palm Kernel#
-Palm Oil Kernel #
-Palm Fruit Oil #
-Palmate #
-Palmitate #
-Palmolein #
-Glyceryl Stearate #
-Stearic Acid #
-Elaeis Guineensis #
-Palmitic Acid #
-Palm Stearine #
-Palmitoyl oxostearamide #
-Palmitoyl tetrapeptide-3 #
-Steareth -2 *
-Steareth -20 *
-Sodium Kernelate #
-Sodium Palm Kernelate #
-Sodium Lauryl Lactylate/Sulphate *
-Sodium Lauryl Sulfoacetate ^
-Hyrated Palm Glycerides #
-Sodium Isostearoyl Lactylaye ^
-Cetyl Palmitate #
-Octyl Palmitate #
-Cetyl Alcohol ^
-Palmityl Alchohol #

# Bu maddeler kesinlikle palm yağıdır veya palm yağından elde edilmiştir.
* Bu maddeler genellikle palm yağından elde edilmiştir, fakat başka bitkisel yağlardan da sağlanmış olabilir.
^ Bu maddeler hem palm yağı hem de hindistan cevizi yağından elde edilmiştir.


2 Kasım 2013 Cumartesi

Tek Çözüm Mahallelere Dönmek

Bakıyorum da biz ne güzel bir çocukluk yaşamışız, benim kendi kızım yaşında olduğum zamanlar (12) İstanbul Caddebostan'da yaşıyordum ve bu sene bile (41) kendi eski mahalleme dönüp, çocukluğumu yine kendi yaşımla yaşıt bir arkadaşımla yad etmek en büyük zevklerden biriydi. Okula yürüyerek gidip gelirdik, tam bir grup şeklinde...

Kendi çocuğumla sürekli kendimi karşılaştırıyorum, elimde değil. Mesela, ben o yaşta ciddi, ciddi aşıktım, öyle böyle değil! O'nunla karşılaşmak için elimden ne gelirse yapardım, aynı mahalle çocuklarıydık, beraber büyüdük, ergenliğe girdik hala hayatımın en güzel günlerindenmiş diyorum. Şimdi bakıyorum hoşlanma var ama herşey olması gerektiği gibi, tutku yok içinde, o insandan yaş gereği tipini beğenerek yaklaşırsın şimdikiler espri yeteneği, centilmenlik, derslerinde başarı gibi kriterler sayıyorlar, fiziksel hiçbir şeye değer vermeden ve hiç göremiyorum kendini kaybetmek, kalp çarpıntısı, iştahsızlık çekmek...

Benim gibi biriktirebildiği, koskoca bir kadın olduğunda bile suratına kocaman bir gülümseme yerleştirecek ne yaşıyor hayatında çok düşünüyorum. Hiçbir şey!!!!!

İngiltere'ye gidiyoruz babaannenin yaşadığı yerde bir çocuk yok! Türkiye'ye gidiyoruz var ama yok! Arada sırada nadir çıkan çocuklar da gelip gidiveriyorlar herkesin herşey kursağında kalıyor, çocuklar oynarken bağıranlar, çıkıp azarlayanlar hiç eksik olmuyor.

İnsanlar eskisi gibi değil, biz sabah çıkardık dışarı öğlen sürükleyerek içeri yemeğe sokarlardı, bazen onu da başaramazlardı. Ailelerimizin durumu iyiydi, yaşadığımız yerler kalbur üstüydü ama kimse kötü bir yola sapmadı, serseri olmadı, içkiye sigaraya yaşından önce başlamaya, birbirini ayartmaya çalışmadı. Kızlı erkekli mahallede merdiven ve duvar üzerine oturup sohbet etmek, arada sırada erkek arkadaşlarımızın oynadığı futbolu seyretmek, hepberaber basketbol oynamaktı hayat. Akşamları çıkardık zaman zaman, yaz aylarında 8.5 Açıkhava sineması'nda açılan diskoya gidişimiz ve o heyecan...

Annelerimiz de babalarımız da hem belki çok kişi olduğumuz için hem de çocuklarını tanıdıkları için herbirimizi diğerimize emanet ederdi ve saatlerce başka bir mahallede oturmamıza ses çıkartılmazdı, cep telefonu yoktu bizlerdeki gibi korku dolu, korku filmlerinden fırlamış senaryoların akılda yaratıldığı ebeveynlerde...

Çocukların yaşıtları olan çocuklarla sağlıklı bir şekilde büyüyeceğine inanıyorum ama gel gör bunu hiçbir şekilde uygulayamıyorum. Bundan dolayı son derece vicdan azabı çekiyorum hiç mutlu değilim, anne olarak çocuğum mutluysa ve bulunduğu ortam da bana güven veriyorsa hiçbir yapışıklığım yok. Hatta hayatım boyunca annesinin paçasından ayrılmayana da ayırmayana da tahammül edemedim ama bakıyorum bizim çocuklar "Kızım al bisikletini çık!" dediğimde bile tepki gösteriyor. Sosyalleşmenin yaşandığı alan online oynanan oyunlar ama vücut hımbıl hımbıl bir bir sandalye üzerinde. Bir saati aştıkça kızaran gözler, gittikçe agresifleşen bir yüz, gerçek hayattan kopuş, ödevleri, evde fiziksel yapılması gerekenleri yapmama...

Nedir bunun çözümü arkadaş gruplarından mahalle arkadaşlığından başka? Yapay yaratılmış alanlar, kurslar. Nereye kadar? Bir kurs aldın diyelim hadi attım on ders resim, e tamam hayatın boyunca mı devam ettireceksin? Üstelik bir dolu para, kapalı bir mekan. Yüzmeye yolladın tam bir kimyasal çorba, en zehirli maddelerden biri klor, neymiş çocuğum yüzüyormuş, kasları gelişiyormuş, e nerede gözler ya da en büyük organ deri?

Bazı anne babalar var bir de ellerinde su tabancaları çocuklarıyla şen şakrak oyunlar oynarken canı gönülden bundan zevk alıyorlar. Oyun oynamayı seven yetişkinler baki. Peki bu herkese uygun mu? Oysaki bakıyoruz neredeyse hepimizin çocukları var.

Alternatif parasız olsun yalnız, ya yemiyor değil mi? Bütün alternatifler artık bir allahın kazığı fanusun içinde. Herkes yolunu bulmuş, yapmışlar magamall ların içinde bir dandik oyun 2 lira o da en az miktar bu, iki çocuğuyla çıkan bir insanın elinden her gün bir on lira çıkacak hale getirilmiş bir sistem.

Nasıl olacak bu iş ben bilemiyorum. Tatillerimde çocuklarımı eğlendirmek istemiyorum o zaman ben eğlenmiyorum ne yapalım ayıplansa da benim gibi insanlar da var bu dünyada. Pek teşvik görmüyorlar hani bebeği çocuğu olup sürekli bebek çocuk demeyince de pek bir pış pış edilmezsin ama...

Eski mahalleleri geri istiyorummmmmm!


Tanıştırayım, Ben Kötü Kedi Şerafettin

Hafta sonlarından nefret ediyorum, tatillerden de aynı şekilde...

Benim tatilim aslında belki çoğu insana göre tatil değildir ama olsun. Kendi başıma, kendi kendime kaldığım zamanlarımı çok seviyorum. Çocuklarım okuldayken, bilgisayar başına her oturduğumda keskin bakışlara gelmediğim, sporumu yapıp, ardından alışverişle birlikte eve dönüp istediğim kadar istediğim şeyi yediğim zamana denk geliyor bu dönemler.

Ailecek yapılan, çocuklara odaklı ama beni eğlendirmeyen, hadi pikniğe, denize gidelim, aileler toplanıp yedi düvel bağıran çocuğa aldırmadan yiyelim içelim de bana göre değil. Denize gidip güneşlenmeyi sevmem örneğin, geçen senelerde hadi buralarda yaşıyorum biraz güneş gören bir tenim olsun diye günlük güneşlenme seansları düzenledim kendi kendime. Deri kanserine yakalanıyordum!!!

Arap Emirlikleri'nde Dubai dışında halk plajlarından denize girmek çok keskin kurallarla sınırlandırılmamış olsa da (kağıt üzerinde öyle ama bunu delen de var) sen bir bayan olarak denize girmeye karar verdiysen hemen yanına kadar gelip sana hiç gözünü başka yere çevirmeden bakacak olan bir sürü mağara adamına hazırlıklı olman gerekmekte, yalnızca sen değil üstelik çoluk çocuğun da bu bakışlara dahildir. Kapkalın bir derin, görmeyen gözlerin olursa belki...

Bu durum eğer deniz ve güneşten yararlanmak istiyorsan otellere üye ol gibi saçma sapan bir yola sokuyor insanı. Hani ekmek bulamıyorsan pasta ye gibi bir şey. Ama yapmak zorunda kalıyorsun çünkü Antalya gibi bir yerden buraya geldiğinde en zorlandığın kısım kilometrelerce uzanan kum sahillerden denize girememe duygusu, önce neden para vereyim ki otele diyip direniyorsun tabi ama birkaç yıl en fazla...

