16 Kasım 2007 Cuma

Bizim Hayattan Tavuk suyuna Çorba Örnekleri

Buralarda birkaç sabahtır yoğun bir sise uyanıyoruz. Hatta, öyle bir durum ki, göz gözü görmez halde. Fakat, karlı ve soğuk kış günleri, ılık yatakta uyanma hissini verdiği için, eğer evden çıkmak zorunda da değilsem bu kasvetli ve kapalı hava beni hiç rahatsız etmiyor, hatta hoşuma bile gidiyor. Şikayet anlamında yazmadım yani :)

Arap Emirlikleri'nde sis, mevsim değişiminin ve kışın gelişinin habercisi gibi. Sabahları pasparlak bir güneşe uyanmama lüksü. Her zaman dört mevsimin köküne kadar yaşanmasını sevdiğim için soğuk gecelerden sabaha kalan kara uyanmayı, kapanan yollar yüzünden işe gidemeyip, kalın çoraplarla evde kar haberlerini izlemeyi ve sütlü kahve içmeyi falan çok keyif verici bulurum. Ve neredeyse, tüm bu farklı lezzetler burada hayal gibi kaldı :(

Dün, bir arkadaştan gelen ve aşağıda bir örneğini koyduğum eski İstanbul resimleri, resimlerden birinde aynı bizim eski oturduğumuz evden görünen manzaranın yıllar önceki halini yakalayabilme imkanı, bana mevsim değişimlerini ne kadar özlediğimi hatırlattı.

3 sene önce, Antalya'dan İstanbul'a dönüş yapmaya karar verdiğimizde eşim, Avrupa yakasında ev bulmamı tembihledi. Bunu, özellikle Anadolu yakası saplantılı olan bana trafiğin nasıl da O'nun için çekilmez olduğunu tekrarlayarak da tastik ettirdi. O evde kalıp Laila ve Chloe'yle ilgilenirken, ben atladım İstanbul'a geldim. Normal şartlarda yabancı uyruklu birinin yolunmaya hazır tavuğu çağrıştırmadan ev bulması benim gibi memleket insanına göre daha zor, hatta imkansız olacağı için bu işleri Türkiye'deyken hep ben üstlenirdim. Şimdi, o günlerin geride kalmasına çok memnunum.

Neyse, eşimin tembihleri kulağımda küpe şekilde, bütün bir günün yokuş tepmeleri ve en az on tane hangisi neredeydi, özellikleri neydi hatırlayamadığım evi gördükten sonra Tarabya'da, Karadeniz'e kuşbakışı konumlanmış bir daire buldum!

Evin, dışarıya açılan ön cephesinden öyle bir manzarası vardı ki, ne mutfağın ufacıklığını, ne de banyoda ısıtıcı olmamasını gördü gözüm. Yukarıdaki, eski Tarabya manzarasını biraz daha sol taraftan ve yukardan gören bir manzara, düşünün işte...

Yan tarafımızda, kota farkı yüzünden pencereye uzanan bir de kiraz ağacı vardı. Mevsim değiştikçe ağacın renkleri, yaprakları değişir, bahçesinde ağaç yetiştiren komşumuz, zamanı geldiğinde bizim camdan neredeyse içeri girecek kirazları toplayabileceğimizi söylerdi. Hele de ilkbaharın geldiğini haber veren o pembe çiçekleri...

Mahallemiz, aynı Susam Sokağı'nı andırıyor, sokak orta yerden son derece dik bir yokuşla Boğaz tarafından arka, fakir ve bir kısmı gecekondu dolu tarafa bağlanıyordu. Orada yaşadığımız tek kışda yol ciddi derecede buzlandığı için ne inişler ne çıkışlar yapılabildi, en keyifli kışlarımızdan biriydi. Ancak sahili yukarıya bağlayan bu yolda gözlenen yaşam kalitesinde öylesine büyük bir değişim vardı ki, iki adımda inilen Boğazın kıyı kısmında herkesin giyimi kuşamı değişir ama üst kısım en ucuz ve Anadolu'nun bağrından kopup gelen mağazaları, vitrinde sergilenen desenli etekleri, haftalık kurulan mahalle pazarını barındırırdı.

