15 Ekim 2007 Pazartesi

Bir Bayram Havası...

Bilgisayarlar minimum kullanımda, aileler maksimum ziyarette, bakıyorum da şu hareketli ortamda birkaç gündür tık yok!

Hakikaten Allah ailesi, çoluğu çocuğu kocası ya da karısı olmayana yardım etsin. Bazı filmler vardır hani Christmas zamanı aile efradı, kendi doğurduğu falan olmayana işkenceye dönüşür, hep beraber ağlaşılır falan...Ama öyle! İnsan böyle dönemlerde anlıyor gerçekten.

Tabi, bizler gibi herkeslerden uzak kalanlar için bu tatil, "Hörrreyyyy!" şeklinde kuma, denize ve güneşe saldırı amaçlı kullanıldı.

Hepimizin o bencil noktası mahiyetinde, dünyanın durumuna üzül, " Ne olacak sonumuz böyle giderse?" diye hayıflan ama bir boşluk yakaladın mı elindeki nimetleri sonuna kadar kullan. Diyorum ya insanın doğasında var " Ben merkezci" yaşamak, ne yaparsan yap ne edersen et, herbirimiz bir yerde kendine sunulmuş hayatı deneyimlemekle yükümlü.

Bu, ne yazık ki bazıları için evet, yükümlülük, bazıları için ise şans. O yüzden, kesinlikle tekrar tekrar farklı şekillerde yaşanan hayatlara inanıyorum ben. Bir kereyle olması imkansız geliyor, içine doğduğun ortamdan tut, aile hayatına, oradan alabildiğin eğitime, sahip olduğun doğuştan gelen paraya ve yeteneğe kadar herşey öylesine şansa bağlı ki! Aynı insanı, farklı şartlara koy, bak bakalım nasıl yeni hamurlar ortaya çıkar derim. Allah'ın hödüğü ye ye bitmez bir mirasa konuyor, önünde eğilmeyen bükülmeyen kalmıyor, oysaki kimbilir adını sanını duymadığımız köylerde kasabalarda istense nerelere getirelecek nice insan nasıl şartlara doğuyor.

Neyse...İşin felsefesi bir kenara, bu bayram ki burada Çarşamba akşamı tatile girildi, Perşembeden neyi ne yapacağımızı düşünmekle geçti. Çarşamba günü kızımın arkadaşı periyodik ziyaretinde bizdeydi. Ailesi hep beraber O'nu almaya gelince, cümbür cemaat bir çay halleri hasıl oldu :)

Perşembe günü eşimin okulundan İda, akşam Cornishe denilen yerde sahil kenarında bekleyen, yere kurulumuş oturulacak minderlerin serili olduğu teknelerden birinde piknik yapma fikriyle geldi. Bence çok güzeldi güzel olmasına ama kanımıza işlemiş bir şeyler hazırlamak. Dedim ki benimkine " Bak şimdi göreceksin, herkes dışarıdan aldıklarıyla gelecek." ki harfiyen aynı durum yaşandı.

Bunun mantığına sonuna kadar katılıyorum. Bir, herkes kendini doyuracak kadar bir şeyden biraz daha fazla, farklı lezzetlerden alıp geliyor. İkincisi, bu bir tatil havası, benim gibi öğlen başlayıp beşe doğru ancak yıkanması, kızartması ile uğraşmıyor. Ama yapılacak bir şey yok. Çıkacısa huyum böyle!

Bir de bizimkilere öğlen yemeği hazırladım. Stragonof, Çin usülü ekşili tatlılı.

Pikniğe gelince...Benim mayalı hamurdan böreklerim var, kızarmalık. Hani, insanlar bir de vejeteryandır falan diye milföy, ıspanaklı, Emine Beder'in çapraz kapamalı böreklerinden, yanına da kıymalı böreklerden, ardından da hızımı alamayıp zeytinyağlı yaprak dolmamdan yaptım. Aslında üç parça şunun şurasında denilebilinir ama diyenin dilini keserim.