Velhasıl oteller de yıldızlarını havuzlarla almaz mı? Bu sefer, hadi havuz gibi bir kimyasal çorbaya girip ay ne güzel serinledim, yüzdüm sağlıklıyım, ne kadar da şanslıyım yanılsaması başlıyor. Şanslı falan değilsin oysaki! Bir de cebinden onlarca parayı akıtıp uzun vadede seni kanser edecek, kalp krizi geçirme riskini arttıracak bir suyun içine giriyorsun. Artık bilmeden gibi olayları yumuşatan ve aynı zamanda arabeskleştiren bir tarz kullanmak istemiyorum çünkü bilmeden diye bir alternatif yok! Hadi bakalım bunları bil, çocukların serinlesin diye bile bile kimyasalların basıldığı suya girmesini seyret mutlu ol :(

Piknik yapmaya gelince...Oldum olası ayak ayak yerlerde rahatsızca göbeğini hissederek oturmayı sevmedim. Artık yaş ilerledikçe kimseyi doyurmak için yemek hazırlamaktan da öyk getiriyorum. Burada bazı veliler tanıyorum on seneye yaklaştı yalnızca çalışmalarını öne alarak bir kere bile evlerinde kimseyi ağırlamamışlardır. E ben niye yapayım o zaman? zinciri birbirini bu şekilde etkileme başlıyor bu sefer.

Evet! Kabulümdür ben anneliğe uygun bir kadın değilim. Ne yumuşak bir şekilde sorulmuş olan başladığım işi bölen milyonuncu soruyu sakinlikle karşılıyorum, ne çocuğum öyle ot gibi saatlerce bilgisayar karşısında otururken omuzlarımı silkip olsun diyebiliyorum. Ama ben böyleyim! Şimdiye kadar anlatılmıtş veya  topluma kabul ettirilmiş tombik, kendisiyle hiç ilgisi alakası olmayan, benden önce herkesi mutlu etmeye çalıştım, herkes için saçımı süpürge yaptım tarzı kadın ben değilim! Anne olmuş bir kadının seks kelimesine günümüzde dinazor görmüş etkisi yapması, bundan rahatsız olunması da bana göre değil. Spor yaparak kendime bakmak, eskisi gibi güzel fit görünmek benim için anneliğe uygun değil ama önemli ne yapayım? Aklıma bu gelenler geldiğinde yazmak çok önemli.

Bu arada iki kişilik arasında gidip gelerek tombikleyip "Ulan yeter beee nereye kadar?!" dediğim kendi güzelliğine düşkünleri tiksintiyle izleyip ama bir yandan da çok mutsuz olduğum zamanlar da oldu.

Şimdi söyle bakalım ben ne kadar normalim?  

Kaş Yapayım Derken Göz Mü Çıkıyor Dersin?

Yazıma bugün cep telefonları ile ilgili eşimin bana yolladığı bir video ile başlayacaktım fakat bir anda kendimi olayı daha genel anlamda ifade ederken buldum. Her zamanki gibi tweet atma anlamında becerikli değilim çünkü kanımca hayata bakış açısı bir bütün ve aynı şekilde baktım ki bir cep telefonu olarak konuyu sınırlamak çok zor. 

Artık hayat felsefemi şu şekilde tanımalamak istiyorum; Üzerinde yıllanmış tshirt, evinde tüplü televizyon , çocuğunun elinde eski bir cep...onları alamayacak durumda olduğunu değil, hayatta başka şeylere verdiğin değeri gösterir. 

Eskiden o söylenen "görmemiş" ve "doymamış" zihniyetin karşısında harcamalarını mantığa oturtmuş, belki çok varlıklı  olmasına karşın mütevazi hayatlar yaşayabilene inanılmaz saygı duyuyorum. 

Yazımda yola çıktığım nokta bir cep telefonunun insanın üzerinde yarattığı etki ama tabi ki bununla da kalmıyor ve aynı zihniyetin yarattığı bir canavar var. Baştan ayağa kokan bir düzen, bu düzeni sorgulamadan kendi çarpıklıklarını da katarak çoğalan bir sürü insan...

Bu insanların evlerinde yaşanan, sürekli tekrarlanan artık cahillik mi desem, kendi çıkarlarına uygun çocuk yetiştirmek mi, kendisi göremediği yapamadığı ne varsa çocuğuna verebilme zihniyeti derken zehirlemek mi bilemiyorum. Zaten bir sorunun tek bir cevabı ya da sonuca giden tek bir yol gibi bir bakış açım da yok, hepsinden birazcık vardır muhakkak. 

Gözüme gözüme girenler;

1. Evinde sürekli televizyonu, ışıkları açık olanlar (Bu durum çocuğu sürekli stimüle etmektir, o bebeğe ne zaman akşam, ne zaman sabah anlatamamaktır. Düşünebiliyor musunuz? Sürekli uyarı olan bir ortamda uyuyabilme işkencesi!)

2. Gece yatarken bile yatak odasında gece lambasını açık bırakmak (kendisi korkuyor diye el kadar minik bebeğin de korkacağı yanılsamasında olan insanlar, başka bir işkence, gözünü kapayıp ışıkla uyumaya çalış bakalım kolaysa! Yapılan araştırmalar serotonin denilen  hormonunun karanlıkta uyurken salgılandığını kanıtlamıştır)

3. Küçücük bebeklikten itibaren "Aaaa bak baban/annen seni arıyor diye cep telefonunu çocuğun kulağına dayamak, ses dinlettirmek, cebi oyuncak gibi algılamasını sağlamak, el bombasını ver oynasın!

4. Daha tad alma duygusu gelişirken çukulata, şeker gibi tadlarla tanıştırmak, bunu yapmayana da çocuğuna kötülük edermiş muammelesi yapmak.

5. Kocasından kaçma içgüdüsüyle çocuğunu yanında yatırmaya alıştırmak ama yine yalnız uyuyamıyor bu diye söylenmek.

6. Uyku düzeni diye bir şey bilmemek, saat ve rutin denilen bir şeyin olmaması, sürekli farklı saatlerde ve geç yatırmak (sabah geç kalksın uykusu bozulmasın diye)

7. Sürekli kendi prestijini, mal varlığını, ne kadar önemli(!) bir insan olduğunu kanıtlamak için çocuğuna en son ne teknoloji çıkmışsa almak. Alışverişini hiç bir zaman İHTİYACIYLA SINIRLAMAMAK.

8. Çocuğu dünyanın merkezine yerleştirmek, kocasından göremediği sevgiyi ya da ilgiyi çocuğuna yansıtmak ve hayatı boyunca onu esaret altına almak.

Tüm bu tarz davranış şekillerini, özellikle uyku düzeni açısından olanları resmen çocukları farklı anlamda istismar etmek olarak nitelendiriyorum. Kendi ihtiyaçlarını öne alarak yapılan herşey ebeveynliğin doğasına aykırı fakat ne yazık ki toplumlarda ne bunun eğitimi var ne de çocuk edinildikten sonra geri dönüşü...

12 Haziran 2013 Çarşamba

İsmini Sen Koy

Yaşım 40.

Ve pek tabi ki farkındayım, öyle atla deve bir zaman dilimi değil ama Türkiye’nin geldiği şu noktaya kadar yaşıtlarımızla beraber gördüklerimiz ve geçirdiklerimiz açısından geriye dönüp bakmaya layık bir dönem. Aklımda olan, oradan buradan duyduklarım ve biriktirdiklerim var elimde, tek tek açayım...

Önce, Türkiye’de yıllardır süregelen çevreci bakış açısıyla; “Sen o zaman savaşanlara  git de, tohum ya da gül hediye et!” ya da “Romantizmle savaşlar kazanılmaz kızım, dişe diş kana kan!” diyenlere selam olsun!

Çünkü çevreci ideoloji, o yıllardır burun kıvırılan ve dolayısıyla da küçümsenen bakış açısının tersine, yalnızca ülkeleri değil, dünyada süregelen para düzenine karşı duran en kuvvetli antiemperyalist akımdır. Hatta, öyle böyle değil, bireyin üretime katılımını destekler, halkların topraklarına ve hayvancılığına sahip çıkar.

Üstelik yalnızca insan hakları değil, tüm canlıların haklarını savunarak dünyayı da insanların işgaline ve her şeyin bizler için yaratılmış olduğu ilüzyonuna karşı uyarır. Hiyerarşisi bilgiye ve tecrübeye bağlıdır, demokratik bir yapısı vardır, gönüllülüğe dayanır, eşitlikçidir. O yüzden dikkat edin, hükümetler tarafından aktivistler apar topar sürüklenerek, püskürtülerek gözaltına alınır.

Bu ideoloji, günümüzün ve gelişmiş dünyanın insanına hitap eden olmazsa olmaz başkaldırılardan birisi. Bunu bir kenara alalım...

Şimdi gözümüzü başka bir tarafa çevirelim...Bilim insana öncelikle hangi duyguyu verir? Önüne bilim’i uygarlığın hedefi olarak koymuş bir lider insanlara aslında ne demeye çalışmaktadır? Verdiği ya da vermeye çalıştığı değerler acaba topluma o zamanın şartlarına göre birkaç ölçü büyük gelmiştir de daha sonra ülkeyi idare etmeye çalışan ve topluca koyunlaştırma politikaları uygulayanlar bunları bir bir görmezden gelme, unutturma ve hatta yoketme zihniyetine mi döndürmüşlerdir? Çok kuvvetle muhtemel...Böyle bir toplum güdülenmez, kolay kolay öcülerden korkmaz.