O evde dört mevsimin en güzel manzaralarını, hatta onu bırakın aynı gün içinde değişen ışıkla aynı mekanın nasıl da farklı görünebileceğini deneyimledik. Kuşların göç yolları üzerinde olup, onların hemen tepemizden uçmalarını ve ülke değiştirmelerini izledik. Rüzgardan balkonda pek oturamasak da salon penceresinin yanına koyduğum yemek masasında yediğimiz yemeğe, içtiğimiz çaya daha bir farklı lezzet kattık :) Ve eminin, yalnızca bir yıl keyfini sürdüğümüz bu güzel manzarayı hiç unutmayacağız. Neyse...Resim gelince bir anda bunları hatırladım.

Bu hafta sonu, yapacak hiçbir şeyimiz yok. Bazen, insanın buna da ihtiyacı oluyor. Bir yere yetişmeye çalışmamak, trafikte zaman harcamamak, sabah erken kalkmak zorunda olmamak ve layıkıyla bir kahvaltı hazırlayabilmek...Bunlar, yaşamın zevk alınası, tembellik edilecek yanları.

Hani, daha önceden yazmıştım, Halloween ( Cadılar Bayramı ) için kalıp bulamadım. Bir de, o kalıbın üzerine royal icing ile çizilen iskeletleri yapacağımı kafaya koydum, kendim kartona çizdim, defter kabını zar zor makasladım ve hamuru açıp, kartonu koydum, çevresinden kestim, herşey yağ içinde kaldı ama şekilleri kurabiyelere kendi Zihni Sinir projemle oturtmayı başardım diye. Bütün bu aşamalardan Catherine'in haberi vardı, anlatmıştım.

Neyse, geçen hafta Anna okuldan sonra rutin Perşembe günü ziyaretine gelmişti, iş çıkışı da Catherine O'nu almaya bize uğramıştı. Yalnızca, birer bardak çay koyup o güzel sohbetlerimizden yapmıştık. Giderken de üç yaşındaki benim aşık olduğum küçük kızı ve Anna'ya plastik bir saklama kabı içinde, ev için yaptığım çukulata parçalı muffin'den vermiştim.

Geçen hafta sonu geçti, eşim işe gitti ve eve geldiğinde elinde benim plastik kap... Hani, öyle geri yollanmaya değecek bir şey de değil, burada zeytin falan aldığında süper market öyle kaplara koyuyor. Peki, plastik kabın içinde ne var? Ginger Bread Man kalıbı :)))) Ve bir not, " Haftasonu dışarı çıktığımızda bunu görür görmez seni düşündüm, o lezzetli muffinler için çok teşekkürler." Bazen ufacık bir jestle yüreğinize dokunuverir ya insanlar...

Catherine Kanadalı. Kocası da Polonyalı. Yani Anna ve kardeşi yarı Polonya, yarı Kanadalı ( Bunu daha önce yazmış olabilirim ) Rahatlıkla, şimdiye kadar tanıdığım ikinci süper Kanadalı diyebilirim.

Birinci Kanadalı çift ki onların da yeri apayrıdır, yıllar önce Antalya'da yaşarken kocamla aynı işyerinde çalışan ve aynı zamanda komşumuz olan insanlardı. Biz o zamanlar, İş yerinin verdiği, havaalanına yakın, uçakların tekerleklerini tepemizde açtığı bir mekanda yaşıyorduk. Aramızda bir ev var, bitişik nizam üç katlı villalar. Herkes balkonuna çıktığında neredeyse birbiriyle el sıkışacak, o kadar yakın :(

Bir gün, Chloe iki yaşlarında, Bu Kanadalı genç çift bizim evlilik yıldönümümüzün geldiğini biliyor. Chloe'de onların evlerinde kalan ufaklık kedi Çivi'ye hayran :) Ufaklığı bırakacak kimse olmadığı için gece bir yere çıkamayacağız ama olsun, alışkınız zaten. Yıldönümü hafta sonuna denk geldi ve sabahleyin bu çift bisiklete binerlerdi, oradan sahile...Bize daha önceden laf arasında " Var mı bir planınız?" falan demişlerdi, biz de " Ne planı olacak canım, zaten ufaklık da var, evdeyiz, bir şeyler hazırlarız." demiştik. Bunlar da " Hı hı!" dediler ve gittilerdi.