Şöyle düşünmek lazım... Bir yerde ıspanak için soğan doğranıyor, o pişiyor, diğer yerde kıymalı iç için soğan kesilip o hellediliyor. Hadiii, mayalı hamur tutulup, kabarmaya bırakılıyor, öbür taraftan milföyler açılması için mutfak tezgahına diziliyor. Sonra, milföyler icap edilecek şekilde kesiliyor, soğuyan ıspanaklar bol beyaz peynirle döşeniyor. Kabaran mayalı hamur parçalara bölünerek açılıyor ve içi eklenerek kızartma yağında pişiriliyor. Herşey bitiyor ki bu sefer arada doğranmış sekize yakın sayıdaki soğan zeytinyağında kavrulup diğer iç hazırlanmaya başlanıyor. Veee sıra geliyor dolmalara :) Tabi, bunları kim yıkıyor? O sırada, mutfakta terör estiren ben!

Çıkmaya yarım saat kala herşeyin son rötuşları atılıyor derken pasaklı, kızartma yağı kokulu, saç baş bir tarafta halden çıkılıp evin hanımı haline dönüşüm geçiriliyor. Tabi, yüzümüzden gülümseme eksiz olmayacak di mi efendim bir yandan?

Akşam, bir saate sığdı. Daha önceden de yazmıştım belki havalar artık esintili, gayet güzel, eskisi gibi rutubetten damla damla olup üzerimize yağmıyor. Gözeneklerimizi tıkayıp nefes almamızı engellemiyor.

İda, dünyayı dolaşan bir çift arkadaşı, eşimin kocası Türk olan yeni bir iş arkadaşı, beş yaşındaki dünya bir yana ben bir yana diyen oğulları ve diğer bir Alman çift falan filan...Toplam belki bir on kişiyi bulduk ve daha yola çıkar çıkmaz neyimiz var neyimiz yoksa ortaya döktük. Herkes yere oturduğu içindir ki bir kere kenarda kalanlar gerçekten kıpırdayamaz duruma geldiler. Tahminimin hayata geçişi şeklinde aldıklarını açtılar.

Bu arada, İda bizim Türkiye'de bir arkadaşımız vardı, beş yıl sonra yolllarımız burada kesişti. O kocasını bırakıp buraya gelmişti ama birinci yılın sonunda kaçarak (!) pes etti. İşte, İda O'nun yanına gitti tatil için. İStanbul'a aşırı hayran kalmış. Onu konuştuk falan filan...

Benim dolmalar ikinci kez istenen tek alternatif oldu :) Joeanna ( kocası Türk ) vejeteryan olduğu için ıspanaklı börekler ve dolmaları çok tuttu. Yapanın ikram etmek ve sevildiğini görmek en harika anıdır ya, ben de o an keyfine vardım :) Bana bir de Tükçe " Bunlar etli mi?" diye sordu :) Türkiye'de ev almak, dünya piyasaları gibi içimize işleyen konulardan bahsettik. Birinci gecemiz böyle geçti.

Ertesi gün, kamp yapmak için nereye gideceğimizi düşünmek, ona göre alınacakları ve hazırlanacakları hesaplamakla harcandı. Zeytinyağlı dolma zaten vardı, zamanında da bir barbekülük eti dondurmuştum. Onu kamp akşamına düşündük. Eksiklikleri gidermek için kızımla kocam dışarı çıktılar.

Aynı günün akşama doğrusu kamp malzemelerini hazırladık. Umman'a doğru ( east coast ) denilen sahil yolunda aklımıza yatan yerde konaklayacağız, o şekilde karar aldık. Benimki, off road diye bir kitap almış. Bütün yolları, konaklama olanağı veren noktaları falan gösteriyor. Onun dışında kalmak anlamında değil de günübirlik gidilebilecek yerleri de öğrenmiş olduk.

Kamp malzemelerimiz pergola denilen kocaman bir güneşlik ( kesinlikle masa falan kurulduğunda olmazsa olmazlardan ) tabi ki çadır, yemek için gerekenler ( önce kaç gece kaç öğlen onu hesaplamak lazım ) yemek ısıtmak için taptığımız Çin malı ocağımız, yere serilen hasırımız, biri elimizi yıkamak için çeşmeden doldurulmuş, diğeri içmek için olan su bidonlarımız.