Bilim, öncelikle şüphelenmeyi ama herşeye şüphe ve soru işareti ile bakmayı öğretir. Bir zamanlar Toktamış Ateş bu konuda beni oldukça şaşırtan ve başarıya ulaşamaz ki zaten dediğim bir yöntem geliştirmeye kalkmıştı. Din ve Bilim O’nun gözünde yanyana, dostça yürüyen bir ikili gibi olabilirdi. Bilim insanlarını ve dini yönden kendi ilmini yapanları biraraya getirmeye çalıştı ama bu pek de bir noktaya varamadı.

Peki neden? Çünkü bilim her ne kadar olaylara “Şüpheyle yaklaş.”, “Asla güvenme.”, “Sorgula.”, “Kanıtla ve o şekilde bir fikre var.” derse, din bunun tam tersine “Ben ne diyorsam inan.”, “Ben doğru diyorsam, doğru olan odur.”, “Ben denedim oldu, inanmazsan ceza veririm.” i getirir.

Kısacası, Bilim ve Din birbiriyle yanyana yürüyemeyecek kadar ters kutuplarda dolaşan iki anlayış biçimidir. Atatürk, lider olarak bilim’in ışığında olmayı, yeri geldiğinde kendisinin bile lider olarak görülmemesi gerektiğini söylemiştir.

Düşün...Bu ideoloji neden acaba hiç rağabet görmez? Lideri izle oyununu bozduğu için olabilir mi?
Şimdi de, “Bu ülke bu liderle görmediği kadar kötü günler gördü.” cümlesini bir daha düşünelim.
80’li yıllar...Ortalık karışmış, herkes birbirini öldürüyor, duruma hakim olmaya çalışan iki anlayış var; sağcılık ve solculuk. Solcu gerçek solcu, dinin ciddi anlamda devlet işlerine karıştırılmasının karşısında, ilerici, demokrat ve halkın çıkarlarının korunmasından yana, eşitlikçi...

Bir de ekstradan herkesin arkasını bakmadan kaçtığı ve önüne gelene korksun diye yapıştırılan bir yafta vardı, kominist. Sosyalistsen belki bir derece daha kurtarırsın paçayı da, “Kominist misin lan sen?!” dendi mi yandın ki ne yandın! Koministin Sosyalizm’in de ileri düzeyinde halkçı olduğu bilinmeden, hiçbir ülkede gerçek uygulanmasının olmadığı ve hatta ne anlama bile geldiği anlaşılmadan, içi doldurulmamış, O’nun bunun çocuğu lafı yerine geçen bir tanımlamaydı o zamanlar. Amerika Rusya’ya düşman, al sana “Kominist misin lan sen?!” in sebebi.

90’lı yıllar...Din dersleri seçmeliden zorunluya geçirildi. Felsefe dersleri kaldırıldı. 19 Mayıs kıyafetleri bir otuz yıl öncesinden çok daha kapalı hale getirildi ve bunun üzerinde tartışmalar başladı. İlk Osmanlı zamanının kapanış tarzının geri gelişi, sokaklarda o eski zamanları anımsatan derecede siyah çarşafla dolaşan kadınlar... Milli Güvenlik Dersi’ne zamanının emeklisi yaşlı bir asker girmeye başladı. Patlardık derslerde, öylesine sert ve militarist bir hava hakim.

Yine eşitlik isteyenin vur boynunu, Deniz Gezmiş’leri as, insanların evlerine baskınlar düzenle, kitapların gizliden gizliye yakılmasına sebep ol, solcuları koministleri yakala, işkencelerden geçir, din dersini zorunlu kıl, bol bol imam hatip lisesi aç, oradan dini anlamda bilimle ters düşen ve yalnızca ülkenin imamını yetiştirmek dışında başka bir amacı olmaması gereken okulu heryere yay, kuran kurslarına ver gazı.
Peki bunları ülkede yapan kim? Ülkenin Atatürk’çü ordusu...

Başında kim var? Kendini, yürüyüşünü, kıyafetlerini, duruşunu bile Atatürk’e benzeten Kenan Evren...Bu insanlar yüzünden “Böyle Atatürkçülük olmaz olsun!” diyenler veya “Ben Atatürkçü Değilim!(Bu insanlar Atatürkçü ise)” diye kitap yazanlar oldu.

Sonra, dinle işin yok diyelim, yine baskıcı bir unsur bulacaksın ya illa, ileri derecede milliyetçi nesiller yetiştirmeye başla. Bunlar aynı takım tutmak gibi olsun ama sen formülü yaz ve insanlara de ki; “Bak benim formülüm budur, buna uymayanı, sorgulayanı yakarım haaaa!”

Okullarda tek tip giyinmeye geç, kara renkli çoraplar giyilecek, senin sen olmanla ilgili hiçbir ayırım yapılmayacak, saçlar iki örgü, arkadan at kuyruğu yapılamaz, marş marş! Her hafta başı milletin ne demek olduğunu anlatan andımızı söyle ama “Örtmenim felsefe dersi nerde?”

Felsefe dersinin kaldırılması bence yapılan en büyük manevralardan biriydi. Feslefe, düşünmek demekti ve dersin kalkması düpedüz düşünmeyi uygun bulmamak demekti. Aradan yıllar geçtikten sonra kendi çocuğum gittiği anaokulunda “Git köşeye ve düşün!!!!” dediğinde nasıl sıkıldıysam, sinirlendiysem ve karşısında durduysam duygu içimde aynı hala. Düşünmek...Yaşları iki ve üç-dört yaş arasında değişen çocuklar ve yapılan hatanın cezası bu! “Cezalısın ve düşüneceksin!” Cümleyi tekrar yazayım, “Cezalı olduğun için düşün.” Düşünmek yani eşittir ceza...

Devlet Baba denir mesela değil mi? Bir devlet vardır höt de der, zöt de der, sever de insanı, döver de...Bundan önce gelenlerde de öyle soramazsın devlet erkanına bir şey, kızdı mı çakar tokatı (o nazikçe hatta, hafif darbe, daha fazla kızdırma alır içeri, ondan sonrası allah kerim)

Bir Allah baba vardır yukarda, bakarsın aaaa! Aynı özellikler, kaşlarını bi çattı mı ver yansın, kızdı mı öyle cehennemlerde çürütür insanı ama sevdi mi de huriler bol erkeklere (kadınları saymıyoruz onlar eksik etek)
Bunların hepsine bakarsın hem severler hem döverler ve hep erkektirler...İlginç...

Hadi o zaman cümleyi yine ters çevirelim ve diyelim ki; “Bu başa gelen de diğerlerinden farklı değilmiş (Bir tek Ecevit dönemini saymıyorum) son olsun.” 

Demek ki neymiş?

Türkiye tarihinde seçimle gelmek bile insanı höt zöt zihniyetinden alıkoyamıyormuş.

Gelen vuruyormuş halka, giden vuruyormuş. E bu halk da ondan anlıyormuş canım, bir cahillik, bir güdülenme içgüdüsü hakimmiş, zaten pek de fazla yüz vermeye gelmezmiş...

Ama gün olmuş devran dönmüş, böyle internet falan gibi bir şeyler çıkmış, artık devletlerin basılacak dediği kitaplar değil de insanların kendi istediklerini okudukları dönemler gelmiş, insanlar yazıp yayınlar olmuşlar, birbirlerinden pek de bir farkları olmadığını anlamaya, birbirlerini düşman gibi değil de insan gibi dinlemeye başlamışlar. Mertlik bozulmuş.

Neyse, biz yine konumuza dönelim...Yönetenler senin çevreci olmanı istemezler çünkü eğer bulundukları yerleri kendi ceplerini doldurmak için kullanmasalardı orada oturuyor görünmek yerine gider farklı işlerde çalışırlardı. Sen senin çıkarların için hükümetlerin gece gündüz vardiya mı yaptığını düşünüyordun? İşin gerçeği bütün dünyadaki yönetimlerin on sayısını geçmeyecek kadar şirket tarafından yönetildiğidir. Yeni dünya düzenine hoş geldin!

Dolayısıyla, bil ki kimse senin çıkarların ve mutluluğun için zaman tüketmez, herkes kendi hazlarını tatmin etmek için orada. Kural bir. Onlar senin tüketmeni ister, sen okuma, düşünme, sorgulama ve yalnızca tüket.

Çevreci anlayış ise üretmeni ister. Üretebildiğin ne varsa artık, bir maydanoz mu, domates fidesi mi balkonunda bilemem ama milyon kişinin maydanozunu balkonundaki saksıdan aldığını düşün...

Sen tükettikçe sayılar katlanır, sayılar katlandıkça bir yiyeceğin önüne gelene kadarki süreci duygusuzlaşır, canlar endüstri mazemesi olur, bebeler doğduğu an birer kullan at alt bezi, BPA içerikli plastik biberon, sen aldığın her paket ürün için paketleme mekanizması...