Tabi ki bizlere daha öncedenbirçok kere yemeğe gelmişler, biz onlara gitmişiz, her hafta sonu bir gün ben ahşap boyama kursuna gidiyorum, diğer gün erkekler beraber kaya tırmanışı yapmaya gidiyorlar şeklinde de bir samimiyetimiz var.

Yıldönümüzün sabahı, kapımız çaldı, eşim gidip açtı, elinde bir zarfla geri döndü. İçinde bir not; " Bu akşam ufaklığı biz devralıyoruz, kendinize vakit ayırın, bu da bizlerden size bir armağan, keyfinize bakın! " ve güzel bir yemeğe çıkabilecek kadar da para. Ay, ağlayacağız ya! Bu kadar mı incelik olur?! Kapılarını çalmak için gittik, içerde kimse yok. Tartışmayı bile kabul etmiyorlar, atlayıp yine denize gitmişler.

Meğerse, onlar sayesinde gittiğimiz o yemek ( Meksika Lokantası'na, oradan da içmek için yerlere minderler atılmış bir yere gitmiştik ) Antalya'da iki taraf için de yapılacak son faaliyetmiş.

O sene, onlar işyerinden söylenen yalanlara dayanamayıp memleketlerine döndüler, biz de Antalya'dan ayrıldık. Chloe'ye o gece bizden farklı bakmadılar, Nicole en sevdiği kocaman kitaplardan birini ( Pumpkin Soup ) kızıma armağan etmiş. O akşam okumuş ve geri almayı reddetti :) Sonraları Pumpkin Soup ufaklığın en severek dinlediği ve resimlerine bakıp oyalandığı kitaplarından biri oldu. Benimse, kızımı düşünmeden etmeden arkada bıraktığım tek insanlar oldular. Öylece kaldı. Şimdi Brett'in verdiği habere göre Nicole hamile ve nerdeyse doğurmak üzere olmalı :) Dünyanın en sakin ve yumuşak annesi olacağından adım gibi eminim.

Yeryüzünü güzelleştiren böyle ince insanların olduğunu da en yakınımdan deneyimliyorum ama elimde değil, her seferinde benzer jestler olduğunda çok duygulanıyorum. Mesela, eşimin hala yemek yapması, kendisi çok yorgun da olsa bana çay hazırlayıp elime getirmesi, her yemeği yapışımdan sonra girip bulaşıkları yıkaması, bu bölüşümü son derece doğal buluşu...Benim için herşey bir kenara, anlaşmazlıklar, yanlış anlaşılmalar her zaman yaşanır ama karşıdaki insan o ilişki için hangi tür ilişki olursa olsun bu, emek verdiğini gösteriyorsa, jest yapmayı biliyorsa dünyadaki en sevilesi ve aşık olunası şey budur.

Dün akşam, kocamın tez danışmanından tezini birincilikle tamamladığına, son aldığı derecenin de A olduğuna dair bilgi geldi. Havalara uçtuk sevinçten. Büyük bir aşamayı daha geride bırakmanın hafifliğini hissetmek...Şu anda bile tatil zamanlarına, gecelere kayan bir çalışma tempoları varken masterı nasıl bitirebildiğine, üstelik bu kadar iyi sonuçla geçtiğine şükrettik :)

Cuma günü, gündüz ise her zamanki gibi haftalık alışverişe çıktık. Alışveriş yaparken balık reyonuna da bakalım dedik. Karidesler boy boy, çeşit çeşit gelmiş. Bir grup, neredeyse jumbo karides büyüklüğünde olmasına rağmen yanındaki devasa gruba göre küçük kalmış ve TL ile kilosu 5 milyona düşmüş! Bir kilo oldık, onu da ayıkladı eşim, sağolsun, ikiye ayırıp yine buzluğa kaldırdık.

