Akşamları pedometremi ve Laila'yı alıp yürüyüşe çıkmaya başladım. Kulağımda walkman...Bir sürü villalar ve bir o kadar yaşanan hayat...Müziğe tempomu uydurup, hızlı hızlı günlük adım sayımı en az 10.000 e çıkartmaya çalışıyorum.
Derken, radyoda " Big In Japan" çalmaya başlıyor ve walkman'in ilk çıktığı, hatta tank gibi olduğu kaset çalar zamanında babamın Libya'dan getirdiği ve koca bavuldan çıkarttığı alet geliyor aklıma. Seksenli yıllar mıydı acaba? İlk okulda olduğum kesin de gerisini tam kestiremiyorum. Kulağıma demo kaseti takmış, "Hadi söyle bakalım nasıl ses düzeneği ama?" ifadesi ve koca bir gülümseme eşliğinde suratıma bakarken ben kulaklarımda çınlayan ilk melodiyle kendimden geçmişim...O walkmanin yıllar içinde kaç kere, hem de çok sertçe düştüğünü hatırlamıyorum bile ama en sonunda kaset yerine cd ler çıktı da emekliye ayırdık onu biliyorum, yoksa hala çalışır belki.
O fotoğraftan, çalan müzikle Caddebostan'da yaptığımız doğumgününde çalan "Big In Japan" e geçiyor belleğim...
Geride kalan 22 yıl ve ben aynı melodiyle şimdi iki çocuk annesi bir kadın olarak, çölün ortasında kurulmuş bir ülkenin sokak aralarında, bir o kadar yıl sürünüp hayalini kurduğum köpekle yürüyüş yapıyorum...
O insan yaşlanıyor belki ama hala aklında eski dostları, yaşanmış aşkları, zayıflıktan kopacak haliyle " Bir, iki, üççç!" diyerek dans edişleri..."Eskiden ne yerdim ki ben?" diye düşünüp yedikleriyle kilo almasına sinirlenen şimdiki hali baki...
Velhasıl, aslında kendi hayatıma zaman zaman böyle bir film karesi izler kıvamda bakabiliyorum, hani kendini dışardan görebilme duygusu, derler ya ölürken hayatım gözlerimin önünden geçti kıvamı...Nostaljik yan çok demek...Birikmişleri silememek biriktirmek de öyle.
Bir de belki çok uyuz bir huy ama elimde olmadan evlerin içlerinden gelen ışıkla insanların nasıl hayatlar yaşadığını anlamaya çalışıyorum. İngiltere'de kendimi tutabilmek, tül kullanımı olmadığı için belki daha zor, yani geçerken mesela eğer ev yol üzerine bakıyorsa ve içerdeki dekorasyon, ışık vesaire bir şekilde dışarıdan görünüyorsa bitti! Kesin birkaç dakikalık yürüyüş anında bir göz hapsi kaçınılmaz.
Oralarda anladığım, güneş ışığını maksimum içeri alma isteği var, tül bile güneşin görülmesine engel bir yerde. Fakat bu iklim onun tam tersi sonuçta, hem hava şartları, yılın %99 u tepede eksik olmayan bir güneş hem de dini kurallardan gelen bir mahremiyet duygusu...
Arap Emirlikleri vatandaşları (dışardan alınan bir hak değil, kan bağı şart) elektrik ve su parasını çok cüzzi miktarlarda ödedikleri içindir ki kocaman evlerin bir o kadar sayısız ışığı yanmakta, bazılarından gelen kah yemek kokusu, kah yeni yıkanmış bir avlu belki ya da giriş...
Benim ise bu evlerin bahçelerinde yanan en az yirmi ampulden pek bir şikayetim yok çünkü bazı sokaklardaki ışıklandırma neredeyse onlardan gelenle sınırlı. Yürüyüş yolunda trafik sevmediğim için ise ara sokaklar ideal, bir de düşünmek, hayal kurmak için araba farlarından elimden geldiğince uzağa kaçmakta fayda var.