Çevreciler sevilmez tüketime kibrit suyu diye;

Atesitler tutulmaz “Allah cezanı verecek, cehennemlerde çürürsün inşallah amin!” duasına “Hade len!” dedikleri için;

Hümanistler sevilmez her yerde car car millet, din, dil, ırk önemli değil, insan hakları, eşitlik diye debelendikleri ve “Her şey vatan için!” diye diye ölüme gitmedikleri, “Bizler eşitiz benim hakkım kadar onun da hakkı.” diye diklendiklerinden.

Bu ideolojilerin hepsine bak önlerinde bir öcü, arkalarında bir güç...

Dünya silah ticareti ile dönüyor, o senin ona, onun buna diş bilemesi ve nefretiyle besleniyor. Türk’e Kürd’ü kırdırt, hakkını hukuğunu görmezden gel ama inat et asla yolundan şaşma, hak aranınca sustur, aradan provakatörler çıkart, kötü olaylar düzenle, sivilin üzerine suç at. Unutma, ne kadar sorunsuz bir toplum, o kadar savaş dışında felseye yönelmek demek. Aman Allah’ım düşünmek! Kaçççççççç!

Evet, dünya kötü bir yer ama birey olmak hele de adil olmak ders çalışmak demek. Değişime saygı duymak gerek.

Atatürk ümmetçilikten milliyetçiliğe geçiş yaptı, bir adım ileridir, şimdi durum milliyetçilikten, hümanistliğe geçişin sancılarıdır.

Hiçbir takımı veya ideolojiyi tutmayan, yazılmamışı yazan, düşünülmemişi hayata geçirmeye çalışanın zamanıdır.

Türkiye, tarihinin uzunca bir döneminde Atatürkçüyüm diyenlerin, Muhammed yolundayım diyenlerin şamar oğlanlığını yapmıştır ve ne yazık ki problemlerin ana kaynağı burada yatmaktadır.

Sen istediğin ideolojiyi, istediğin dahilikte sun, uygulayanın işine gelmedi mi herşey yorumlama noktasında gelir takılır.

Biline ki, kimi veya hangi grubu ayağa kaldırırsan, onun alternatifi bir gün gelecek ve diğerini tepeleyecektir.
Güç dengesi buna göre kurulmuş ama sen ne zaman ki evrensel doğruları kendi yolun benimsedin, insan, hayvan ve çevre haklarını dengeledin, işte o zaman bütün bir haritayı sarıp sarmalayan olacaksın.

Ütopik gelmesin, üç kelimeden oluşur ve yeni dünya ideolojisini oluşturur; Hürriyet; Özgürlük ve Eşitlik.

Tüm dünya için.


Bu kadar basit. 

31 Mayıs 2013 Cuma

Ben Bir Ceviz Ağacıyım Gezi Parkında

Ağaç bir sembol, yükseldi kollarını bir memleketin aydın insanına döndürdü, her bir dal ve yaprak başka bir insanı temsil etti büyüdü çoğaldı ve bir ülke oldu. İlk defa televizyona çıkan genç benim düşüdüklerimi söylüyor ya! Yaşasın Türk'ün kanı denmiyor, elhamdülillah müslümanız denmiyor, buradayız çünkü koşulsuz şartsız otoriteye karşıyız diyor yahu!!!!! Ölüp de gitmeden önce ülkemden uzak oturduğum yerden ağlayacağım aklıma gelir miydi?

Solcu bir babadan, bahçeye çıkarılıp yakılmış kitapların, silahların patladığı bir ortaokulun yanında öğrencilik yapmanın, üniversitede saçlarından sürüklenerek gözaltına alınan öğrencilerin ülkesinde, öldürülen gazeteci rekorunu elinde tutan bir ülkenin insanı olarak bu günleri görmek...

Sosyal paylaşım sitelerinde bölgelere gidip de fiziki varlığını göstermeyen herkes online, nöbette. Bu yalnızca bu yılların değil bütün bastırılmışlığın, sözde demokrasinin gömüldüğü andır. Sayılı televizyon haberleri sosyal sorumluluk çerçevesinde durumu vermiştir ama Türkiye'de yer yer üzerinde kalmazken başbakanın ve de kendini aydın addeden kişilerin canlı yayından Suriye'den bahsetmeleri abesle iştigaldir. Bırakın o konuyu da ülkenize dönün, bırakın yayını kapatsınlar ama siz onurunuzu koruyun!!!

Ben kendi adıma konuşayım, ne din istiyorum güdülenmek için ne de bir milletin diğer millete baskısını, maddi ve manevi. Herkesin eşit şartlarda algılandığı ve dürtülmeden istediği bilgiye istediği şekilde ulaştığı, fikirlerini rahatça içeri tıkılmadan, öldürülme korkusu olmadan dile getirdiği, politikacıların arkasında o sıra sıra dizilmiş elleri önlerinde saray ahalisini hatırlatan adamların durmadığı, insanların kul değil efendi olduğu bir ülke...Vatandaşın ve seçmen olanın ne olduğunu, neye kadir olduğunu bilmesini istiyorum. Efendi köle ilişkilerinin olmadığı...

Bu ülkede bunu yapacak potansiyel her zaman oldu ama bizler nazik yetiştirildik, korkutulduk, gücün altında ezildik ve ilk defa bir ağaç sembol oldu ve sokaklara döküldük.

Türkiye'nin her bir bölgesinde kendini dışarı atan, ölmeyi, yaralanmayı, sakat kalmayı göze alan yüce insanlar hepinize selam olsun!!!! Biliyorum buradan yazmak yetmez ama yürekler sizinle atıyor bilesiniz! Bu uğurda hayatını kaybedenler...Ne büyüksünüz!

https://www.facebook.com/photo.php?v=10151505725724332

Kanal Tedavisi Denilen Tek Dişi Kalmış Canavar...

Kanal tedavisi olanınız var mıdır bilmiyorum ama benim hiç aklıma gelmemişti bu kadar zor olacağı. İnsanların öğrendiklerini birbirlerine aktarma konusunda ciddi bir sıkıntı olduğu kanısındayım ya da belki hep yolunmuş bir tavuk misali ben yaşıyorumdur öyle durumları onu da bilmiyorum tabi ama ağzımda kaç tane dolgu var mesela. Bunlar daha çok ilk okul ile lise arasına sıkışmış olan döneme rastlar. O da neden? İnsanın otokontrolü ya da bir durumun ne kadar önemli olduğunu anlaması için bazen yıllları devirmesi gerekiyor. Size şimdi soruyorum bizim 70 li kuşaklar, kaçımızın annesi ya da babası başında bekledi dişlerini fırçalarken? Ya da kaçımız hala dişlerimizi üç dakika en ince ayrıntısına kadar fırçalıyoruz ve bir de üzerine diş ipi kullanıyoruz?

Bu ayın başında sanırım 20 lik yaş dişi denilen, başa bela ve her zaman bu sebeplerden dolayı çürümeye yüz tutmuş dişlerin orada  ama en arkadakinin bir öndeki dişin üzerine yatmasından ve de enfekte olmasından (yani içten içe görünmeyecek şekilde çürümesinden) kaynaklanan bir sorun ile karşılaştım. Orası bir şekilde kurcalanınca hayatımda yaşamadığım bir diş ağrısı sol kulağıma, gözüme gelip vurunca ve son iki gece de uyumayınca kendimi doktorun muayenahanesinde buldum. Dedim "Yalvarırırm, ben acil durumdayım ve kendi doktorum olmasa da olur." Kendi doktorum geldi ve bana şunu sordu "Tercihiniz nedir? Dişi tutalım mı yoksa ikisini birden çekelim mi?" Dişi tutmak her zaman kahramanca bir çalışmadır ve genelde o tercih edilir ya (sonuçta iki diş gidecek onların yanında ağrısı derdi bir kenara allahın kök kazığı implantlar gelecek gözüm yemedi) Dedim "Tutalım" Ahmet Bey gülümsedi (Ahmet Bey in de karısının kökleri Türkmüş ama o Türkçe bilmiyormuş bla bla...) ve sanki beklediğinin ve olması gerekenin bu olduğunu doğrularcasına beni onayladı. İşlem başladı :((((

Bir tane iğne yedim, yok, ikinci, ı ıh üçüncü o da nane, dişteki köke kadar inen acı oraya gelindiği an beynini kamaştırıyor o derece. En sonunda dedi ki "Bu acıyacak ama bir anlık ve üzerinde çalışmaya başlayacağız." Meğerse sinire iğne yapacakmış, adamcağızın koluna yapıştığımı ve gözlerimin karardığını hatırlıyorum ama o iğne olmasaydı o allahın belası dişin üzerinde de çalışması mümkün olmazdı onu biliyorum. Diş köküne kadar oyuldu anladığım ve sinirler çıkarıldı, sinirin yerine aynı sinir şeklinde başka bir dolgu malzemesi konuldu (pembe renkli bitki köküne benzer formda bir şey) ve geçici dolguyla diş kapatıldı. Yapılacak olan kısım dişin en arkasında ön tarafa doğru yatan kısım, orası da temizlenecek azıcık ve de tam dolgu yapılacak.