Akşama da, daha önceki haftadan biftek alıp dondurucuya koymuştum, benimki et pişirme ve seçimi konularında çok başarılıdır. O, eti pişirdi. Yanına da bir sarmısaklı ekmek almıştım. Burada, özel fırına girebilecek şekilde paketliyorlar. Sarmısaklı, tereyağlı ve dilimli baget ekmeğini fırına veriyorsun. Çıkarttığında sıcak sıcak yemeğine katık ediyorsun :) Yanına, roka salatası yaptım ve afiyetle yedik.

Bugün, öğlene kıymalı ve yumurtalı, peynirli pideler yaptım. Bu, ev için son derece başarılı bir tarif. Sana'nın hamur işleri kitabından yoğurt, sıvı yağ, kuru maya, ılık su ile bir hamur tutuyorum. İçini de ben kendi kafama göre hazırlıyorum. Hamur yarım saat mayalanıyor ve açıp üzerine kıymalı içi yayıyor, fırına veriyorum :)

Geçen hafta sonu da onu yazmayı unuttum, eşimin işyerinden bir arkadaşı haber vermiş, çok güzel kolyeler falan takan bir hanımmış, bizimki öyle şeylere çok dikkat eder, bir gün sormuş ve O'da kendi yaptığını söylemiş. Evinde bize takı yapımıyla ilgili birkaç espriyi gösterecekmiş. Yuppiiii!

O yüzden, geçen hafta Cumartesi günü buraya geldiğimizden beridir ilk defa gittiğim Dragon Mart'da buluştuk. Kızım da bizimle beraberdi ve üç hanım geldiler. İkisi gerçekten de çok bakımlıydılar, ben yine liseli öğrenci şeklinde gitmişim :( Eşimin işyerinden eşleri için verilen ve siyah olduğu için beğendiğim spor tshirtü (!) ve altına kotumu giymiştim. Be kadın, kendine takı yapmaya gidiyorsun, giysene adam gibi bir şey üzerine kendini göstersin! Neyse, yapılacak bir şey yok tabi o anda, yalnızca eşime kızdım " Yahu be adam, beni buraya getiriyorsun da bu insanların giyim tarzlarının ne olduğunu da mı bilmiyorsun?!" " Eveeeet" dedi benimki " Onlar öyle bakımlılardır." Ne demek bu şimdi?! Kafasına tencere attım :))))

Biraz da buluşmak için gittiğimiz Dragon Mart'tan bahsedeyim. Bu alışveriş merkezi Ejderha şeklinde düzenlenmiş, başı iki kattan oluşuyor, uzun ve 3000 tane birbirinden farklı ama ağırlıklı olarak Çin mallarının satıldığı odacıklardan meydana gelmiş bir yapı. Öyle bir saat içinde falan bitirilecek gibi değil. Bu seferki esas amaç bayanlarla buluşup, takı için gerekli malzemelerin ve taşların satıldığı dükkanlara girip, alışveriş yaptıktan sonra hemen eve gitmek ve işe koyulmak...

Martha, hemen Burj El Arab'ın arka kısmında oturuyor. Kocası'nın çalıştığı mekan sebebiyle konsolos durumunda oldukları için her üç yılda bir değiştirdikleri mekanlarında o bölgenin en iyi bölgesindeki ev bunlara veriliyormuş. Ancak, iki güzel 11 ve 14 yaşlarındaki kız İngiltere'de okumaya devam ettikleri için anne ve babalarını ancak tatillerde görebiliyorlar.

Dışarıdan son derece lüks görülen bu hayatın içindeki zorluk da hiçbir yerde kök salamamak, ergenliğini yaşayan ve belli arkadaşlıklara son derece kuvvetle bağlanan kızları için sürekli bir değişiklik duygusu, depresyon, eğitimde bir kalitenin olmaması... Onlar da bu yan etkileri önlemek için evlatlarından ayrı olmayı seçmişler :( Kendi içinde bir dram aslında. Yani, ben ailemle olabileceğim zamanı bile altın kafes içinde yalnız geçiriyorsam bunun ne anlamı var ki?! Fakat bir yerde de tepilemeyecek şartlar, parasal anlamda verilecek en iyi eğitim olanakları...Aslında içindeyken sanırım o kadar da kolay karar verilebilecek gibi de değil.