Villalar genelde çok büyük aileleri barındırdığı ve özele girme duygusu çok önemli olduğundan çoğunun bahçe duvarları çok yüksek ama bu evden gelen ışığa, zaman zaman açık bir bahçe kapısının aralığından süzülen atmosfere ortaklık etmeye engel değil.
Bahçe içlerinde kendi havuzları olan villalar çoğunlukla Avrupalı, Rus ya da Amerikalı müşteriyi hedef kitle olarak görüyor. Sharjah'da yabancıların ev satın alması yasak iken, Dubai veya bir diğer Arap Emirliği'nde çok farklı bir mentalite geçerli olabiliyor.
Arap Emirliği vatandaşı olan ve kendi mekanını yaptıranların büyük bir parçası ise bahçesinde keçi bile besleyebilecek kadar büyük alanlar oluşturmuş. Kocaman, duvar genişliğindeki kafeslerde onlarca kuş bakanına da tanık oldum, tavus kuşu bahçeden çıkıp sokaklarda aheste aheste dolaşanı da...
Köpek beslemek pek o kadar yaygın olmasa da imkansız değil. Sokak kedileri öylesine zayıf ki! Su bulamadan kaç gün idare edebilirler belli olmasa da çöplerden bir şeyler araklamak için sürekli keşifteler akşamları. Gündüz ve özellikle çok sıcakların yaşandığı aylarda nasıl ki başka memleketlerde hayvanlar kış uykusuna yatarsa burada da tam tersi...Yazın kertenkeleler bile kaçışta...
Gökyüzüne bakıyorum...Kutup yıldızının bu ülkeden görünüşü kocaman, geceleri bulutsuz ve berrak. Bu akşam dolunay var ve köpüş ağzı yerde bir şekilde arkamdan sürünüyor. Hala soğuk iklime alışkın bir insan için ortamda kalp geçirttirecek bir nem ve sıcak olsa da iklimize olmak demek bu olsa gerek.
Derin bir solukla havayı içime çekiyorum. Köpeğim ve ben eve dönüyoruz. Bambaşka bir ülkede, bambaşka bir kültürün ortasında evimiz dediğimiz yere...
Ve tekrar düşünüyorum ki kendi oluşturduğumuz aileler ve eşyamızla dünyanın neresine gidersek gidelim, o mekan bizim evimiz.
Gülümsüyorum...
Arap Emirlikleri'nde yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Arap Emirlikleri'nde yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
23 Ekim 2010 Cumartesi
14 Mart 2009 Cumartesi
Sünger Beyinli Yığınlar Topluluğu
Bir memlekette eğer işini haketmeyen insanlar o koltuklarda yer işgal ediyorlar, esas işi yapması gerekenler bir şekilde diğer öküzlerin arkası, bilmemnesi, tanıdığı, dostu, kontrolsüz çoğalmaları sayesinde pırstırılıyor, tırstırılıyor, yol açılmıyor, önüne hep engeller çıkarılıyorsa o memleketten insana hayır gelmezzzzz!
Geçmişte lisedeyken politik bir grubun toplantılarına katılmıştım da neydi o yahu?! Kahvehanede oturan boş beyinli insan sürüsünün ziyareti, oyunu bana verecen de mi? li çaylı sigara dumanlı haller...Nasıl pılımı pırtımı topladıysam arkama bakmadan kaçmıştım. Demek Türkiye böyle yönetiliyor demiştim kendimce. O küçük örnek hala devam ediyor bundan eminim.
Sonra başka bir konu mesela bakarsın memuriyette yıllarca tekstil sektöründe çalışmış, o konuda eğitim almış bir işgören hooop! elektrik ve su idaresinin boşalan müdür kadrosuna atanıvermiş!!! Ana! Böyle çoook olay var. Kendi aile efradında devlet memuru olarak çalışan çok iyi bilir, aynı şekilde politik alana bakın orada da bulunduğu yeri tersyüz eden, sırıtan bir sürü memleket insanı oturduğu yerden kelle kelle sırıtır. Bakınız TV ekranı, şekil bir A.