Düne kadar...Gittim, kızları da okuldan aldım, açlar falan filan ama orada yiyecekleri iğrenç cipsler çukulata gibi ürünler var fakat bunlar o anı yumuşatıyor onları oyalıyor ve beklemelerini sağlıyor ya yapacak bir şey yok yalnızım. Bekledik...Allah'tan eşim aradı ve işinden erken çıkıp çocukları aldı ve eve gitti. Onlar da dünden buna razıydı zaten. Beklemeye devam...İçerdeki hasta operasyon geçiriyormuş ve ikideki, bizim bir buçukta orada hazır beklediğimiz randevu oldu üç buçuk. Beni içeri aldılar ve ta boğazımın sol gerisine lokal uyuşturucuyu verdiler.

Birkaç dakika...Gözlerimde seyirme başladı, allah allahhhh, çok ilginç göz kapaklarım istemsiz bir şekilde düşmeye başladılar bir yere bakamıyorum çünkü kapanıp açılma gibi bir durum oluştu. Yattığım yerden kalktım, artık çok rahatsızım, cidden...Derken sol burun deliğim tıkandı ve gözlerimi ellerimle kontrol altına almam gerekli oldu. Sanki kısmi yüz felci geçiriyordum. İlk önce hemşire girdi  içeri ve benim halim O'nu iyice endişelendirdi. Tekrar yatmayı ve ağzımı açmayı denedim fakat rahatlamam imkansız bir kere sürekli iki elimle gözlerimi kapatmam lazım yoksa sürekli sanki yüzümdeki göz sinirleri zıplayıp duruyor, gözün odaklanması mümkün değil. Dr. Ahmet iğnenin A7 bölgesine etki ettiğini söyledi, so what?! (bazen başka dildeki cümleler o olayı daha güzel tanımlıyor bu da öyle cümlelerden biri de) Dedi ki iğne yapılmışken bu işi çıkaralım. Ama benim bu nefes zorluğumdan ya da stres altındayken nefesimi kontrol etme sorunu yaşadığımdan habersiz tabi. Ben bunu hayatımın ilk ve son tüplü dalışında yaşamışım oysaki, bende öyle durumlarda cidden iş yok. Dedim mümkün değil hadi biraz bekleyelim dedik ama bu sefer de nasıl bir titreme geliyor allahlık.

En sonunda bütün işleri iptal edip beni dışarda çay içmeye yolladılar. Ayağa kalktım, eşimi tekrar aradım göremeyen acayip gözlerle birkaç satır karalamaya çalıştım ve olmadı aradım, durumu anlattım, yarım saatlik yolu on dakikada geldiğinde şaşırdım. Çocukları birbirine emanet edip ani bir kararla çıkmış evden, ben araba kullanmam imkansız diye bakıyordum ama iğnenin yapılmasından bir kırk dakika sonra herşeyin normale dönmesine de hem çok mutlu oldum hem de şükrettim.

Bundan sonraki aşamada bana söylenen uzun iğne yapılmaya uygun olmayışım. Herşeyde olan bir risk sizi bulduğunda ve öbür tarafı nefes alamadan boyladığınızda ne olur mesela? Bunları çok düşündüm. Burada ırk yaşında iki çocuk annesi her gün heryerde koştururken gördüğümüz bir anne ve aynı zamanda okulun yönetim kurulu üyesi son derece aktif veli aklımıza gelmeyecek masumlukta bir ilacı alıp öldü.

Bu yazıdan çıkacak kıssadan hisseyi inanın ben de bilmiyorum ama hayatlarımız sanki bir pamuk ipliğine mi bağlı nedir? Gidip gelme anında, sağlık sorunları yaşarken, hijyen için o eksi dereceye getirilmiş sunni odada alt tarafı bir dişe yapılmış anestezi ilacı ile bugün burada olmayabilir miydim? Sanırım son derece olası...

20 Mayıs 2013 Pazartesi

Umman-Musandam-Al Khasab Gözlemleri

Bu, geçtiğimiz hafta sonu Arap Emirlikleri’ne geldiğimizden beridir ilk defa, akşam bir yerde kalmak üzere Umman Krallığı olarak geçen bölgenin Musandam kısmına gitmeye karar verdik.

Günlerden Cuma...Sharjah Emirliği’nden iki buçuk saate varan bir yolculuk bu. Yolumuzun üzerinde Ras al Khaymah (çadırın tepesi anlamına geliyormuş, ne hoş!) Deniz solda, güneş tepemizde şekilde saat oniki gibi yola koyulduk. 


Arap Emirlikleri, benim kendi coğrafyamdan farklı olarak yaşadığım ilk ülke. O yüzden bir çok şeyi gözlemler ya da deneyimlerken sanki bir film karesine girmişim hissine kapılıyorum. Bu, gidilen yer yeni ise veya orada doğulup, büyünülüp iyice kanıksanmamışsa aslında hepimizin aşina olduğu bir duygu. Sürekli gözlem yapıyorsunuz...

Dikkatimi çeken ve kendi kendime not aldığım şeylerden biri, Arap Emirlikleri oldukça düz bir arazi yapısına sahipken, Umman’a girdiğinizde sanki Mars’da insan eliyle yaratılmış bir alanda buluyorsunuz kendinizi.

Nasıl anlatayım diye düşünüyorum bir yandan...Örneğin, inanılmaz şekilde farklı renklere dönen bir deniz düşünün ama çevresi dağlarla çevrilmiş olsun. Dağların rengi de hani bu kartpostallarda reklamı yapılan çöl kumu rengi vardır kırmızıya döner, işte aynen öyle. Üzerlerinde tek bir ağaç yok ve yükseklikleri ya da ihtişamları bir Antalya Olimpos değil ama yine de tepe de denilemez onlara. Zira, hep kayalık oldukları ve rüzgar da belki milyonlarca yıl yavaş yavaş o dağları oyduğu için oralara çıkmak ve elektrik direkleri çekmek nasıl bir iştir onu merak etmemek mümkün değil.

Gideceğimiz Al Khasab Arap dünya’sının Norveç’i olarak tanınıyormuş. Halk ın orjinalliği dikkatimi çekti örneğin, bir film kamerasına gezi programı hazırlıyormuşum gibi bir duygu...

Kadınların içerde olduğu, birbirine çok yakın bazısı irice taşların yığılmasıyla, daha zengin olduğu belli olan köylülerin villaları, burunları akan ama illa ki erkek olan çocukların sokakların herbirinden çıkması,  dar sokaklar, yalnızca birbirlerinin evine geçerek sosyalleşen kadınlar, ortada hiç olmayan kız çocukları...O evlerde kitaplarda okuduğumuz yaşamların yaşandığı çok bariz. Hatta Assassin’s Creed oynadıysanız aynı atmosferi yakalamak da olası...Bazı çocuklar sokakta yalnız bırakılmaması gerektiği kadar küçük, belki üç bile değil, meraklı bakışlarla bizleri süzüyor, diğer gençler belli ki tursitlerin bu sanki bir ne bileyim el değmemiş, o kadar zamandan günümüze pek de değişmemiş görüntüsünü izlerken pek de rahatsız olmuşa benzemiyorlar.


Onlar pek tabi ki kendi doğal hayatlarını devam ettiriyorlar. Aslında belki kendi kalkınmalarının bir şekilde turizmden olduğunu anlamamış ya da bir şekilde kanıksamamış olsalar bizlerin orada olmasını da istemezler çünkü yaşadıkları hayat gerçekten de zamanın bir dönemine yapışıp kalmış gibi.

Bir de heryerde kimin kime ait olduğunu merak ettiğimiz bir sürü keçi...Belli ki hayvan ürünlerinde keçiye odaklı ve balık çiftliği olduğundan şüphe ettiğimiz esaret dışında hiçbir hayvanın endüstriyel şekilde üretildiği, kesildiği ya da yaşatıldığı bir şey yok. Bu anlamda herşey çok daha doğal...(Köyün tam karşısına açılmış ve o dokuya bence hiç de uymayan büyük alışveriş merkezini saymıyorum)

Çöl ortamında hurma ağaçlarından oluşmuş ormanlar
Bir yandan bu mütevazilik yaşanırken köyün kendi havaalanının olduğunu öğrenmek oldukça şaşırtıcı. Köyü 17.yy da Portekizliler kurmuş (bunları eve geldikten sonra merak edip öğrendim) Eskiden yine Portekiz gemilerine  su ve hurma sağlayıcısı olarak kullanılırmış bu köy. Şimdi ise sürekli geçim kaynaklarından biri olan balıkçılığın da tarzı değişmiş ve artık modern büyük troll ler eski kocaman ahşap tekneleri turist gezdirme işine transfer etmiş.

Hurma temini sağlanması da şaşırtıcı değil çünkü yer altı suları açısından görünür bir farklılığı olan Umman da kumların, çakılların içinde bir anda koskocaman vahalar görmek mümkün. Al Khasab köyü de aynı mantıkla bir hurma ormanını ortasına almış ve çevresinde yaşam alanı oluşturmuş gibi...