Eve girer girmez halılar dikkatimi çekti. Zaten, yanlarında götürdükleri bir tek halıları ve tabi ki kıyafetleri varmış . Eşimle tanıştığımdan beridir hep seyahatle yaşayan, hiçbir eşya satın almayan, eşyalı evlere giren o kadar insan tanıdım ki. Bunun da bir yaşam felsefesi olabildiğine inandım artık. Hatta, oldukça da serüvenci ve monoton olmayan da bir yapısı var bu işin. Ben Tarabya'dan bahsedince bu senenin sonunda İstanbul'a başvuru yaptıklarını, bir sürü insanın aynı işe saldırdığını ama şanslarının orada da olabileceğini söyledi Martha. Takı yapımını anlatacak olan da O.

Dragon Mart'tan ben, iki çeşit taş aldım. Bir de kesmek ve sıkıştırmak anlamında kullanılacak olan iki tane araç. Hepsi, inciye ilgi gösterseler de yusyuvarlak şekildeki inci taklitlerini hiç sevmediğim için hemen gümüş rengi bir şeyler sordum. Nitekim, hemen çok beğendiğim parçaları torbama doldurdum. Toplam ilk aşamada dört kişiydik, sonradan Martha'nın evine gelen başka bir bayanla beş kişi olduk. Yok, hakikaten Avrupalı kadının uzunluğu ve inceliği ( yani öyle bir beden yapısını koruyabileni ) pek bir güzel oluyor. Sonradan gelen hanımın 25 yaşında bir kızı ve iki tane daha çocuğu olduğuna inanasım gelmedi.

Martha, bizlere bu işi öğretmek için kapısını açmakla kalmamış, aynı zamanda üç dört çeşit yemek hazırlamış. Birincisi, körili karides yemeği, yanına vejeteryan olanlara mercimekli versiyonu, pirinç ve çeşitli soslar ve salatalar...Bu kadarını gerçekten de beklemiyordum. Kızımla babası Dragon Mart'ta kalıp beraber vakit geçirirken, bizler saat dörde kadar kolyelerimizi bir araya getirip, kendi dizaynlarımızı yapmaya çalıştık.

Şimdi, övünerek taktığım, kendi eserim iki kolyem oldu. Martha ve eşim sayesinde bunu da öğrenmiş bulundum. Eğer benimki Martha'nın taktığı kolyelerle ilgilenmese ve sormasa belki bundan hiç haberimiz bile olmayacaktı. Aslan Burcu erkeği işte. Taşlara çok meraklı bir yapı :)

Bana gelince...Yaratıcılıkla ilgili ne olursa aklım gittiği içindir ki, bu işi birazcık da olsa öğrenmek büyük bir terapi oldu. Bundan önce çok yakın bir arkadaşım kendi kolyelerini yapmaya takmıştı da oradan, bu iş aklımın bir köşesinde ben de yapabilir miyim diye kalmıştı. Kısmet bugüneymiş.

16 yorum:

www.edasuner.com dedi ki...

Canım çok da güzel olmuş heleki yarı değerli taşlar ve verdikleri enerjide cabası canım :) sevgiler

ülkü dedi ki...

Takılarına bayıldım.Çok güzel olmuş:))
Ayyy şimdi ben de gaza geldim:)
Bu arada tarabyadaki evi ne güzel anlatmışsıın.Bende tekrar gözümde canlandırdımda hakkaten ne güzel bir manzaraydı.Boğazdan gemilerin geçişi falan..Benim kafamdada şu resim kalmış.Hatta bende uçuk çıkmıştı senin ufaklık inanamayarak bakmıştı uçuğuma:))
o sabah sen eşin(isim yazamıyorum ya:)) kahvaltı yapıyordunuz masada pencerenin önündeydi.güneş öyle güzel girmiştiki içeriye.ortam çok huzurlu görünüyordu..
Evimdeki huzur işte mutluluk budur şeklinde:))
en önemli detay bencede huzur.
canım pidelerde çok lezzetli görünüyor yaa..saat 11,48 valla acıktım.biraz kilo almışım :((sabah kontrollü bir kahvaltı yaptım ama yetmöedi tabii.
neyse öğleni bekleyeceğim artık..öptüm.

