8 Ekim 2016 Cumartesi

Macbook Pro ile Ipad Pro Çifte Kumruları.

Bugün Ipad Pro (tablet) ve Mac Pro (lap top) hakkında yazmak istedim. İsimler biraz kafa karıştırıcı...

Evet, Apple ürünleri pahalı, diğer alternatiflere göre oldukça yüksekte kalıyor fiyatları ancak tüm software ve hardware en alttan yukarıya doğru bu makinalar için geliştirildiğinden dolayı, yani amiyane tabirle toplama olan hiçbir parça olmadığından, herbir program son derece iyi çalışıyor. Bu son üretilen Macbook Pro ise neredeyse android ortamda açılan hiçbir konuda sorun yaşatmıyor. 

Geçen Şubat ayı kendime Ipad pro aldım, 13 inch ve stylus yani çizim yapma kalemi ile beraber. Olağanüstü bir tecrübe, kalem diğer piyasa stylus larına göre büyük görünüyor ama gerek tutuşu, gerek ekranın stylus’a verdiği yanıt inanılmaz zevk verici. Geçtiğimiz birkaç hafta önce ise Ipad Pro’ya ablası Mac Pro’yu aldım. Tecrübeler anlatılmaz yaşanır ama yine de ben kendi tarafımdan gördüklerimi anlatayım. 


Apple için dizayn edilmiş olan Pages, Microsoft Word dokümanlarını, Keynote, slaytları ve Numbers da mümkün olduğunca Excel dökümanlarını açabiliyor. Bunların arasında en fazla kullandığım Word ve karşılığı Pages olduğu için o konuda daha emin olduğumu söylemem mümkün. 

Tablet olarak bir de günlük Samsung kullanıyorum. Cep telefonunda Samsung’un tablete göre daha iyi ve hızlı çalıştığını düşünüyorum fakat aldığımız tüm Samsung tabletlerde aynı sorunu yaşıyoruz, nedir bu sorun? Batarya problemleri, zaman zaman hiç dolmama, yavaş dolma vesaire… Aksesuar nedense Samsung'un kendi mağazalarında bile büyük bir sorun, sürekli ürün değiştiriyor ve bir yıl önce alınmış bir makina diğer yıla eskidi gözüyle bakılıyor. Sonuç? Hiçbir şey bulamıyorsun. Şanslı isen başka bir marka tablet ya da telefon kabını geliştirmiş olsun ama hiçbir ürün için kendi ismindeki aksesuarlar kadar kaliteli olmuyor ne yazık ki… 

Ben benim MacPro'ya Moshi denilen bu kabı aldım ve son derece memnunum. Plastik duygusu yok, saten gibi hissettiriyor. Buna özellikle dikkat ettim çünkü Ipad'in silikon kaplarını çok beğenerek kullanıyorum. MacPro'nun o metal hissini siliyor, yeni MacPro'larda havalandırmalar iki yanda çizgi şeklinde olduğundan kapalı kalması, hava almaması korkusu da yok. 
Tamir edilme noktaları aletlere bakmak, sorunu anlamak ve çözmek için ellerinde tutmak istiyorlar. Soru şu; Peki ben bir sürü kişisel bilgilerimin olduğu bir makinayı o insanların eline teslim etmek istiyor muyum? Pek tabi ki hayır. Böylelikle ne oluyor? En ufak bir sorunda “Bu eskidi yenisine bakmak lazım.” durumları yaşanıyor. Samsung tabletlerde bu sorunlarla boğuşurken Ipad iki hala çalışmaya, kendini update edip, şu zamanın uygulamalarını çalıştırmaya devam ediyor. Batarya sorunu asla yaşatmadı, yakın zamana kadar hala aksesuarlarını bulmak mümkündü. Bu anlamda üzgünüm ama dayanıklılık testini Apple Samsung’u katlayarak geride bırakıyor. 

Hemen hemen tüm ürünler, Android ve Apple olanlar birbirleriyle en iyi şekilde senkronize olma yolunda dizayn edilmiş görünüyorlar. Yani yeni teknoloji bizlere artık bilgisayar alırken tüm ürünleri de eşleştirebilen seçenekler sunuyor. Aklıma ilk gelen, şu an benim de aktif şekilde kullandığım akıllı saat, tablet ve bilgisayar üçlüsü. (Tablet ve saat android, bilgisayar şimdilik ilk adımı Apple anlamında attı.)

