23 Mayıs 2007 Çarşamba

Yalan Hayatlar

Akşam, perdeleri kapatırken aklımda olan, sonra da unuttum diye hayıflandığım konu buydu. İnsanların yaşadıkları hayat nasıl da aldatıcı olabilir? sorusu...

Dün, Öğlene doğru bir arkadaşım kahve içmeye geldi. Çok disiplinlidir, tam bir sağlık gurusu da denilebilir aslında. Her sabah gittiği spor faaliyetinden asla vazgeçmeyen, geçen sene kızını bebek arabasına koyup, suyunu alıp, spor kıyafetlerini giyip yürüyüşe çıkan bir kadındı. Bu sene ufak olanın da okula başlamasıyla beraber hemen üye oldukları klübün yüzme havuzu ve ardından da fitness center'ı nı asla aksatmadan, hasta olanlardan deliler gibi kaçan bir insan...

Neyse, normalde buraya gelen Asya kökenli hanımlardan biri. Eşi İngiliz. Bizler gibi yani karışık kültürler. Her iki kültürün iyi taraflarının verilmeye çalışıldığı, evrensel doğrularla yetiştirilmeye çalışılan çocuklar...

Sohbetlerimiz esnasında buralarda yaşanan ırkçılıktan konu açıldı. Bir hareket tarzı devlet politikası haline dönüştürülmeden, rakkamlara dayanmadan yalnızca kişisel tecrübelerle kalır. Yani genelleme yapmak da afaki olur, ben hiç tanık olmadım. Teoride, öğretmenlik konusunda üniversite mezunu olup İngilizcesi yeterli olanların CELTA denilen bir kursu alabilme şansları var.

Bu kurs genelde kendi ana dili İngilizce olanların, ana dili farklı olan yetişkinlere ders öğretecekleri teknikleri veren bir kurs. Gönüllü olan insanlar bayağı yüklü bir ücreti iki ya da üç harekette verip, ardından sınavlardan geçemezlerse ki dediğim gibi sınavlar ana dili İngilizce olanlara göre ayarlanmış tür, paralarını da riske etmiş oluyorlar. Bana göre korkutucu...

Konu, buradan açıldı. Eşleriyle bereber Arap Emirliklerine gelen yabancı uyruklu hanımlardan bazıları boşluktan da yararlanarak, " Neden olmasın?"larla başlayacakları bu kurs hakkında konuşurlarken, benim arkadaşım kendisi için kursun ne anlama geldiğini anlatmaya başladı.

Evet, İngilizler, Uluslararası iş arama konusunda yeterli derecede diplomaya sahip olduklarında tercih konusu ediliyorlar. Bunu ırkçılık olarak değerlendirip değerlendirmemek konuşuldu aramızda. Sonra bana sordu, aynı diplomaları alan ve öğretmenlik konusunda başvuru yapan iki kişi...Biri İngiliz, diğeri başka bir ülkeden geliyor, ikinci dili İngilizce.

Dedim ki, bunun aslında ırkçılık la değil doğuştan gelen avantajla alakası var. Öğretmen adayı dil anlamında gerçekten ana dili gibi konuşuyorsa İngilizceyi sorun yok, ikisini eşit karşılaştırır, birbirlerine göre avantaj ve dezavantajlarına bakarım ama aksanlı konuşan bir İngilizce öğretmeni yerine akıcı ve açık konuşanı tercih ederim.

Bazı bölgelerde İngilizce aksan bayağı değişiyor. İngiliz Krallıkları için bile bu geçerli. Başvuran Hintli de olabilir, eğer bir İngilizden daha açık bir aksanı varsa, düzgün konuşuyor ise kesinlikle İngiliz olacak diye bir kural yok dedim. Ama buralarda bu dezavantaj varmış.