Evin Kedisi dedi ki...

Yahu, valla uçuğu falan hatırlamıyorum ben :) İki kere gelmiştin, birinde Öykü vardı, birinde yalnızdın, işte o zaman bayağı bir dışarıya çıkmıştık onu hatırlıyorum :) Hatta, benim kaplattığım deri koltuk da tam sen oradayken teslim edilmişti :) Getirdiğin mavi mumlukları hala kullanıyoruz hayatım, teşekkürler :)

Evin Kedisi dedi ki...

Ne deri koltuğu yahu! L koltuk, Allah Allaaaahhh! Aklım beş karış havadayken mi yazmışım nedir, okumasam öylece kalacak :(

miso dedi ki...

Sevgili evinkedisi,
Kanadalı dostlarınızın jestine ne kadar duygulandım anlatamam. Yazını sabah 8.30da, derse girmeden hemen önce okudum; az önce. Evin kedisi, ben seni çok seviyorum. Yazılarını okuyunca kendi içimden bir şeyler buluyorum. Sonra da ne kadar uzakta olduğunu düşünüp, ah hayat, deyip tebessüm ediyorum.

marruu

Evin Kedisi dedi ki...

Miso;

Sen de beni mi ağlatacaksın sabah sabah? Teşekkür ederim bu samimi iltifatın için :) Ama beni çok duygulandırdın, Kanada'lı olma ihtimalin var mı :))))

Şimdi ben de senin oraya bir geleyim bakayım, sağlıcakla kal e mi?

kecilerin cobani dedi ki...

evinkedisicim, ancak gelebildim kusur oldu.
1. istanbulda benim cayla kiraladigimiz ev de iki odasindan hafiften deniz goruyordu. bu evi hatirladikca aziz nesin'in denizi goren ev hikayesini hatirlar hatirlar gulerim. siz cok sansliymissiniz yalniz, muhtesem manzara.
2. kocani tebrik ederim, giyabinda.
3. pidelere hasta oldum bayildim sistim kaldim burda.
4. kolyelerin ozellikle ikincisine de bayildim. yalniz soylemeliyim ki büst de güzel, büst. maasallah

alev dedi ki...

Sevgili Evin Kedisi,

Su pidelerin tarifini bir zahmet biraz daha ayrintili bir sekilde bana emaillermisin? Burda pide icin erdigim asi, peynirli pizzayla bastirmanin bir yarari yok galiba. Sen belli denemis onaylamissin bu pidelerin tarifini, ben de yapayim bari. Tarifini bekliyorum. sevgiler,Alev. flamefever@yahoo.com

elektra dedi ki...

sevgili ev kedisi, o jumbo karides dediğin şeyleri okuduğum andan beri, kırkyılda bir evden çıkmayacağım yaşasın diyen benim içime şeytan kaçırdın bilesin. cık cık cık, olmaz ki, bir de üstüne pide falan. bir üstteki yorum sahibi e posta istemiş detaylı tarif için, ben de istiyorum. bu yaz korkalığımı yenip bir sürü kek börek denedim,ama mayalı hamur fobimi aşamadım. yoğurmak açmak falan bana çok uzak görünüyor. ama kırmaya da çalışıyorum bu korkumu, belki pide hatırına yardımcı olur bana tarifin.
takılar pek güzel, ellerine sağlık. ben takı alır alır sonra takmam. bayılırım takıp takıştırana, heves edip alırım, sonra kendimi beğenmeyip kenara atarım. nasıl kasık büyümüşüm diye de kendime çok kızarım. aman görünür olma elektra, kaparlar... neyse, sen tak, çok hoşlar. sevgiler...

Evin Kedisi dedi ki...

Keçilerin Çobanı'cım;

Hakikaten Ahhh İstanbul!dedirten bir yerdi.

Kusuru olur mu? Ben daha kendi bloğuma dört gündür gelemiyorum :)

Büstüm için yazdıklarına da çok teşekkür ederim, anneden kalma, bu aralar gittikçe de büyümekte, hayırlısı diyelim :)

Pide tarifini verecem. Tamamdır :)

Evin Kedisi dedi ki...