Ancak şu günlerde o üçlü birazcık da olsa değişim yoluna gitti. Nedenini anlatmak için hepimizin kişisel olarak ilgilendiği aktivitelere, bu makinaları iş yerinde hangi amaçlarla kullandığımıza falan bakmamız lazım. 

Ben fotoğraf düzenlemesi, kaliteli fotoğraf çekimi, yazı yazmak gibi faaliyetleri çok severek yapıyorum. Şimdiye kadar birçok lap top denedim. Fiyatına oranla en fazla verimliliği olan ama olmuyor. Hiçbirisi ekran kalitesi olarak, hele de lap top piyasasında ne yazık ki Apple ürünlerine yaklaşamıyor. Güçlü özellikler, tonlarca gelmeyen bir ağırlık, ergonomik bir dizayn ve eğer lap topunu benim gibi koskocaman bir dolaba benzeten varsa nereye giderse gitsin sıkıntıya girmeyecek derecede bilgi, fotoğraf, araştırma, yazışma, okunma ve diğerleri…İnsan daha ne ister ki? 

Yazı yazma işlevine gelince… Samsung tablette örneğin Türkçe tanıma var tamam ve kelimeler genelde düzgün şekilde ekranın alt kısmına geliyor ancak Türkçe karakterler için hala o karakterin Türkçe versiyonuna basılı tutup atıyorum S yerine Ş harfinin gelmesinin beklenmesi gerekiyor. 

Ipad ise işin başından beridir hangi klavyeyi istersen anında Türkçe karakterlerin de gözüktüğü formatı hop diye önüne çıkarıyor. Klavye Q ya da istenirse F klavyeye dönüşüyor, aynı Türkiye’den alınmış veTürkçe için üretilmiş bir bilgisayar gibi. Bence bu bizim gibi yazı yazanlara inanılmaz bir  avantaj sağlıyor. Ipad’de uzun yazılar yazmak bu sebeple büyük bir zevke dönüşüyor. Aynı şekilde yazılar ve fotoğrafların farklı farklı ortamlarda birikmemesi de sağlanmış oluyor. 

İşletim sistemi, yine aynı şekilde çok daha farklı ve hızlı çalışıyor. Herşey zaman geçirmeden önüne açılıyor. Yazı yazarken, fotoğrafları yer değiştirirken, Pages’de fotoğraf koyduğun bir dokumanda fotoları nerelere koyacağım diye bakarken…

Microsoft Word fotoğrafların yazıların arasında nereye koyacağın konusunda zorluk yaşatır örneğin. Burada (Pages) tutup fotoğrafı istediğin noktaya yerleştirebiliyorsun, küçültüp büyütürken de takılma gibi bir sorunla asla karşılaşmıyorsun. 

Konu yazmaktan ve fotoğraflardan açılmışken, bilgisayarında yaptığın tüm düzenlemelerin, evin dışında yazdığın veya değiştirmek istediğin tüm belgelerin hepsini evindeki bilgisayarında görmek istiyorsan, tersini yapıp da en son değişikliklerle elinde tabletin bir iş görüşmesine ya da seyahate çıkacaksan Ipad ile Mac bilgisayarın inanılmaz bir uyumlulukta çalışıp yüzüne kocaman bir gülümseme oturtuyor. 
Ipad Pro ve Macbook Pro'nun ekran büyüklükleri neredeyse bire bir aynı ve bir on yıl sonra belki daha da kısa bir zaman sonra Ipad pro bugünün Macbook Pro'su ne yapabiliyorsa onu yapacak, ona şüphe yok. 
 Mac’deki fotoğraf programında fotoğrafların yerlerini istediğimiz gibi değiştirebilmek mümkün ancak android ortamından gelen fotoğraflar bir şekilde orjinalde düzenlenmiş olarak değil de ilk etapta yıllara göre ayrılmış olarak transfer ediliyor. Bu durum Mac'de kendi albümlerimizi sil baştan kendimizin yapacağı anlamına geliyor, ancak onun ertesi düzenlenen tüm fotoğraflar Ipad’lere sorunsuz geçirebilebiliyor çünkü iki makinanın da çalışma mantığı bir.  