Biz, kendimizi gittiğimiz günün öğlen dönemi, akşamı ve ertesi günün sabah kahvaltısı şeklinde ayarladık. Humus, biraz yeşil salata, bebe havucu, noodles denilen sıcak suda dört dakika tutulduğunda hazır olan kıvırcık makarna diyelim, ondan, ekmek makinasından bir adet somun ekmeğimiz, ekmek bıçağımız, keskin bir küçük bıçak, kağıt tabaklar, bardaklar, bol bol peçete, tuvalet ihtiyacı için ıslak mendil, iki tane domates, beyaz peynir, zeytin, tuz, karabiber, patates salatası.

Tabi ki masamız, kamp yapma işinde kullanılabilecek kadar kalitede ama temiz masa örtümüz :)
Yol, sabahleyin saat dokuz gibi başladı ve iki saat içinde daha önce kayınvalideleri götürdüğümüz yerden uzakta kalan bir mekanda sona erdi.

Kocaman bir sahil, sağ tarafta yeşil olmayan ama silüeti görüldükçe bize Çıralı'yı hatırlatıp nostalji havası estiren dağlar...

Bu mekana varana kadar geçtiğimiz yerlerde öyle ilginç kütüphanelerle karşılaştık ki, kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde mesela bir koca bina, a bir bakıyorsun kütüphane yazısı...Üniversiteleri de öyle. Tabi ki çorak, insana ayda kurulmuş bir yaşam alanını düşündürüyor ama aynı zamanda kendine göre de bambaşka bir doğal yapı. Yani, insanın aklındaki "Doğa dedin mi budur!" kalıplarını da dümdüz ediyor. İlginç...

Bazı yerlerde çölün ortasından geçirilmiş bomboş bir karayolunda altmış klm hızla emeklemeye çalışırken (!) hani filmlere ya da fotoğraflara konu olmuş kırmızı çöl kumu nedir onu görüyorsunuz. Ya da " Amaannnn! Bu da bir şey mi?!" derken kendi kupkuru kalmış denizlerimizin aksine pırıl pırıl, binbir renkte balığa ev sahipliği yapan, ılık mı ılık bir habitatla karşılaşıyorsunuz.

Konaklamaya karar veriverdik hemen de çevrede çökecek, iş görecek bir yer dahi yokmuş, sonra anladık. İlk anlık attraction diyelim biz buna. Buraya ilk geldiğimizde yıllarca kullanıp çok da memnun kaldığımız Pegout'un görünüşüne aldanmamız gibi yani. Yaşadıkça anlarsın hanyayı konyayı dedikleri...

Bizim dört çekerliyle ilk kum macerası, hırpalamak da istemiyoruz ya haspayı, öyle çekine çekine, dört çeker düğmesine basıp ilerledik. PEk de güzel gitti, beğendiğimiz bir yere park ediverdik. Hemen açılıp dökülmeye başladık.

Erkek milleti, dırdırlanmayı pek sevmez, hernedense evinde temiz olmanı taktir eder de kamp alanlarında dışkılamak, adet görmek, o sırada nasıl oluyor, ne yapacağım, ıyyy! falan gibi polemikleri hiç benimsemez. Hemen, Lara Croft'umsu bir şekilde fit olunacak, dağlar aşılacak, ağırlıklar taşınacak ve gık denilmeyecek türü ister. Yani, sizinkileri bilemem de benimkinin tercihi odur. Malımı bildiğim için elimden geldiğince hani konuşmamaya çalışıyorum ama...

Laila, haliyle bizimle beraber. O sıkıcı hayatına bir anlam gelmesi açısından bizim de yüreklerimiz rahat, hemen ufaklık bir yandan suya, köpek öbür yandan şeklinde herkes bir yerlere dağıldı. Benimki pergolanın açılması, ben altına hasırın yayılması, pergola açılırken orasının burasının takılma işlemlerinde yardım, sonra erkeğimin (!) çadırı gık demeden kurması ( ki bunun nasıl bir iş olduğunu düğüm olanlar çok iyi bilir ) yedek kıyafetlerin, yatak çarşaflarının falan düzenlenmesi...