Burada da yapılan en büyük yanlışlıklardan biri milliyetçilik mantığı, kendi adamımı kaytarırım, aman çoğalsın Müslüman kardeşlerimiz şeklinde işini bilmeyen insanların gayet güzel maaşlara ( kendi milletinden olan )işlerde çalışmaları.
Bankacılık sektörü, banka işini anlamayan bir sürü insanla dolu. Devlet memuriyetini gerektirecek her türlü işte bu öncelik yalnızca millet bazına indirgenmiş. İşi biliyor musun, tecrüben var mı falan gibi dertleri yok. Kendilerini bir anlamda koruma mekanizması olarak görülebilir belki ama gün gelip de işin düştüğünde vay haline!
Gerçi ben Türkiye'den çok alışkınım böyle herşeyi kavga dövüş, ite kaka yaptırma anlayışına ama burada da aynı durumlarla karşılaşmak beni deli ediyor çünkü sonuçta kendi malım gibi gidip çata çat pata pat yapamıyorsun.
Bu konuya gelmemin sebebi hala Emirates'e ait olan adresin geri gelmemiş olması. Hala kendi yaptıkları hatanın ne olduğunu anlayamadılar ki çözüme ulaşamıyorlar. Hayatın matematiği vardır denilir ya, öyledir. En ufak veya küçümsenen şeylerin bile kendine göre işleyen bir mantığı bakidir. Kafasız, evinin işini bile idare edemezsin, bu böyledir. Organize olamayan, problem çözemeyen bir insan her konuda kaybetmeye mahkumdur.
Bizimkinden şifre değişecek diye bir 50 dirhem almışlar, adam iptal ettireceğim demiş yok iptal ettirme biz bunu halledeceğiz diyip 20 dirhemi de her ay kesmeye devam edecekler. Ohhh! ne güzel verilmeyen bir hizmet için ayda 70 dirhem kazıklama politikası işleyecek. Thunderbird'ümü her açıp da " Şifrenizi giriniz!" sonra da " Üzgünüz şifreniz doğru değil!" ibaresini gördükçe oraya gidip hepsinin burnunun üzerine bir yumruk indirmek geliyor içimden.
Bu neden oluyor biliyor musunuz? Sebebi çok basit. Daha dün akşam Pakistan'ı gösterdiler televizyonda. Bakıyorsun adamların beyni kurumuş sanki, genel, parasız, yoksul ve devletin bakın bakalım hangi yatırımı sıfır? Eğitimmmmmm! Hadi şimdi bu gelişmemiş sünger beyinli topluluklar arasındaki sekiz farkı bulun.
Eğitimden kastım ezberlet, ezberlet, harla cırla değil. Araştırmayı, öğrenmeyi seven bireyler yetiştirmek. Bunları yetiştirmekten korkmamak. Çünkü dini baz almış memleketler bu beyinlerden korkar. Aman Allah konusunda sorgulayacak, devleti, hayatı, açılmayı, kapanmayı, köle olmamayı düşünen bireyden koyun olmaz. Höt dedi mi onu geri itemez, evelallah o zaman devlete, otoriteye, devlet başında çalan çırpana falan kafa tutan insan yetişir. Olur mu?!!!!
Bu arada, Persepolis'i seyrettik dün gece. Tavsiye ederim.
Geçmişte lisedeyken politik bir grubun toplantılarına katılmıştım da neydi o yahu?! Kahvehanede oturan boş beyinli insan sürüsünün ziyareti, oyunu bana verecen de mi? li çaylı sigara dumanlı haller...Nasıl pılımı pırtımı topladıysam arkama bakmadan kaçmıştım. Demek Türkiye böyle yönetiliyor demiştim kendimce. O küçük örnek hala devam ediyor bundan eminim.