Eğer tüm makinalarda Android ya da Mac farklılığı gözetmeden fotoğraf albümlerini istenilen insanlarla paylaşma özgürlüğü aranıyorsa, Google foto programı kullanılabilinir. Böylelikle, atıyorum elimizde Samsung tablet varken, evde Mac bilgisayar ya da tersi durumlar söz konusu olduğunda, heryerde aynı albümlere erişebilmek mümkün kılınmış oluyor. Düzenlemeler yapılabilir,  fotoğrafların üst kısmına açıklamalar yazılabilir. 

Eğer görsellik öne çıkıyorsa o zaman alınan aletin farklı şekillerde dizayn edilme hakkını Apple sonuna kadar veriyor. Alınan laptop’dan tutun da, Ipad’e ve cep telefonuna kadar en fazla aksesuarın satıldığı ve erişildiği isim Apple.

Mac pro’nun kablosuz mouse’u ise tam bir fenomen! Yapılması gereken tek şey mouse’u paketinden çıkarıp Mac Pro’nun yanına koymak! Budur! İkisi anında birbirlerini tanıyor ve iletişime olanaklı ortamı sağlayıveriyorlar kullanıcıya. 

Ve Apple ürünlerinin paketleri…O paketi yavaş yavaş açıp keyfine varmayan, detaylara dalmayan insan  pek görmedim. (Farkındayım evet, çukulata reklamı gibi oldu) Zarf şeklinde itina ile katlanmış toz bezi bile insanı keyifle gülümsetiyor. 


Yalnız, Ipad Pro için yazıyı bitirmeden önce değinmek istediğim iki can sıkıcı konu var, onu es geçmeden konuyu sonlandırmak istemedim. 

Birincisi, Ipad Pro için dizayn edilmiş stylus’ın batarya ışığı yok. Ne zaman şarj oluyor, oluyor mu olmuyor mu bunları anlamak imkansız. İkincisi,  kocaman bir stylus Ipad pro’nun kendi batarya girişine takılıyor ve aman kırılmasın, içinde kalmasın duaları ile şarj olması bekleniyor. 

Belki bir şekilde ayrı bir port yapılmalı ve Ipad pro’nun kenarından  çıkan stylusun gerek görüntü kirliliği, gerekse kırılma riski önlenmeli. 

Bu kadar kusur kadı kızında da mı olur? Belki…






30 Eylül 2016 Cuma

Siyah Beyaz Fotoğraflar ve Günü Yaşamak Üzerine Düşünceler...


Bu fotoğraftakiler teyzelerimden birisi ve eşi...

İlk çocukları Aysun teyze olmalı, ortalarındaki tombul bebek. Aysun teyze hala yıllardır trafik kazası geçirmiş yatalak olan eşine bakmaya çalışıyor, korkunç bir hayat mücadelesi veriyor. 

Ben Şukran teyzemi tanıdığımda her daim gıdıklı, göbekli, kısa boylu, kalın çoraplı bir kadındı. Kendi çocukları olmuş kendinden uzakta yaşayan iki kızı, bir evlenmiş boşanmış, diğeri hiç evlenmemiş ikiz kızları ile yaşayıp giderdi, evine kaç merdivenle çıkardık, dimdik...Eniştemi hiç görmedim. Ben doğmadan önce dedem gibi vefat etmişti. 

Oysaki annem eski günleri anlatırken söylerdi sinemaya gittiklerinde teyzemin gözleri karanlıkta bile ışıl ışıl parlarmış. "Hıı evet!" diye geçiştirirdim küçümser ve inanmaz bir ifadeyle. Zaman gelip, devran dönüp de bu fotoğraflar elime geçene dek herkesin silüeti aklımda bundakinden çok farklı kaldı. 

Kırklarımın ortasına geldiğim şu yıllarda yabancı değil yalnızca kendi fotoğraflarıma dönüp baktığımda içimi çok derin hüzünler kapladı çünkü o günleri belki bire bir bu insanlarla yaşayanlar bile şimdi gelinen hali görüp, geçmişi hep unutarak yaşıyorlardı. Aynen bizlerin kendimize bile yaptığı gibi.  