Denize gireceğiz ya. Yürüdük... Ana! O da ne?! Yahu, sahil uzaktan normal gözüküyor gözükmesine de bayağı bir kayalar var. Hay Allah!... Neyse ileriye gideriz o zaman biraz. Hımmm! Demek ki bizim çadır kurduğumuz alanın o kadar dolu olmamasının sebebi buymuş, şimdi anlaşıldı. Biz, kızımla keşif amaçlı yürüyoruz ama bayram havası hakim ya, bir sürü herif yine, kendi hallerinde olmalarına karşılık, belki de eskiye göre daha bir sert derili olduk, bilmiyorum yürümeye devam ettik. Yok! Bütün sahil aynı mantık! Ciddi ciddi kaymalık kayaları aşıp birazcık kuma ulaşıyorsun şeklinde.

Ben cırt cırtlı ayakkabılarımı yanıma almıştım. Bari onlarla oramı buramı yaralamadan gireyim dedim. Ufaklığın buna hiç şansı olmadığı için o benim elimi tuttu ve denize doğru gitmeye başladık. Ama bu sefer de yanlardaki otellerden deli halleriyle çıkan ringler, yok efendim deniz motosikletleri ne var ne yoksa ortalığı doldurmaya başladı. Zaten biz açılmayacağız ama olsun, açılmaya kalksak bu sorunla karşılaşacağımızı, kafamızın vücudumuzdan ayrılma oranının bir hayli yüksek olduğunun anlaşılması dolayısıyla bireysel olarak da açılamadık.

Bu arada, sahile jeepleriyle gelip hava atanlardan, kamp yeri bulmaya çalışanlardan kuma saplananları, onları kurtarmaya gelen başka gönüllülerin bazılarının işlerini çok iyi başardığını, bazılarının ise kaş yapayım derken göz çıkardığını görme şansına eriştik. Çocuğu bırakacağız değil mi kumlarda koşsun oynasın. İmkanı yok! Beş dakikada bir kum motosikletiyle uçan bir ergen, beş ergen, on ergen derken artık pes ettik ve " Bizsiz hiçbir yere gidemezsin!" şekline girdik. Güya doğanın içindeyiz değil mi bayanlar, baylar?

Esas hanyayı konyayı akşam saatlerinde anladık. Ama iş işten geçmişti. Hava kararmaya başladıkça insanlar akın etmeye başladılar desem yeridir. Bizim hemen yakınımıza gelen Sri Lankalı olduğunu düşündüğüm aile çadırıyla düğüm olunca bizimkinden yardım istedi. Ben Chloe'yi yatıracağım, hava karardı kararıyor vaziyette, bir anda havai fişekler tepemizde patlamaya başlayınca, benimki geldi ve " Layla nerede?" dedi. Görüdüğüm en son şey, Layla'yı bağladığımız ipin kopmuş, arabanın arkasında sallanıyor olduğuydu. Allah'ım korku filmi gibi! Jaws geldi köpeği kaptı!

Hepimiz bir yere dağıldık. Ben zaten nasıl olacak, tuvaleti nereye şeettirmek lazım kıvranmasına girdiğimden bakıyorum ki ööle bir alan. Herkes herkesi görecek şekilde. Kazma mıyız neyiz?! Ben de bizim adamdan amma tırsmışım dırdırcı damgası yiyecem diye ağzımı açmamışım. En sonunda köpek kendini salmış gitmiş bir yerlere biz ismini söyleye söyleye bakınırken, karanlıkların içinden sağına soluna bakınarak çıkıverdi.

Sonradan eve yakın patlayan havai fişeklerde niye yerinden kalkıp havladığını ve ne kadar huzursuz olduğunu anladık. Çünkü bizim köpek tepemizde patlayan havai fişek durumlarında kalp krizi geçirecek ve kendini kaybedecek noktaya geliyordu. Yani -muş. Öğrendik!