İş görüşmesine hiç gitmedim Arap Emirliklerinde. Gitmeye de şimdilik niyetim yok çünkü karşıdakini çok güzel aldatabilecek bir aksanım var. Gören zanneder ki Oxford mezunu. Ama benimki kulak. İşe girsem, işin kendi formatları, İngilizce yazışmaları, telefonda iş görüşmesi İngilizcesi...Bunlar, alanlarında yetişmiş olmanız gereken bambaşka konular. Her zaman demişimdir, İngilizce biliyorum demek çok muallakta kalan bir söz. En azından yerimi biliyorum. Çok iyi bir konuşma İngilizcesi ama berbat bir kompozisyon yazma düzeyi...Ayrıca mezun olduğum okulların hiç birinde öğretilmesi gerekli olan İş İngilizcesi de öğretilmemiştir.

Dolayısıyla, ben yine kendi çapımda, tamamıyla devlet okullarını bitirmiş bir zat olarak, büyük bir gelişme gösterdiğimi düşünsem de boyumdan büyük işlere kalkışmaya hiçbir gerek görmüyorum. Daha doğrusu belki de başarı saplantım olduğu için, çuvallayabileceğim ya da zamanımı benden çalıp yine başka hiç bir şeye zaman bırakmayacak bir fiilin içine girmek istemiyorum.

Piyasalardaki, hele böyle binbir yabancı kültürün ortak paydası olan İngilizcenin vazgeçilmezler olduğu bir yerde farkları kavrıyorum. Ama bunu varlığıma tehtid olarak algılamıyorum. Tersine zamanında yapılamamış bir uzun vade planı olarak görüyorum. Eğer ben uluslar arası bir platformda çalışmak istiyor olsaydım, bambaşka formasyonlardan geçmem gerekiyordu.

Sharjah'da çalışan Türk olup da öğretmenlik yapan yok mu? Tabi ki vardır ama onlar bir kere öğretmenlik okullarından mezunlar bir. İkincisi gelen tüm öğretmenler yüksek düzeyde ders verdikleri zaman, masterlarını da yapmış olmak zorundalar.

Bu şartlar altında arkadaşım dedi ki " Zaten bizim döneceğimiz yer Yeni Zelanda, oranın ana dili İngilizce ve benim hiç bir şansım yok öğretmenlik konusunda, dolayısıyla bu kursa para vermeyi de gereksiz görüyorum." Haklıdır, ana dili İngilizce olan öğretmenlerin yanında bunu yapma becerimiz daha düşük seviyededir. Ama insanları eğer deri rengine, kıyafetine, kültürüne falan göre değerlendirip, aldığı kağıtları bir kenara koyuyorlarsa o zaman işler iyice sevimsizleşir. Ama bu ince çizgiyi anlamak da çok zor. Aynı işe talip olup aslında çok da iyi özellikleri olmayan bir Asyalı diyelim, kabul edilmeyince bunu ırkçı bir bakış açısı olarak kötüleyebilir rahatlıkla. O zaman ne olacak peki? Belki, o işe zamanında başvurmuş ve kabul edilmemiş bir sürü İngilizce öğretmen adayı da vardır ama akıllarına bu olasılık gelmez bile.

Asyalı arkadaşım, kendi ülkesinden gelenlerle ortak paydalarının çok az olduğunu, bazen yalnızca aynı dili konuşmak için bir araya geldiklerinde fenalıklar geçirdiğini anlattı.

Sonra kendi kültürümü düşündüm. Hiç bir şeyi genellemek istemem ama daha kapalı, seçim şansı daha az ortamlardan gelen insanların burada aldanmaları ve yepyeni bir hayata başlayıp, geleceklerini tamamıyla boşlamaları çok olası bir durum. Ne oldum delisi denir hani. Arap Emirlikleri'ne istihdam edilen insanların kalitesi akademik veya profesyonel iş alanları anlamında çok yüksek ve uluslar arası standartlara uymak zorunda. Zaten, dünyada bir sürü insanın başvurduğu bir işi tırtıklamaya çalışırken aynı pastayı bölmeye çalışmanın da stresi var.