Annemin iki kız, bir erkek kardeşi vardı. Teyzelerimden biri benim için pek de popüler değildi. Bir kere bile başımı okşamadığını düşünürdüm. Oysaki kucağında bebeği, arkasından kameraya bakan eski eşi olan fotoğrafın diğer sevmediğim teyzem olduğunu ablamdan öğrendiğimde içim bu sefer daha da acıdı, insanları ne kadar kısa ve kolayca yargıladığımı düşündüm. Doğurduğu iki çocuğunu hastalığa kurban vermişti o gencecik 15 yaşlarında kadın. Şimdi benim kendi kızımın yaşında yaşadıkları nasıl anlaşılabilirdi? Oysa ben kendi tarafımdan başım niye okşanmadıya odaklanmıştım. 

Bu gençlik fotoğraflarında biraz da kendimden taraflar bulduğum için, aslında kendime mi acıyorum kim bilir? O insanların şimdi hiçbiri hayatta değil annem dışında, O da tam anlamıyla yaşlı bir kadın...Ben ise yine kendi eski fotoğraflarıma bakıyorum, yüzümdeki farklılıklara, inatçı bir şekilde yerleşen kırışıklıklara, bazen bir anda ortaya çıkan ve beni şaşırtıveren sarkmalara...

Her on yılda bir o yılların sevilmeyen fotoğrafları hiç de fena değilmiş noktasına gelinir ya...

Şu siyah beyaz fotoğrafların bizlere anlatması gereken en yegane şey yaşlılığa çare olmadığı. Eğer olsaydı, onlarca profesyonel ameliyata karşın ortalıkta yaratığa dönüşmüş bir çok ünlü olmazdı. Onlar hepimizden önce gencecik kalırdı, asla yaşlılığa yenilmezlerdi. 

Ama olmuyor...Herşey o yüzden o ana hapsedilmiş şekilde gençlikte kalıyor, bugünün genci ise asla ve asla eskilerde genç olanın nasıl görünebileceğini düşünemiyor bile. 

İşte tam da bu yüzden hatıralara sadık kalmak, yanında seninle beraber yaşlanan insanın da bu dönemlerden geçtiğini, geçmişin çocuğu ve genci olduğunu, her genç insan gibi pırıl pırıl parladığını, dışarıya enerji saçtığını, saf ve tertemiz duygularla hayata baktığı günler yaşadığını hatırlamak ve ayakta tutmak gerekiyor. 

İnsan kendi bedeni ile hayatı deneyimliyor, hamile kalıyor kendi içindeki bedene başkasının vücudu gibi bakakalıyor, yaşlanıyor kendi beyazlayan saçlarına, kilo alan, almaya can atan bedenine şaşakalıyor. Bu ben miyim sorusu ile hayat yaşanıp, bitme noktasına geliyor. 

Hal böyleyken, şaşkın şaşkın ne oluyor diye sorarken, kendini, eşini, arkadaşını, dostunu incitmeden yaşamak lazım. 

Unutmamak, unutarak yaşamamak lazım. 

29 Şubat 2016 Pazartesi

Üzüm Üzüme Baka Baka Kararır

İçinde bulunduğum durumu anlatan yegane ata sözü bu. Evet, aynen öyle çünkü.

İşe girersin. Aradan ta on yıl geçmiş, tam on yıl olmasa da neyse işte dokuz yıl, dile kolay. Başlarsın ortamı gözlemlemeye, işini anlamaya. İşinin tanımı "Zor iş" döne döne aynı cümle "Oldukça zor bir iş"

Türkiye'de öğretmen yardımcılığının karşılığı yok. Burada, Birleşik Arap Emirlikleri tamam ama İngilizce müfredata tabi olan bir okulda, ana dili ingilizce olanların öğretmenlik yaptığı, çocukları İngiliz Üniversitelerine hazırlayan bir mekanda bilinen, gayet doğal ve olması da kesinlikle gereken bir iş hatta.

Sistem dosyalama ve yaratıcılık üzerine duruyor çünkü. Okuma alışkanlığının kazandırılması örneğin, ilk okulun en ana görevi, bu yüzden yine okul ortamında, kütüphaneyi saymıyorum binlerce kitap ve onların ayrı gruplara ayrıldığı ondan fazla düzey var.

Çocuklara öncelikle her gün evlerine götürüp, ertesi gün yine okula getirecekleri dosyalar veriliyor. Bu plastik dosyalarda hafta içinde okunması gereken ikişerden iki gün değiştirilen dört kitap (ince ve düzeylere ayrılmış), okuldan eve yollanan ne varsa (mektup, yapılan ve eve gönderilebilecek olan proje olabilir), kitapların kayda tutulduğu, yine veli ile yazışmaların yapıldığı defter.