Bitmedi...Bütün gece sabaha kadar neredeyse dört çekerli motosikletlerle penceremizin yanından geçtiler, beynimizin on santim tepesinde havai fişekler patlattılar, hatta otururken parçaları koluma falan düştü. Deli gibi bağırıp çağırıştılar, yanımızda oramızda buramızda kuma saplanıp arabalarının motoru çıkana kadar gaza basarak mevcut durumlarını beş beter hale getirdiler...

Sabah iki gibi sızmışız. Köpeği çadırın içine ayak ucumuza aldık. Yerde yatıyor ama her patlayan havai fişekle bize, dışarı, içeri ne yapacağını şaşırmış halde hareketler yaptığı için birimiz öldürme girişiminde bulununca diğer taraf durduruyor şeklinde psikolojik bunalımlara bile girdik.

Zihni Sinir Procesi tuvaletime gelince...Arabanın kapısını açtım, pergolanın yan tarafını çıkartıp, arabanın üst bagajına geçirdim, onun da çevresine yere açtığımız hasırı çevirdim. Bütün bu detaylar hayatın gerçekleri olduğu için yazıyorum. Bir de ne zaman böyle yerlere gitsem şişip şişip patlıyorum, bütün metabolizmam alllak bullak oluyor. Temizlik konusu gerçekten de zorluyor.

Sabahleyin altıda ayaklı çalar saatimiz (!) bizleri kaldırınca eve dönmeye karar verdik. Kahvaltı mahvaltı hak getire ki motosikletler yine başlamıştı. Arabanın kuma saplanması düşüncesi ortalığı gerdiği için herkes yapması gereken işlere koyuldu ve yarım saat içinde toplandık. Uğraşırken Sri Lankalı ailenin gecenin bir yarısı korkup çadırlarını bizlere doğru yanaştırdığını anladık. Beş dakika sürdük sürmedik ki bir sahil daha ve levhada " Aile için " yazıyor.

Tecrübe, yaşayarak öğrenilecekler listesi, dünyanın sonunun gelmesinin sebeplerinin anlaşılması, doğa parçası, sessiz sakin yerlerin insan mahlukatı tarafından nasıl tarumar edildiği...

Eve gelince bir de uzun bir süre getirilenlerin yerleştirilmesi, rüzgardan, güneşten ve tuzlu sudan keçeleşmiş bizlerin temizlenmesi, arabanın ve çantaların her bir deliğinin yapışmış kumlardan arındırılması gibi işlemler de düşünülürse yalnızca " kamp yaptık çok güzel geçti!" nin yetersiz kaldığı görülmekte.

Ertesi gün, ufaklığın yüzme dersi var diye hemen onun yanındaki otele yüzmeye gitme fikri dahiyane geldi. Aslında Dubai'de efendim tam bir kayak alanı inşa edilmiş durumda, ismi de Ski Dubai ama hesap kitap, yemeğiydi, petrolüydü derken kampın arkasından gereksiz bir değişiklik ayrıntısı olacak, yakınlarda, elimize sandviçlerimizi alarak idare edebileceğimiz bir mekan olsun dedik. Haşlanmışız!

Yalnız denizin sıcaklığını anlatamayacağım, işte o konuda abartı yapacak derecede beğeniler içindeyim. Havuz falan değil, deniz! Süperdi, girilince çıkılamayan türden. Yumuşacık, elenmiş kumlar, doğum yapmamış fıstıklar, cilveleşen çiftler, bikinili nineler falan...Kimin göbek kısmında birikmiş, insan anatomisinin farkları anlamında bayağı gözlemler yaptım :)

Yahu, neden insan kısmısının kadın milleti erkekleri beşe katlar? Yani, bakıyorsun hakikaten beş tane hatun çıkarken onların kocaları veya işte neyse ne sevgilileri abidik gubidik şekilde. "Erkeğin paralısı, gerisi boş" felsefesinin ürettiği kadınlar mıdır nedir bunlar? Ya da doğası böyle bu işin, elden gelecek bir şey yok. Nasıl hayvanlar aleminde erkektir, bizde de dişi. Zor bir iş.