Sonra başka bir konu mesela bakarsın memuriyette yıllarca tekstil sektöründe çalışmış, o konuda eğitim almış bir işgören hooop! elektrik ve su idaresinin boşalan müdür kadrosuna atanıvermiş!!! Ana! Böyle çoook olay var. Kendi aile efradında devlet memuru olarak çalışan çok iyi bilir, aynı şekilde politik alana bakın orada da bulunduğu yeri tersyüz eden, sırıtan bir sürü memleket insanı oturduğu yerden kelle kelle sırıtır. Bakınız TV ekranı, şekil bir A.
Burada da yapılan en büyük yanlışlıklardan biri milliyetçilik mantığı, kendi adamımı kaytarırım, aman çoğalsın Müslüman kardeşlerimiz şeklinde işini bilmeyen insanların gayet güzel maaşlara ( kendi milletinden olan )işlerde çalışmaları.
Bankacılık sektörü, banka işini anlamayan bir sürü insanla dolu. Devlet memuriyetini gerektirecek her türlü işte bu öncelik yalnızca millet bazına indirgenmiş. İşi biliyor musun, tecrüben var mı falan gibi dertleri yok. Kendilerini bir anlamda koruma mekanizması olarak görülebilir belki ama gün gelip de işin düştüğünde vay haline!
Gerçi ben Türkiye'den çok alışkınım böyle herşeyi kavga dövüş, ite kaka yaptırma anlayışına ama burada da aynı durumlarla karşılaşmak beni deli ediyor çünkü sonuçta kendi malım gibi gidip çata çat pata pat yapamıyorsun.
Bu konuya gelmemin sebebi hala Emirates'e ait olan adresin geri gelmemiş olması. Hala kendi yaptıkları hatanın ne olduğunu anlayamadılar ki çözüme ulaşamıyorlar. Hayatın matematiği vardır denilir ya, öyledir. En ufak veya küçümsenen şeylerin bile kendine göre işleyen bir mantığı bakidir. Kafasız, evinin işini bile idare edemezsin, bu böyledir. Organize olamayan, problem çözemeyen bir insan her konuda kaybetmeye mahkumdur.
Bizimkinden şifre değişecek diye bir 50 dirhem almışlar, adam iptal ettireceğim demiş yok iptal ettirme biz bunu halledeceğiz diyip 20 dirhemi de her ay kesmeye devam edecekler. Ohhh! ne güzel verilmeyen bir hizmet için ayda 70 dirhem kazıklama politikası işleyecek. Thunderbird'ümü her açıp da " Şifrenizi giriniz!" sonra da " Üzgünüz şifreniz doğru değil!" ibaresini gördükçe oraya gidip hepsinin burnunun üzerine bir yumruk indirmek geliyor içimden.
Bu neden oluyor biliyor musunuz? Sebebi çok basit. Daha dün akşam Pakistan'ı gösterdiler televizyonda. Bakıyorsun adamların beyni kurumuş sanki, genel, parasız, yoksul ve devletin bakın bakalım hangi yatırımı sıfır? Eğitimmmmmm! Hadi şimdi bu gelişmemiş sünger beyinli topluluklar arasındaki sekiz farkı bulun.
Eğitimden kastım ezberlet, ezberlet, harla cırla değil. Araştırmayı, öğrenmeyi seven bireyler yetiştirmek. Bunları yetiştirmekten korkmamak. Çünkü dini baz almış memleketler bu beyinlerden korkar. Aman Allah konusunda sorgulayacak, devleti, hayatı, açılmayı, kapanmayı, köle olmamayı düşünen bireyden koyun olmaz. Höt dedi mi onu geri itemez, evelallah o zaman devlete, otoriteye, devlet başında çalan çırpana falan kafa tutan insan yetişir. Olur mu?!!!!
Bu arada, Persepolis'i seyrettik dün gece. Tavsiye ederim.