Kitaplar okulun içinde, herkese açık, kütüphane günü haftada bir. Dolayısıyla eve gidip gelen kitap sayısı hafta başına beş tane.

Öğretmen yardımcısının görevi eğitim ortamını en iyi şekilde eğitime hazırlamak. Öğretmen plan yapar, öğretmen yardımcısı materyalleri bulur, küçük grupları, yardıma ihtıyacı olan öğrencilere destek verir.

Özel okul demek İngiliz sisteminde sınıf içi tüm materyallerin, kitap, defter, boyama kalemleri, kağıt vesaire nin okul tarafından karşılanması demektir. Çocuğun yediği yemek, okula nakli, yüzme, beden eğitimi için gerekli olan kıyafetleri, okul ünifotması bunlar veli tarafından karşılanır.

Okul ilk ve orta lise olarak ikiye ayrılıyor. Her iki kısımda birbirinen bağımsız kaynak odaları var. Kaynaklar bu odalardan sağlanır. Nedir bunlar Matematik odası, fen bilimleri odası ve resim odası. Çocukların her birinin kullanacağı ne varsa resim için karton mu? Veya dekorasyon için ne gerekiyorsa buradan. Sınıf içi deney yapılacak yine aynı şekilde okuldan...

Öğretmen yardımcısı okulda kaynakların nereden sağlanacağını bilir. Okulun işleyişi hakkında öğretmen yeni ise bilgi verir. Öğretmenin yaptığı planı izler ve sınıfta hangi konu, nasıl prezante ediliyor, kitabın hangi sayfasında haberi vardır. Öğretmenle beraber organize olarak çalışır, çocuklarla okuma yapar.

Bütün bu detayların hepsini okulun müdiresi bilemediği ve de ilgilenmediği için zaten yazının başındaki gibi özetledi. Aslında son derece olumsuz bir sinyaldi bu benim için. Ders anlatma tecrübem olduğu, plan nedir bildiğim, yapı olarak da adım adım gitmeye alıştığım için sorduğum soruların ve almak istediğim detayların hiçbirine tatmin edici yanıtlar verilmedi.

Olsun ne yapalım, bu üstünde dura dura söylenilen çok zor iş tanımına uygun olarak okul başladı.

İlk birkaç ay okyanusun ortasında salınan bir saldasın. Binbir aksanla konuşan native öğretmenlerin birbirleri arasındaki konuşmalara da gark ediliyor, söylenen bir şeyi bir kerede anlamakta karın ağrıları çekiyor ve hiçbir konuda zırnık denli bir fikrin olmadan şöyle deniliyorsun "Evin kedisi al şimdi çocukları, onlar okuyacak bir bir sen de geri bildirim yazacaksın defterlerine." Aman Allah'ım!!!! Kim kimi nasıl çağırıyor onu bile bilemezsin. Sonra öğrenirsin ki çocuklar birbirlerini çağırıyorlar sınıfa girip. Kitaba bakarsın senden öncekiler nasıl yazmış, ne demişler? A bir de ingilizeyi iyi kullanacaksın, gramer hatasına düşmeyeceksin.

Yapı gereği bana bir şey sorulmaz, ben kendim görüp harekete geçerim. Kimse de demedi Evin Kedisi acaba şu kullandığımız kitap listelerini günceller misin? Sistemde sorun var, kitaplarını alan çocukların listede kitaplarının işaretlenmesi ve kayıt altına alınması lazım. Liste allahın bir dangalaklığı şeklinde yapılmış, atıyorum on tane yayın evi varsa hepsinin biri bir yerde.

İlk hafta eve geldim, sürekli kafamda tilki döndürüyorum, nasıl yapabilirim? Öyle bir sistem olmalı ki, tabletim var oraya listeleri girmeliyim ve birkaç harf yazınca kitap yerini görebilmeliyim. Fikrimle eşime gittim, var mı böyle bir yol word documents? Evet yapabiliriz dedi ve listeleri aldım eve geldim, bir yandan makina olmadan nasıl daha kolay çözebilirimi düşünüyorum. İki tür iyileşme yaptım, birincisi listeleri tekrar daha büyük anlaşılır punto ile her gece 12 lere kadar kalıp yazdım, aynı yayınevlerini aynı gruba koydum. Diğer taraftan eski listeleri kullananlar için scannerdan geçirdiğim listeleri, pdf e döndürüp dropbox'a yükledim. Heryerden açılacak şekilde, search button ve kitap orada! İşaretle, bitir!