Bölgede iki otel bulduk, bir tanesi Golden Tulip, bir diğeri Al Khasab otel. Golden Tulip köye girerken Gulf denizini ayaklarının altına almış ve şahin tepesi gibi bir alana yerleşmiş olmasına rağmen fiyat bakımından bir kişiye bir gecelik oda kıvamında bir şey istedi. Bizde geldik Al Khasab oteline...

Otelin odası oldukça Arap J Detaylar cümbüşlü ama bir o kadar da iddiasız, duş alırken suyu akan ve yerleri göle çeviren bir duş başlığı, yerinde durmayan bir tuvalet oturağı J Fakat oldukça da geniş iki odayı yanyana birleştirmiş, iki çocuğa birer yatak ve ebeveyn odası...Renkler kahverengi ve yeşilin alaca tonları...Al Khasab kasabasında yemek yiyecek lokanta bulmak imkansız, elde değil çıkıldığı gibi bir tur atılınca bitirilen alan aman bu lokantaya girersem sağ çıkmam duygusu ile otele dönüş...

A tabi bu arada önemli bir detayı atladım, Arap Emirlikleri ve Umman arasında sınır kapısından geçilmesi gerekiyor, işlemler kolay hallediliyor. Bazı görevliler bütün aileyi görmek isterken, bazısı yalnızca damgayı basıp ücretini alarak işi bitiriyor ama insanlara uygulanan sert herhangi bir formata uymuyorlar, yani sen neden geçiyorsun, ne zaman döneceksin, bak dönecek misin hıııı kızarım falan gibi bir uygulamaları yok. Yine de ortamın bizler için yeni olması strese sebep olmadı değil. Girip çıkarken hem Umman Krallığı hem de Birleşik Arap Emirlikleri para alıyor.

Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman arası
Sınır Kapısı 
Arap Emirlikleri’nden Umman’a girildiği an fiyordlar ve oldukça virajlı, insana yine film karelerini düşündürecek yol başlıyor. Deniz kilometrelerce aşağıda kaldıkça ve siz daha yükseklere zikzaklar çizerek çıkarken aralardan pırıl pırıl göz kırpan vahşi manzaraya gülümsememek çok zor.

Tekne turları dediğim gibi eski ahşap balıkçı tekneleri ile yapılıyor. Sharjah’ın bize eskiden yakın olan limanında hala o teknelere yükleme yapılarak denize açılırlardı. Şu anda bu ticaret de tekneler bağlanarak durduruldu.

Neyse, bunlar oldukça devasa tekneler, denize oturan ve yayvan bir yapıları var. Genelde şu an bizim gibi tursitlere hizmet verenlerin zemini bildiğimiz halı ve döşeklerle, tepesine gerilen branda ile bir ev ortamı yaratılmış. Şnorkel’ler, öğlen yenilecek yemek, sürekli olarak su, çay, alkolsüz içecekler ve havlular onlar tarafından sağlanıyor. Bu bizim şansımız mıydı yoksa genelde de bu kadar temizler mi bilmiyorum ama kullandığımız havlular mis gibi kokuyordu, yemekler bütün teknelere diğer bir tekne tarafından sıcak şekilde servis edilen pirinç haşlaması şeklinde pilav, pilav için kullanılabilecek iki tür vejeteryan sos, tavuk çevirme ve humusdan oluşuyordu ve çok lezzetliydi. Tuvalete de aynı önyargılarla girdik ama o da oldukça temizdi yalnız teknenin arkasında bir çıkıntının içine girmek ve tuvaletin alt kısmının bir şekilde denize dökülerek temizleneceğini bilmek iç sıkıcıydı.

Tekne bizim gibi birkaç genç İspanyol ve Fransız çiftle beraber (tek çocuklu olan bizdik) sonradan aramıza katılan Hindistanlı ve Arap grubu da alarak oldukça sakin bir şekilde yola çıktı, deniz rüzgarlı ama oldukça da dayanılır şekildeydi, ilk önce açık denizden bir girintiyi takip ederek birkaç o da on haneden oluşan, sanki İsa Peygamber elinde asası, ayağında sandaletleri ile çıkacakmış hissi yaratan köylerden geçirerek yola koyuldu.
Arapların koyu ve bir o kadar da şekerle yüklü çayı küçük plastik bardaklarda sunuldu ve yolculuk boyunca içilmeye devam edildi J Bundan kimsenin şikayeti de olmadı. 


Denizin durgunluğu, insanı öldürmeyen ama tatlı tatlı yüzümüze vuran rüzgar, rengi koyu lacivertten turkuvaz a dönen su...İlk durağımızda yunusları göreceğimizi biliyorduk ama doğal ortamlarında olan bu mucizevi yaratıklar belli mi olurdu? Gelmeyebilirler, hiç görünmeyebilirlerdi de...Oysaki tam tersi oldu. İnsanların çevrede olduklarını bildiklerinden eminim, koskoca bir aile olarak bizleri selamladılar desem yalan olmaz. Gözlerimiz dolarak, heyecandan seke seke teknenin bir orasına bir burasına yığılarak onları kayda aldık. Hayatımın bu anlamda sayılı durumlarından birini de yaşamış oldum. Tutsak edilmeyen ve gerçekten gülümsediğini tahmin ettiğim yunus ailesi, sizlere selam olsun!



Umman denizi yalnızca yunuslara değil, balinalara  da ev sahipliği yapıyor fakat biz ancak indo pasific humpback dolphin ailesinin bize gösterdiği yakınlığı izleme fırsatı bulduk. Bunun için minnettarız. Şnorkeli kullanabildiğimiz ve bol tuzlu gözleri yakan ama bir o oranda temiz suya girmenin zevkini çıkardık, dönüşte yarım saat belki bir kırk dakika oldukça kuvvetli bir rüzgara yakalandık L Bu benim için sevimsizdi daha beter hatta ama deniz tutmadı.

Korunaklı alana vardığımızda birbirini ilk ve son kere gören Fransız, İspanyol, Türk ve İngiliz, Arap tekneden vedalaşıp gülümseyerek kendi yollarına ayrıldı. Dönüş yolunda çılgın gibi kayalara vuran deniz bu sefer sağ tarafımızda kalarak arabayı sallayacak kadar sert esen rüzgara eşlik etti.

Eve geldiğimizde saat yedibuçuk olmasına karşın yorgunluk hissi hala oradaki oynaşan yunuslara yenik düşmüştü. O atmosfer var ya...ne diyebilirim? Anlatılmaz yaşanır sadece...

18 Şubat 2013 Pazartesi

Aşk...


Canın istediğinde yemek yapmakla aileni doyurmak ya da işini aşını yemek yaparak kazanmak arasında öyle çok fark var ki...

İstediğin an, istediğin için, seni ateşleyen kişiyle ya da sözle sevişmekle, hayatın boyunca başkasından dirhem etkilenmeyeceğine söz verdiğin insanla, olması gereken yerde ve zamanda seks yapmak bir o kadar farklı...

Kendine verilen, sınırları çizilmiş işi yapmakla bir grubun liderliğini almak ve diğer kişilerin yaptığı işten de sorumlu olmak, onları denetlemek, dürtmek öylesine ayrı yerlere konulan durumlar ki...

Bazen derler mesela “Çok güzel yemek yapıyorsun neden bu işten para kazanmayasın?” Bende akabinde derim ki; “Ne zaman birine ayın belli bir günü, belli bir vakitte, belli bir yemeği ya da tatlıyı yapacağıma söz versem o işi yaparken kendimi küfür ediyor buluyorum.”

Ve dikkat ettim ki bu durum ilerleyen yaşla ciddi bir direnme duygusu yaratıyor. Gitmek istemediğin bir yere bir sürü sebepten gitmek mi zorundasın? Söylenenlere katlanmak, hiç istemediğin bir mekanda eğleniyor ya da mutlu gözükmek, yüzünde yalancı bir sırıtma... Bir de mimikleri yakalayan biriysen yandın ki ne yandın. Direkt kalbi etkileyen bir durumla karşı karşıyasın.

İşte bu sebeplerden ötürü, hayatı sana çizilmiş olan format içinde yaşamak ile aşkla deneyimlemek arasında gidip geliyorsun. Kendince mantıklı bir sürü sebep var, ayağında prangalar...

Para kazanmak zorundasın, hayatında kimse bile olmasa yaşayabilmek, başının üzerinde bir çatı sağlamakla yükümlüsün.

Çocukların olduğunda ise yaşamı sürekli bölünmelerle yaşamaya mahkumsun, mesela o an yazma dürtün gelir ve yaratıcılık duygusu öfkeyle tetiklenir, yazmaya oturduğumda bölünme anı elektrik kontağının atması gibidir.

Aşkla belki senede o da şanslıysan bir kere sevişebilirsin ama hayatının rutininde belki bin kere aynı döngüde döner gidersin.

Aşkla yaptığın elmalı tart ağızlarda dağılır da söylenen gün ve saate çıkartmaya çalıştığını kafaya atsan kafa kırılır.

Aşk ın peşinde giderken çok gönül yaralanır, nefretle anılırsın, bir sürü insanın hayatını alt üst edersin belki...ama kalbin hep çırpınıp durur.