23 Mayıs 2007 Çarşamba
Yalan Hayatlar
Akşam, perdeleri kapatırken aklımda olan, sonra da unuttum diye hayıflandığım konu buydu. İnsanların yaşadıkları hayat nasıl da aldatıcı olabilir sorusu...
Dün, öğlene doğru bir arkadaşım kahve içmeye geldi. Çok disiplinlidir, tam bir sağlık gurusu da denilebilir aslında. Her sabah gittiği spor faaliyetinden asla vazgeçmeyen, geçen sene kızını bebek arabasına koyup, suyunu alıp, spor kıyafetlerini giyip yürüyüşe çıkan bir kadındı. Bu sene ufak olanın da okula başlamasıyla beraber hemen üye oldukları klübün yüzme havuzu ve ardından da fitness center'ı nı asla aksatmadan, hasta olanlardan deliler gibi kaçan bir insan...
Neyse, normalde buraya gelen Asya kökenli hanımlardan biri. Eşi İngiliz. Bizler gibi yani karışık kültürler. Her iki kültürün iyi taraflarının verilmeye çalışıldığı, evrensel doğrularla yetiştirilmeye çalışılan çocuklar...
Sohbetlerimiz esnasında buralarda yaşanan ırkçılıktan konu açıldı. Bir hareket tarzı devlet politikası haline dönüştürülmeden, rakkamlara dayanmadan yalnızca kişisel tecrübelerle kalır. Yani genelleme yapmak da afaki olur, ben hiç tanık olmadım.
Dün, öğlene doğru bir arkadaşım kahve içmeye geldi. Çok disiplinlidir, tam bir sağlık gurusu da denilebilir aslında. Her sabah gittiği spor faaliyetinden asla vazgeçmeyen, geçen sene kızını bebek arabasına koyup, suyunu alıp, spor kıyafetlerini giyip yürüyüşe çıkan bir kadındı. Bu sene ufak olanın da okula başlamasıyla beraber hemen üye oldukları klübün yüzme havuzu ve ardından da fitness center'ı nı asla aksatmadan, hasta olanlardan deliler gibi kaçan bir insan...
Neyse, normalde buraya gelen Asya kökenli hanımlardan biri. Eşi İngiliz. Bizler gibi yani karışık kültürler. Her iki kültürün iyi taraflarının verilmeye çalışıldığı, evrensel doğrularla yetiştirilmeye çalışılan çocuklar...
Sohbetlerimiz esnasında buralarda yaşanan ırkçılıktan konu açıldı. Bir hareket tarzı devlet politikası haline dönüştürülmeden, rakkamlara dayanmadan yalnızca kişisel tecrübelerle kalır. Yani genelleme yapmak da afaki olur, ben hiç tanık olmadım.
Teoride, öğretmenlik konusunda, üniversite mezunu olup, İngilizcesi yeterli olanların CELTA denilen bir kursu alabilme şansları var. Bu, genelde kendi ana dili İngilizce olanların, ana dili farklı olan yetişkinlere ders öğretecekleri teknikleri veren bir kurs. Gönüllü olan insanlar bayağı yüklü bir ücreti iki ya da üç harekette verip, ardından sınavlardan geçemezlerse ki dediğim gibi sınavlar ana dili İngilizce olanlara göre ayarlanmış tür, paralarını da riske etmiş oluyorlar. Bana göre korkutucu...
Konu, buradan açıldı. Eşleriyle bereber Arap Emirliklerine gelen yabancı uyruklu hanımlardan bazıları boşluktan da yararlanarak, " Neden olmasın?"larla başlayacakları bu kurs hakkında konuşurlarken, benim arkadaşım kendisi için kursun ne anlama geldiğini anlatmaya başladı.