Neyse...Dün eve döndüğümüzde bilmemkaç faktör krem kullanmamıza rağmen bayağı bir yandığımızı gördük. Birkaç güne normale döneriz ama çocuk için kesinlikle iyi değil. Bizler için de aynen. Neyse ki öyle sık yapılan bir şey de sayılmaz. Hala kaşıntı hallerindeyiz.

Bugün ise, inanılmaz yoğun geçti. Eşim işe başladı, sabah bir altıda çalar saatin azizliği ile uyanıldı. Kızımın bir hafta tatili var, biz O'nunla yatakta sefa yaptık, babamız işe gitti.

Sabah Cheryl çağırmıştı, öğlen yemeği falan demişti ama hayır demedim, bir saat kalır kaçarız diyordum. Saat iki gibi ufaklığın sınıf arkadaşlarından biri gelmek istemişti, O'na randevu vermiştik, o saatten önce evde olmamız gerekiyordu. Ve bayram tatili için yüzme dersini aldığımız otel dolu olduğundan aynı güne saat beşte dersimiz vardı, onu da sığdırdık.

Sabah, benim kazma hafızamla Cheryl'a gittik gitmesine ama koca binanın hangi katında olduğunu unuttum ben. Üçte miydi diyip zar zor kapıyı açan kadına durumu anlattım, zaten kapı açıldığı an dın! oldum. Cep telefonu denen bir icat var denilebilinir ama Cheryl'ın telefonu kapalı olunca riski göze alıp çağırdığını bilmediğim ve biraz da papaz olduklarını anladığım Helena'ya telefon açmak zorunda kaldım. Neyse ki hepsi geliyorlarmış, meğerse biz bize olmayacakmışız. Toplam beş anne ve on çocuk durumları...

İnanır mısınız, buradaki gibi sakin çocukları ben hiç bir yerde görmedim. İki tane bebek de vardı grubun içinde ve ne bir ağlama, ne annelerde bir sinir stres... Kendilerinden memnun, sakin anneler var buralarda. Maddiyat muhakkak hayatın stresini azaltan en önemli faktördür ama yok, sanki daha bir felsefi bakıyorlar herşeye. Hayatla kavgaları mı yok desem? Kendileriyle, vücutlarıyla bir sorunları mı olmuyor desem? Bilmiyorum ama gelen istenerek yapılıyor ve eller kollar kocaman kocaman açılarak " Hoşgeldin bebek!" deniliyor.

Chloe'nin okuldan arkadaşı bugün gelmiş olan Natasha'nın babası lenf kanseriymiş. Ben, zaten anlamıştım. Göz önünde bir erime var sanki. Aslında kilo kaybı da değil, bariz bir sağlıksız görüntü. Biliyordum...

Geçenlerde okula giderken yanında yürümeme rağmen beni fark etmeyince " Merhaba Eric!" dedim. Sonra " Nasılsın?" hoş beş derken " Yaşamaya çalışıyorum!" diyince açıldı konular ve babamın atlattığını, bu merete altmışlarında yani bundan yirmi sene önce yakalandığını anlattım falan...

Anne kendini kaybetmiş şekilde çalışıyor. Bugün bana diyor ki " 7/24 saat zaman isteyen bir iş" Tamam anlıyorum da..." İşini çok severek yapıyor!" Eeee? " Sen ölüyorsun be adam!" demek geldi içimden. Natasha'nın yanında baleye falan giderken kadınlar klübü var burada erkek dışarda beklemek zorunda gelirse, oradan kovulmuş bir adam bu. Öyle de kızına düşkün, heryere O'nunla giden bir insan. " Evet, işini hepinizden çok seviyor orası belli."

Yüzme dersine gittiğimizde öğretmen dörtte beklediğini söyledi bizi. Haydaaaa! Geçen sefer de derse gittik de bekle bekle gelmeyince dumura uğramıştık. Meğerse, bayram yüzünden havuz çok doluymuş, iptal etmiş dersi, anlıyorum da bir kopukluklar oluyor. Dersten ayrılırken cebimi verdim. Haftaya yine aynı saatler diye de tastik üzerine tastik aldım falan...