Ve işte hayat gelip giderken kısa ve öz budur, yapılması gereken sorumluluklar, otomatiğe bağlanmış hareket toplulukları, konusunda profesyonelleri yaratırken, aşkın peşinde koşanlar hep aynı bakireliğe adım atar, çocuklar gibi hoplayıp zıplayan, içi içine sığmayan duygu ile oturmuş, olgunlaşmış ve stabil olanın farkı...

Birine aşk diyoruz, diğerine sevgi...

Peki, sizce hangisi?  

6 Şubat 2013 Çarşamba

Dokunulmazlar...

İnternet'in benim hayatıma kattığı en güzel şey nedir biliyor musunuz?

Yazabilen, okuyabilen ve paylaşan kesimin, toplumun üzerinde dokunulmayan bir yerde durması bu devride cidden kapanmıştır.

Eskiden derdik hani "Aaa aynı senden benden biri gibi!" Sanki o yazan, yazılarını okuduğumuz insanlar tuvalete bile gitmez, yemek yemez ve gaz çıkartmaz, aşık olmaz falan gibi gelirdi.

Şimdi görüyoruz ki, insanlar da aynen hani nasıl arkadaş grubunuz olur, orada fikirleriyle görüşleriyle ve hayata bakış açısıyla bir yerdesinizdir, burada da aynı...Belli bir süre sonra inanın en azından kendi adıma diyebilirim ki ortak paylaşım alanlarında en fazla üreten, ürettiğini paylaşan, okuyan ve yazan, ses verenlerle yoluma devam ettiğim için çok mutluyum.

Yani bugün bunu yazmak istedim ;) İyi ki varsınız demek için... 

17 Ocak 2013 Perşembe

İç Sesimle Sohbet

İç sesimi çok severim, onu dinlemeyi de...

Ta küçücük bir çocukken de oradaydı, şimdi de...

Bazıları buna altıncı his der, bazıları kalbin sesi. Kendini duyurduğu andan itibaren zamanların ötesinden gelen bir bilge gibidir.

Bugün yine işimi yaparken içimden geldiği gibi yazıyorum;

"İnsanın kendini en iyi test ettiği alanları evliliği, çocukları ya da hayatı süresince bakmakla yükümlü oldukları hayvanlarıdır."

Ben köpek baktığım için köpekten bahsederim, ömrü genelde sağlıklı bir şekilde bakılırsa 15 yıldır ve bakımı yalnızca bebekken agucuk gugucuk dediğiniz zaman değil, odanın ortasına kakasını çişini tutamayıp yaptığı, on kere yıkansa da teke gibi koktuğu, ağzını şapırdattığı, nereye gittiği, ne yaptığını bilmeden öyle dolaştığı, bacakları dolaşıp düştüğü zamanları da kapsar. Kendine dönük bencil yanın artık dayanamıyorum tahammülüm kalmadı derken diğer yanın sorgular "Bu hayvan yanlış ne yaptı ki hayatında yaşlanmaktan başka? Sen de yaşlandığında aynı bu şekilde çevrendekilerin sinirlerini bozacaksın."

"Çocuklarına bakmak 20 yıl sürer. İki çocuk varsa araları on yaş desek otuz yıla yayılan bir annelik babalık süreci...Ayakkabı alıp hevesinin geçmesine benzemez. Zaman harcayacaksın, uyumayacaksın hayatının ilk aylarında, taşıyacaksın, kesilip doğuracaksın, yemeyeceksin ama onların yemeğini düşüneceksin, parasız kalacaksın ama onların suçu ne diyip onları en iyi okullara göndermek için çaba sarfedeceksin. Yedir, doyur, topla, düzenle, eğit, yardım et, kurtar, sev, nefret et...ama öyle bir sevgiyle bağlan ki sevgi ayağında bir kelepçe olsun."

Bütün bunları kaldıramayan, pes eden, çocuklarını, hayvanlarını zebil ziyan eden o kadar insan var ki...Evliliği de sürdürememek bu yüzden.

"Tekdüzeliğe yenilmek, sanırsın ki başka biriyle, başka bir hayatta herşey sonsuza kadar farklı yaşanacak. Belki yeniler eskilere göre gerçekten daha uyumluysa bu da yaşanabilir ama devede kulak." Ben kendi hayatımdan görüyorum Arap Emirlikleri'ne geliyorum hayatın rutini bir, Yalova'ya gidiyorum, Bolu'ya ablamı ziyarete, herşey aynı. Heryerde herşey aynı. Hayat ya işe gidip gelmek ya evde kalıp evin rutinlerini gidermekle geçip gidiyor, alışveriş yap, ütü yap, temizlik, toz al, yemek yap...

Bir de bu iç ses ya da gönül sesi diyelim herşeyi hisseder, kim ne için neyi konuşuyor? Lafların altındaki anlamları algılar. Başkası gelip der ki "Amannnn Evin Kedisi sen de! Paranoya içindesin valla, ben/o/şu bu bunu kastetmedi." ama boşa konuşma...

Hayatım boyunca ne çocuklarımı soktum yarışa, ne kendim severim rekabeti, en fazla oynadığım takım oyunları vardır hayatımda yenme ve yenilme duygusu hissettiğim, o kadar. Hayata sidik yarışı gibi bakanlar ne bana yaklaşsın, ne de yollarımız kesişsin mümkünse.

Evet, evlilikleri atlatmak, dik durmak zor ama çocuk ya da köpek bakmak da çok zor.

İki yol var elde bir tanesi belki yeni gelen gidenden/lerden iyidir diye bakmak ve çark etmek, hem evlilikten hem çocuklardan... ama bunu yapanla da işi bitmiştir insanın.

Neden bazıları söylense de bitiremiyor o zaman? Çocuklarını bırakamıyor? Köpeğini kedisini sokağa terkedemiyor? Ama bir diğeri bunu yapmakta kendini haklı görüyor. Hangisi doğru o zaman?

Birlikteliklerde insanların muhabbeti olacak, bir karı koca ondan da öte kankaysa önlerinde aşamayacakları sorun yok çünkü konuşarak bir orta yol bulmak mümkün her türlü durumda.

Sekse, gösterişe, kalp çarpıntısına, sürekli güzel ya da yakışıklı olmaya kafa takılmayacak, ha kendini sal denilmiyor, bakımsız ol karşındakine "Ben neyle evlendim ama ne hale geldi." dedirtme ama bunların her evlilikte yıllara yayılacak şekilde eskiyeceğini bil.

Geriye kalan aile şirketindir, iki insanın ortaklığını üstlendiği, kurallarını koyduğu, ileriye dönük planlar çerçevesinde çalıştığı alandır evlilik.

Bu şekilde düşünülmezse hala bencillik varsa şirketin zaten gideceği ortak amacı da bozulmuş demektir.

Uyum...Birisi sürekli dışarı çıkar diğeri sürekli evde kalır, birisi bin tane kitap devirir, diğeri ağzını havaya açar, konuşacak tek konusu bile yoktur bu tip birliktelikleri tutan cinsel çekimse vadesi bellidir.

Kendi zevk aldığı ama diğerini dışarda, sürekli sorumluluk altında tutmayan nefes alma alanları ve zamanları yaratmak...Nedir? Çocukların uyuduğunda neden zevk alıyorsan... bilgisayarınla mı kalacaksın, kitap mı okuyacaksın bir köşede bunu yapabilme lüksü.

Ev senin de evin, o yüzden döşerken ortak zevkler...Aldığın koltukta, kitaplıkta bir noktada buluşabilmek...

Benim için vicdani, insani özellikler, hayat, toplum, politika konusunda boş olmayan insan...Ağlayabilen ve sahip olan, sorumluluk alabilen erkek...

Kısa ve öz; huzur huzur huzur...

Sürekli titreşen, bir şeyler ima eden (her zaman anlıyorum kesinlikle atlamam) insan değil, huzur veren insan. 

15 Ocak 2013 Salı

Anarşist Ev Kadını (Hanımı değil)

Yazmak kusmak gibi bir şeydir ya da ishal olmak, belki de doğurmak...Bir geldi mi kesinlikle tutmanın imkan ihtimali yok.

(Yazıya bu şekilde başlamamın sebebi bile yukarki katta yatakları zirilyon kere çocukların gazabından kurtarırken aklıma geldi, illa çıkacak, şu an salonda ufaklığın dağıttıkları toplanırken herşey bir kenara atıldı ve yazılıyor.)

Mesela, bu merhalede "Dünyanın en kalifiyesiz işçileri ev kadınları" demek istedim. Sabahın yedisinde başlayan hayat çocukların sekizde yatıyorsa şayet (ki bunun genelde imkansız olduğunu Türkiye tecrübeleriyle sabitlemişimdir) o saatte sona erer. Toplam kaç saat etti? 12!!! Dışarda çalışan bir insanın mesai anlayışı yoktur ki o da insani boyutta sekiz saattir çünkü her daim toplama, görünenleri silme, yemek yoksa bir şeyler pişirilmiyorsa bile düşünme durumu sözkonusudur. (Ne demişim lan burda ben?!!)