Efendim herkese tarif yazıcim. Bu işi yarına yemek yapacağım, ardından bizim ufaklığı almaya gidip geldikten sonra bu sefer de bale için çıkmak zorunda olduğumdan, bir an evvele sığdırmak üzere, bu gecelik erteliyorum. Biliyorum cümle de uzun oldu, kusura bakmayınız :)

Elektra,

Ben de aynen senin gibiyim, hayatta üzerimde takı tutamam, sıkılırım, takanı beğenirim, böyle özenirim ama eve gelir gelmez at arabası, kabağa dönüşüyor :) Dışarı çıkarken bazen çok özenesim gelir, bazen salarım gider. Ay, ne bileyim kafama göre takılırım işte...

Hamur yoğurmak sinirlere çok iyi geliyor. Hele ılık ılık mayalı olan, gerçekten tavsiye ederim. Elinin altındaki değişimi hissetmek oldukça güzel, bir ilmini aldın mı çok da pratik. O kendi kendine mayalanıyor köşesinde zaten ablası :)

Köşenin Delisi dedi ki...

Evinin kedisiciii meraba :) Anca geldim valla, bi de uzun yazmışsın ki...hayır şikayet etmiyorum yanlış anlama...ama okuyana kadar Toprak hık dedi kalktım, dur ocakta yemek var dedim yine kalktım...şimdi yoruma oturdum ya uyanır bizimki :))

Sen bu çobanın pidelere ağzının sulandığına falan bakma lütfe, ucundan ısırır sonra yemez kilo alıyorum diye!! Ama ben...hepsini yutarım hehe :)

Senin bu güzel, duygusal yazınla hiç alakası olmayan son derece laubai bir yorum oldu, farkındayım, ama napıyım, buraya gelince böyle oluyorum ben...ya da hep mi böyleyim ben yahu? Normalde fazla ciddi olduğum için mi acaba blog yorumlarında sapıtışım..:)

Keşke buralarda olsan da tanışablsek ne güzel olurdu..

Köşenin Delisi dedi ki...

Bu arada...bir önceki yazına da ancak yorum bırakabildim okumak istersen :)

kecilerin cobani dedi ki...

psst, evinkedisi niye buyuyo bu bust aceba? aciklama talep ediyorum. )
deli, duyan da benden bahsettigini sanir, kilo aliyomusum diye yemiyomusum. aliyorum, o ayri da, kilo alacam diye pide mi yemiicem yani. pöh

Evin Kedisi dedi ki...

Yorumlar bölümündeki sayı 9. Yorum yapmak için açıldığında gelen yorum sayısı 14. İlginç durumlar...Yavaş algılama...

Neyse, Çoban'ım, o büst haliyle eski çıltı bacaklı kıza göre büyümüş durumda tabi ki. Sürekli olarak büyümeye devam etmiyor ama eskiden yediklerimin aynısıyla kilo alma korkusu ya da diyet mi yapmam lazım sorusunun gündemime oturması çok değişik geliyor bana. Ben ki yemek yer akabinde devrilir yatardım " Allah'ım ne olur yediklerimi yağa dönüştür, şöyle kotun üst kısmını dolduran bacaklarım olsun." diye.

Tabi, biliyorum böyle şeyleri pişirmemem gerekir ama o zevkimi kaybedersem evde oturmaktan soğurum. Yani, yalnızca yemek yapmak değil bu, acayip bir şekilde zevk almak, renklerle, şekillerle, tadlarla oynamak falan. Sonra da "İçine edeyim büst müst yerim ben len bu lahmacunlarııııı!" diye nağra atmak akabinde :)

Evin Kedisi dedi ki...

Ya Miso?

Ne diyorsun sen?! Ben değil miydim bu kız neden gelmiyor, bana yorum yazmıyor diye ter ter tepinen? Tabi ki büyük bir mutlulukla yazdığın her türlü uzunluktaki mailini okuyorum. Sen yeter ki yaz :)Ve evet, eğer sizlere yakın olsaydım, kesin tanışmıştık, keşke öyle bir imkan olsaydı. Keşke...