Evet, İngilizler, uluslararası iş arama konusunda yeterli derecede diplomaya sahip olduklarında tercih konusu ediliyorlar. Bunu ırkçılık olarak değerlendirip değerlendirmemek konuşuldu aramızda. Sonra bana sordu, aynı diplomaları alan ve öğretmenlik konusunda başvuru yapan iki kişi...Biri İngiliz, diğeri başka bir ülkeden geliyor, ikinci dili İngilizce.
Dedim ki, bunun aslında ırkçılıkla değil doğuştan gelen avantajla alakası var. Öğretmen adayı dil anlamında gerçekten ana dili gibi konuşuyorsa İngilizceyi sorun yok, ikisini eşit karşılaştırır, birbirlerine göre avantaj ve dezavantajlarına bakarım ama aksanlı konuşan bir İngilizce öğretmeni yerine akıcı ve açık konuşanı tercih ederim.
Bölgelere göre İngilizce aksan bayağı değişebiliyor örneğin. İngiliz Krallıkları için bile bu geçerli. Başvuran Hintli de olabilir, eğer bir İngilizden daha açık bir aksanı varsa, düzgün konuşuyor ise kesinlikle İngiliz olacak diye bir kural yok dedim. Ama buralarda bu dezavantaj varmış.
Bu şartlar altında arkadaşım dedi ki; " Zaten bizim döneceğimiz yer Yeni Zelanda, oranın ana dili İngilizce ve benim hiç bir şansım yok öğretmenlik konusunda, dolayısıyla bu kursa para vermeyi de gereksiz görüyorum." Haklıdır, ana dili İngilizce olan öğretmenlerin yanında İngilizcesi ikinci dil olanların becerisi daha düşük seviyededir, ancak insanları eğer deri rengine, kıyafetine, kültürüne falan göre değerlendirip, aldığı kağıtları bir kenara koyuyorlarsa o zaman işler iyice sevimsizleşir. Bu ince çizgiyi anlamak da çok zor.
Konu, buradan açıldı. Eşleriyle bereber Arap Emirliklerine gelen yabancı uyruklu hanımlardan bazıları boşluktan da yararlanarak, " Neden olmasın?"larla başlayacakları bu kurs hakkında konuşurlarken, benim arkadaşım kendisi için kursun ne anlama geldiğini anlatmaya başladı.
Evet, İngilizler, uluslararası iş arama konusunda yeterli derecede diplomaya sahip olduklarında tercih konusu ediliyorlar. Bunu ırkçılık olarak değerlendirip değerlendirmemek konuşuldu aramızda. Sonra bana sordu, aynı diplomaları alan ve öğretmenlik konusunda başvuru yapan iki kişi...Biri İngiliz, diğeri başka bir ülkeden geliyor, ikinci dili İngilizce.
Dedim ki, bunun aslında ırkçılıkla değil doğuştan gelen avantajla alakası var. Öğretmen adayı dil anlamında gerçekten ana dili gibi konuşuyorsa İngilizceyi sorun yok, ikisini eşit karşılaştırır, birbirlerine göre avantaj ve dezavantajlarına bakarım ama aksanlı konuşan bir İngilizce öğretmeni yerine akıcı ve açık konuşanı tercih ederim.
Bölgelere göre İngilizce aksan bayağı değişebiliyor örneğin. İngiliz Krallıkları için bile bu geçerli. Başvuran Hintli de olabilir, eğer bir İngilizden daha açık bir aksanı varsa, düzgün konuşuyor ise kesinlikle İngiliz olacak diye bir kural yok dedim. Ama buralarda bu dezavantaj varmış.
Bu şartlar altında arkadaşım dedi ki; " Zaten bizim döneceğimiz yer Yeni Zelanda, oranın ana dili İngilizce ve benim hiç bir şansım yok öğretmenlik konusunda, dolayısıyla bu kursa para vermeyi de gereksiz görüyorum." Haklıdır, ana dili İngilizce olan öğretmenlerin yanında İngilizcesi ikinci dil olanların becerisi daha düşük seviyededir, ancak insanları eğer deri rengine, kıyafetine, kültürüne falan göre değerlendirip, aldığı kağıtları bir kenara koyuyorlarsa o zaman işler iyice sevimsizleşir. Bu ince çizgiyi anlamak da çok zor.