İnsanlar gelirken çolukları çocukları ve evleri...Kısacası, hayatları değişiyor. Bunu sağlayabilmek amacıyla da çok farklı imkanlar sağlanıyor. Evin kendi evin değil ama içinde yaşadığın kocaman mekanlar sarhoşluğa sebep olabilir. Avrupa ve Türkiye standartlarında yanına yanaşamayacağın arabalara binmek... Birden, süpermarkete gidip iki elma, beş domatesle eve dönen İngiliz ya da diğer Avrupalı, burada büyük meblağlı alışverilere, geniş mekanlı evlere geçiş yapıyor.

Ve birden değerler alt üst oluyor. O zamana kadar hayali kurulmuş olup dokunulamayana sahip olmak, insanları o değerlere yapıştırıyor. Sanki hep öyle büyünmüş, hep o standartlarda yaşanmış psikolojisi baskın çıkıyor.

Ama işte bu hayatlar bakıldığında içi boş balonlar...Sana ait neyin var? Hiç bir şey! Bir tek imkan var verilen aslında, para biriktirme imkanı. Verilen diğer herşey işini kaybettiğin an vazgeçilmesi zorunlu olan çocuğunun eğitimi, oturduğun bahçeli villa ve kocaman başka yere sığdıramayacağın araban...

Bu hayatlar yaşanırken bunu idrak etmek çok önemli. Geleceğinin garantisi hatta. Şımarmamak ve içine sindirerek minimumla yaşamanın gerekliliği burada yatıyor. Sen konuşursun villada yaşıyorsun! denmemeli çünkü o şartların içinde olan bir şey. Ekstra para verilip yaşanabilecek son yer. Önce, çocuğumun eğitimi...

İşte, dün akşam perdeleri kapatırken, kocaman evin içinde, bu yaşanılanın nasıl da aslında bir ilüzyon olabileceğini düşündüm. Ve yaşadığım doğruların bir daha önemine karar verdim. İhtiyaç olmadıkça hiç bir şey almamak...Bu alışveriş cennetinde imkansız neredeyse ama onu da ihtiyaç olmadan çıkıp dolaşmamakla sağlıyorum...

Disneyland'deyim diyorum burası için. Hiç bir şey gerçek değil, gün gelecek geride kalan ben, ailem ve biriktirebildiğimiz kadar para olacak...Bu tip yerlerde kaldıkça çok akıllı davranmak gerekiyor. Aslında, hangi şartlara sahip olunursa olunsun günü minimum yaşayıp ya da gerekenlerle kapatıp, kalanı geleceğe yönlendirmek... Bakalım bunları kağıda döküşümüz kadar kolay becerebilecek miyiz? Aslında, esas soru bu.

2 yorum:

Fatma and Kevin dedi ki...

Her yazın güzel ama bu yazın çok hoşuma gitti Evin Kedisi. Yani şu ortamı değerlendirmen, gerçekliğin farkına varman, kendi gerçekliğini ve koşullarını belirlemen. Sanki kendimi gördüm orada senin yerine, ben de olaylara biraz böyle bakarım. Ortama yabancılaştırırım kendimi ve dıştan bakıp değerlendirmeye çalışırım. Gözlerim yoruldu bu arada. Çok uzun yazmışsın ilk yazıları ya. Oku oku bitmiyor:))
Fatma.

Evin Kedisi dedi ki...

Ya, biliyorum...Anlatacak çok şeyim mi var, yoksa bir konuyu alıp sakız gibi mi uzatıyorum onu da henüz çözemedim. Ama başlıyorum ve arkası böyle geliveriyor.

Evet, yaşadığımız hayatların kalitesi benim için uzun dönemde hiçbir şey ifade etmiyor. Her seferinde Meltem'in yazdıklarını okudukça, her beş dakikada bir açlıktan ölen çocukları öğrendikçe.. suçluluk duygusu bile yaratıyor. Tüketim toplumunun karşısında mantıken durmak bu işte. En azından kendi hayatlarımızda yapabileceğimizi yapsak bile yeter. Çünkü bu verilen imkanların hiçbiri aslında bize ait olanlar değil. Geçici...

Eski yazılara dönüp bu kadar uzunlarını bile okuduğun ve yorum yapma nezaketini gösterdiğin için teşekkürler Fatma :)