Heyecanlandım haliyle, o kadar zaman yapılmayan bir sistem getirmişim, bir tablet gerekli olan şey ve çalışıyor fıstık gibi. Kendi öğretmenimle konuştum, koordinatör, tam destek verdi, ardından bazı yanlış kitaplar buldum onların yeri değişti, insanlarla konuştum eğer kullanırsanız dedim tık gelmedi. Kimse tablet kullanma konusunda istekli görünmüyordu. Edebiyat koordinatörü, git gel anlat, göster...Zamanı yok bakmıyor, istemiyor bakmıyor. Bilemiyorum...

En sonunda diğer öğretmen yardımcısı, benimle aynı grubu paylaşan kişi tarafından tehtidkar şekilde değişim istenmediği, ne varsa onunla yetineleceği, benim bu duruşumun öğretmenleri rahatsız edebileceği...Falan da filan.

Bir öğretmen geldi geçen sene, ikinci sınıflarla çalışıyorum. Kadının gelmesinden iki hafta sonra sorunları gözlemlemeye başladım. Okula iki çocuğu olan benim yılda verilen miktar 73,000 TL ve bir öğretmen geliyor, yapılması gereken derslerin üçte ikisini geçiştirme meyillisi, kimseyi uyuklama modunda olduğu için dinlemiyor, herşeyi yanlış anlıyor, çocukları zamanında hiçbir şeye hazır hale getiremiyor, çocuklarının bireysel zayıflıklarını ve kuvvetli yanlarını göremiyor ve de görmek de istemiyor. Çünkü bu koca götlülerin zamanı yok!!!!! Hepsinin tembelliklerini saklayacakları, arkasına sığınacakları bir yalanları vardır her zaman.

Yılın sonuna doğru yapması gerekenleri bana yüklediler, görünmez kahraman olarak sınav sonuçlarını hanımefendi yerine sisteme girmeye kadar işini hallettim. Karşılığında zaten kazmalığının ne olduğunu bilmediği için bir teşekkür dahi almadım.

İkinci seneyi de bitireceğim ve işte o noktaya geldim, ulan ben miyim enayi noktası...Evet kimseye eyvallahım olmadığı, yürürken ayaklarımın altında yerin titreştiği duygusunu hissettiğim zamanı on yıl sonra yine yaşıyorum.

Mesleğiniz kısmına boktan bir ev hanımı ibaresi koymuyorum ama her gün kişilik kaynaklı, oto kontrol odaklı kalp ağrısı ile dönüyorum. Sinir küpü şeklinde. Normal şartlarda aynı çatıyı aynı kafanın üzerinde görmekten son hızla kaçınacağım insanlarla ailemden fazla zaman geçiriyorum artık.

Daha fazla param var ama daha az sakinliğim...

Sabah kuşlar öterken dışarda sessiz sakin edilen kahvaltılar ya da seçtiğim ve beraberliğinden zevk aldığım arkadaşlar...Hepsi tarih oldu.

Hafta sonları ailem dışında enerjimi ve zamanımı harcayacağım insanlar yok artık.

Peki o tembeller neredeler mi? Hala aynı işteler ama belki bizim gibi çalışanların her biri iki senede bir isyan edip gidecek.

Kim kazanıyor? Bana göre bu dünyada ne kadar pislik, bok, tembel, kendini akıllı sanan ahmak varsa onlar.

Savaşları çıkaran onlar, insanları katleden, sen paranı zamanını evlatlarını kaybederken gülenler de onlar. Seni becerip becerip ardından fermuarını çekip yoluna gidenler yine onlar.

Şimdi her güne bir sinir bozucu hikaye ve gözlem biriktiriyorum, paramı ise on yıldır alamadığım şeylere harcıyorum, ne kadar kazanıyorum uzun vadede bilemiyorum ama toplum bu, aman evde oturma da, para kazan da, boşverrrr çocuklarına bakamamışsın, arkadaşlarından kopmuşsun, evini bok götürüyor ama kıçında altından yapılma donun var.

Olsun!