Bunun alternatifi ya 24 saat yardımcı tutup maaşının yarısı ya da Arap Emirlikleri'nde tümünü O'na vermek ama herdaim kaçınılan işlerden sinir stres olmak ya da benim bu işlerde bezim yok diyip evini pis, dağınık, giysilerini ütüsüz, insanları sürekli dışardan yemeğe mahkum etmek.

Bir de insanın doğası bu işte, bir işe saygı duymak için illa enerji, zaman harcanarak yapılacak karşılığında para alışverişi olacak, ya para alacaksın ya para vereceksin ama şöyle okkalısından. Kendimde bile gözlemişimdir ne zaman eve yardımcı alma moduna girsem aaa bir bakmışımdır içeri ayakkabılarla girilmesi ya da girişte o ayakkabıların iz yapması bende pek de bir tepki yaratmaz.

Dolayısıyla, kendimizi her zaman evrenin merkezinde mi tutuyoruz ne? Öyle denilebilir ya da herkes kendi yaşadığını, yorgunluğunu, yaptığını ve hissettiğini en iyi bilir de...

İşin acıklı yanı bizler öyle bir nesil olarak yetiştirilmişizdir ki 72 kuşağı, hani eskiden neredeyse evde oturan annelerimizin suratına tükürecektik. Öyle bir küçümseme, öyle bir "Sana soran mı var yorgunsan git uzan uyu allaaa allaaaaa!" durumları vardı. Şimdilerde ise içsesim sürekli o eski bilmiş, kafası ezilesi, ukala, okulda sürekli çalışan kadın değilsen hiçbir şeysin naraları atan kızın yaptıkları ve söylediklerinden ötürü özür dilemekte.

Benim yapımda var başkaldırı, haksızlığa tahammülsüzlük, içinde yaşanılan durumu oldukça iyi tanımlayabilmek, küçümsenen herşeye karşı bir koruma içgüdüsü.

Benden de çıksa çıksa bu kadar ev kadını çıkar işte, anarşist versiyon...

"Eeee çok meşgulsündür tabii evet..." diye sırıtanın suratına bir tane koymak, yazı yazma isteği gelmeden gayet sakin dingin hissetmek, kendi çocuklarımın bile kölesi olmamak, onları kendine her konuda yetebilen insanlar olarak yetiştirmek adına bugünümü belki zorlaştırırken ileride bana da yardımcı olabilecek bireyler yaratmak...

Şimdilik üzerinde durduğum konular bunlar.

Et Olmazsa Doymam Arkadaş! İmza, Mağara İnsanı :)

İnsanların beslenme alışkanlıkları adı üzerinde alışkanlıktan ibaret. Öylesine, düşünmeden yıllar içinde oluşturulmuş ki, Türkiye'nin mutfağı denildi mi üzerine ciddi tartışmalar yaparız, halbuki başka ülkelerde yaşamaya başladıkça bakarız ki bu konu yani yemek yemek hiç de o kadar dünyanın merkezi değil. İnsanlar boğazlarından bir şey geçsin şu canavar mideleri doysun da gerisi ne olursa olsun mantığında...Aaaa ama onlar da beş para etmez canım yemek önemli bir şeydir deriz. Öyle mi? Ne anlamda önemli, karnımızı doyurmak anlamında mı yoksa ağzımızın suyu aka aka bir kebaba yumulmak anlamında mı?

Bizlerin mutfağında çorba başlangıç yemeğidir, zeytinyağlıların dışında patlıcan sos beğendi olarak etin altında servis edilir, e oldukça ciddi bir kebap lahmacun durumlarımız vardır, ıspanaklı börek çaylıktır falan...Ama ben bu aralar eti kesmeye çalışan bir anne olarak bütün bu alışkanlıkları tepetaklak etme alıştırmaları yapıyorum, bana gelen annem ya da babam bundan hiç memnun olmazlar ve benim İngiltere'ye gittiğimde söylediğimi söylerler orası kesin; "Çorbadan da öğün mü olurmuş amma tembel karılarınız var yahu!"

Bütün bu yazdıklarımın aksine sanılmasın ki doğal bir anti etçiyim tam tersine eti çok severim, işin esas zor kısmını da bu noktada atlatmaya çalışıyorum. Bana göre esas zaten etin tadını sevmeyen değil de tam tersi kokusunu aldığında ağzının suları akanın işi çok zor başlarda. Mesela düşünün evden barbekü durumlarını kaldırıyorsunuz (bir anda bayağı bir sosyal aktivite kırıldı değil mi? Tuhaf bir duygu), bizim etli dolma, yaprak sarma, lahana dolması, etli biber dolması gidiyor elden, tavuk şinitsel, tavuk butu, tavuk fırında, salam, sosis, sucuk, kıymalı bütün yemekler (ki Türk mutfağının kurtuluşu gibi bir şeydir onlar)

Şimdi böyle yazılmaya kalkıldığı anda görülüyor ki önümüz arkamız sağımız solumuz etle örülmüş resmen. Çorbalar başlangıç yemeği, makarna, bulgur, patates, pilav yanına destek, zeytinyağlılar bitiş yemeği...Fark ettiniz mi? Yani etli yemek ana yemek, diğerleri zavallı yanda can çekişenler...

Halbuki hepimiz biliyoruz ki bir meze tabağı gelir örneğin yemeklerden önce, bir de yanında dumanı tüten bir pide, ana yemeğe hayatta yer kalmaz arkadan.

Bütün bu anlattıklarım aslında herşeyin kafada başlayıp kafada bittiği. Yani kim demiş illa ki ana yemek olarak adlandırılan yemeklerle doyulur, diğerleri yanına başına ya da sonuna eşlik eder? Kesinlikle sizlere bağlı bir durum bu.

Evde en fazla çocuklarınızla beraber sevip tükettiğiniz, bölgenizde en güzel sonucu alabildiğiniz sebze yemeklerini bir gözden geçirin derim. Salataları, çorbaları ve liste şeklinde yazın, ilk önce kırmızı eti ve tavuğu üç günlüğüne çıkarın listeden, derken bir hafta olsun bu...

Bu yapılan ve sevilen yemekleri sabitleyin, zaten et yemekleri de diğer yemeklerde ahçı falan değilseniz hep döner durur. Bu sefer dönüp duran sevilen sebze yemekleri, bulgur, çorba neden olmasın? Bu olduğu zaman meyve de kendiliğinden sahneye giriyor. Daha çok ne zaman meyvenin devreye girdiği nokta? Evde tatlı, kek yapımı durduğunda. Bunu da deneyin.

Yapabiliriz, çünkü dünya üzerinde belli bir döngüde yaşayan hiçbir organizma duygusuz değil, hayvanlar sıraya girip öldürüleceklerini bilerek yaşıyorlar, kendinizi onların yerine koyun, çoluk çocuğunuzu bir gün bizlerden çok ileri bir uygarlığın bizi yemek için seçtiğini ve varlığımızın konuşmamızın onlar için hiçbir şey ifade etmediğini düşünün. Fabrikada ayakkabı, plastik bir kutu yerine konan ve otomatikleştiği için hiçbir duygu barındırmayan insanların o hayvanları kestiklerini getirin aklınıza, geçmişte koyunların insan yüzündeki ifadeleri anladığını okumuştum, bu bilimsel olarak kanıtlanmıştır. İnterneti araştırın, hayvanların dünyasında neler olup bittiğini okuyun. Bu hayvanlar yine birbirlerinin tepesinde tepesinde yaşadıklarından kontrollüler ya bol antibiyotik basılan, hareket edemeyen, en kısa zamanda en çok büyüme sağlanmaya çalışılan varlıklar.

Kanımca, insanlık kendi tatmini için başka bir varlığın acı çekmesine göz yummaması noktasına geldiğinde büyük bir değişiklik yaşanacak. Bu esas devrimlerden birisidir bana göre. Yeme içme alışkanlıkları tamamıyla bizlerin doğrusuna bağlı olan, kimsenin açıp da boğazınıza sokuşturamayacağı bir şey. O yüzden dünya üzerinde seçmen meçmen değil tüketici olduğunda ve bunu bilinçli kullanıp da canını sıkan malı almadığında üreticisine en büyük tokatı patlatıyorsun demektir.

Ben ve bizim aile bu yolda şu anda şu noktada, ilk defa on gün oldu eti eve sokmamayı başardım :) Çocuklarım anne et al demiyorlar ama eğer köfte, sucuk alırsam bayıla ayıla yiyorlar, işin anahtarı eve hiç alıp pişirmemekte yatıyor çünkü çocuklarımız herşeye bizlerden çok daha fazla açık. Alışkanlıkları bizler gibi kemikleşmeden doğaya ve evrene duyarlı insanlar yetiştirmek elimizde. Zaman zaman bu kuralın kırıldığı anlar oluyor, dışarı çıkıldığında ve açlıktan ölünüyor ise. O zamanda belki balık fabrikalaşmış insan için üretilen, yetiştirilen hayvanlar yerine...Onunla da ilgili tartışılacak çok sağlık durumları var elbet.

Düşünün...Çünkü düşünerek çok şey değiştirebilirsiniz. Ve tüketimi her günden haftada bir güne çekseniz bile büyük bir şey başarırsınız, başarırız.

Ha gayret!