Aynı işe talip olup aslında çok da iyi özellikleri olmayan ama ana dili farklı olan birisi olsun, kabul edilmeyince bunu rahatlıkla ırkçı bir bakış açısı olarak kötüleyebilir. O zaman ne olacak peki? Belki, o işe zamanında başvurmuş ve kabul edilmemiş bir sürü İngilizce öğretmen adayı da vardır ama akıllarına bu olasılık gelmez bile.
Asyalı arkadaşım, kendi ülkesinden gelenlerle ortak paydalarının çok az olduğunu, bazen yalnızca aynı dili konuşmak için bir araya geldiklerinde fenalıklar geçirdiğini anlattı.
Sonra kendi kültürümü düşündüm. Hiç bir şeyi genellemek istemem ama daha kapalı, seçim şansı daha az ortamlardan gelen insanların burada aldanmaları ve yepyeni bir hayata başlayıp, geleceklerini tamamıyla boşlamaları çok olası bir durum. Ne oldum delisi denir hani. Arap Emirlikleri'ne istihdam edilen insanların kalitesi akademik veya profesyonel iş alanları anlamında çok yüksek ve uluslar arası standartlara uymak zorunda. Zaten, dünyada bir sürü insanın başvurduğu bir işi tırtıklamaya çalışırken aynı pastayı bölmeye çalışmanın da stresi var.
İnsanlar gelirken çolukları çocukları ve evleri...Kısacası, hayatları değişiyor. Bunu sağlayabilmek amacıyla da çok farklı imkanlar sağlanıyor. Evin kendi evin değil ama içinde yaşadığın kocaman mekanlar sarhoşluğa sebep olabilir. Avrupa ve Türkiye standartlarında yanına yanaşamayacağın arabalara binmek... Birden, süpermarkete gidip iki elma, beş domatesle eve dönen İngiliz ya da diğer Avrupalı, burada büyük meblağlı alışverilere, geniş mekanlı evlere geçiş yapıyor.
Ve birden değerler alt üst oluyor. O zamana kadar hayali kurulmuş olup dokunulamayana sahip olmak, insanları o değerlere yapıştırıyor. Sanki hep öyle büyünmüş, hep o standartlarda yaşanmış psikolojisi baskın çıkıyor.
Ama işte bu hayatlar bakıldığında içi boş balonlar...Sana ait neyin var? Hiç bir şey! Bir tek imkan var verilen aslında, para biriktirme imkanı. Verilen diğer herşey işini kaybettiğin an vazgeçilmesi zorunlu olan çocuğunun eğitimi, oturduğun bahçeli villa ve kocaman başka yere sığdıramayacağın araban...
Bu hayatlar yaşanırken bunu idrak etmek çok önemli. Geleceğinin garantisi hatta. Şımarmamak ve içine sindirerek minimumla yaşamanın gerekliliği burada yatıyor. Sen konuşursun villada yaşıyorsun! denmemeli çünkü o şartların içinde olan bir şey. Ekstra para verilip yaşanabilecek son yer. Önce, çocuğumun eğitimi...
İşte, dün akşam perdeleri kapatırken, tam da bu yaşanılanların aslında nasıl bir ilüzyon olabileceğini düşündüm. Ve düşündüğüm doğruların bir daha önemine karar verdim. İhtiyaç olmadıkça hiç bir şey almamak...Bu alışveriş cennetinde imkansız neredeyse ama onu da örneğin ihtiyaç olmadan çıkıp dolaşmamakla sağlıyorum.
Aslında bir yerde kendini Disneyland'da hissetmek gibi... Hiç bir şey gerçek değil, gün gelecek geride kalan ben, ailem ve biriktirebildiğimiz kadar para olacak. Bu tip yerlerde kaldıkça çok akıllı davranmak gerekiyor. Aslında, hangi şartlara sahip olunursa olunsun günü minimum yaşayıp ya da gerekenlerle kapatıp, kalanı geleceğe yönlendirmek...
Asyalı arkadaşım, kendi ülkesinden gelenlerle ortak paydalarının çok az olduğunu, bazen yalnızca aynı dili konuşmak için bir araya geldiklerinde fenalıklar geçirdiğini anlattı.
Sonra kendi kültürümü düşündüm. Hiç bir şeyi genellemek istemem ama daha kapalı, seçim şansı daha az ortamlardan gelen insanların burada aldanmaları ve yepyeni bir hayata başlayıp, geleceklerini tamamıyla boşlamaları çok olası bir durum. Ne oldum delisi denir hani. Arap Emirlikleri'ne istihdam edilen insanların kalitesi akademik veya profesyonel iş alanları anlamında çok yüksek ve uluslar arası standartlara uymak zorunda. Zaten, dünyada bir sürü insanın başvurduğu bir işi tırtıklamaya çalışırken aynı pastayı bölmeye çalışmanın da stresi var.
İnsanlar gelirken çolukları çocukları ve evleri...Kısacası, hayatları değişiyor. Bunu sağlayabilmek amacıyla da çok farklı imkanlar sağlanıyor. Evin kendi evin değil ama içinde yaşadığın kocaman mekanlar sarhoşluğa sebep olabilir. Avrupa ve Türkiye standartlarında yanına yanaşamayacağın arabalara binmek... Birden, süpermarkete gidip iki elma, beş domatesle eve dönen İngiliz ya da diğer Avrupalı, burada büyük meblağlı alışverilere, geniş mekanlı evlere geçiş yapıyor.
Ve birden değerler alt üst oluyor. O zamana kadar hayali kurulmuş olup dokunulamayana sahip olmak, insanları o değerlere yapıştırıyor. Sanki hep öyle büyünmüş, hep o standartlarda yaşanmış psikolojisi baskın çıkıyor.
Ama işte bu hayatlar bakıldığında içi boş balonlar...Sana ait neyin var? Hiç bir şey! Bir tek imkan var verilen aslında, para biriktirme imkanı. Verilen diğer herşey işini kaybettiğin an vazgeçilmesi zorunlu olan çocuğunun eğitimi, oturduğun bahçeli villa ve kocaman başka yere sığdıramayacağın araban...
Bu hayatlar yaşanırken bunu idrak etmek çok önemli. Geleceğinin garantisi hatta. Şımarmamak ve içine sindirerek minimumla yaşamanın gerekliliği burada yatıyor. Sen konuşursun villada yaşıyorsun! denmemeli çünkü o şartların içinde olan bir şey. Ekstra para verilip yaşanabilecek son yer. Önce, çocuğumun eğitimi...
İşte, dün akşam perdeleri kapatırken, tam da bu yaşanılanların aslında nasıl bir ilüzyon olabileceğini düşündüm. Ve düşündüğüm doğruların bir daha önemine karar verdim. İhtiyaç olmadıkça hiç bir şey almamak...Bu alışveriş cennetinde imkansız neredeyse ama onu da örneğin ihtiyaç olmadan çıkıp dolaşmamakla sağlıyorum.
Aslında bir yerde kendini Disneyland'da hissetmek gibi... Hiç bir şey gerçek değil, gün gelecek geride kalan ben, ailem ve biriktirebildiğimiz kadar para olacak. Bu tip yerlerde kaldıkça çok akıllı davranmak gerekiyor. Aslında, hangi şartlara sahip olunursa olunsun günü minimum yaşayıp ya da gerekenlerle kapatıp, kalanı geleceğe yönlendirmek...
Bakalım bunları kağıda döküşümüz kadar kolay becerebilecek miyiz?
Aslında, esas soru bu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)