Bizim kız acayip bir deniz canlısı, yakında yüzgeçleri falan çıkarsa hiç şaşırmayacağım. Artık nefes alıp vererek kulaç atma çalışmalarında ciddi kulaçlar atıyor. Her üç kulaçta bir öğretmeninin su altında duran kolundan destek alarak kafasını çıkarıp nefes alıyor ve yine devam...Bugün, diğer büyüklere bile örnek gösterildikçe daha da gaza geliyor ve gaza geldikçe daha iyi oluyor. Bence çocuklar üzerinde yapabildikleri konularda teşvikten daha iyi bir öğretme mekanizması olamaz.

Eve geldik, Layla'yı çıkarttık, babamız geldi. Çıktık, duş aldık, saçlarımızı kuruttuk ve yemeği hazırladık.

Perşembe gecesi, Anna'nın anne ve babasını akşam yemeğine davet ettim. Daha ne yapacağıma karar vermedim, sabahleyin düşünüp ona göre alışverişe çıkacağız ufaklıkla beraber.

Televizyonda, Fas'da beş yaşından itibaren çalıştırılmaya zorlanan, dövülen, yemek verilmeyen, ailelerine o yaşlarda para götürmeye çalışan çocukların Unicef tarafından yapılan yardımla okula döndürülme çalışmaları...

Hayat böyle bir şey işte, anlık şanslar üzerine kurulu. Diyorum ya hepimiz doğduğumuz hayatları yaşıyoruz ama en azından farkındalık geliştirebiliriz, evlerimizdeki rahat ve konforlu hayatlarda, yetiştirdiğimiz çocukların yüreklerine empati tohumlarını ekebiliriz. En azından çevremizde, bizden etkilenen ne varsa onlarda iz bırakabiliriz. Onlar gelecek nesillere bıraktığımız en önemli miraslarımız olacak. Yoksa bizle beraber tüm düşüncelerimiz kaybolup gidecek.

Bunları yazan bana, benim inanmam zor ama artık çocuklarımızı en önemli yatırım olarak görüyorum. Bunu bana öğreten kızıma da şukranlarımı sunuyorum.

7 yorum:

www.edasuner.com dedi ki...

Huhu ben geldim iyi bayramlar canım geçmiş de olsa :)

Evin Kedisi dedi ki...

Valla, o kadar alıştım ki artık bloğumu açıp kayıtlardan kaybolduğunu görmeye, elimi bile kıpırdatma halim yok. Şimdi geri geldi, hemen yazayım. Hoşgelmişsin Eda, teşekkür ederim :)Hepimizin geçmiş bayramı kutlu olsunnnn!

Selen dedi ki...

Seninde gecmis bayramin kutlu olsun canim.Benim icin cok yorucu birkac gundu fazla mesai bile yaptim isyerinde malum gelmeyen cok oldu bayram sebebiyle.Ama aileden sevdiklerinden uzak olunca bir anlami kalmiyorki degilmi?

balanne.com melike yaşar dedi ki...

kamp mı? ayyy. piknik ve kamptan nefret ettirdiler...

etki alanı dedi ki...

Sizi"ingilterden mektuplar"ın yorumlarındaki yazınız nedeniyle ziyaret ettim.Çok güzel yazmışsınız.Bloğunuza uğradığıma sevindim.ara sıra uğrayacağımı bildiririm.
Tütü

Evin Kedisi dedi ki...

Sevgili Melike;

Haklısın, gerçekten de insanların herşeyi rezil etmeleri, sessizliğin kıçlarına batması mantığı, doğanın içine edilmesi hakkını kendilerinde bulmaları...Bütün bunlar olumsuz ve bir de kamping alanının tuvalet ve duş mantığı olsa...O yüzden hep söylüyorum İngiltere İngiltereeeee!

Etki Alanı :)

Merhaba hoşgeldin, ben de zamanım olur olmaz senin bloğa göz atacağım. Her zaman beklerim, teşekkürler :)

Evin Kedisi dedi ki...

Merhaba Selen :)

Tam da Türkiye'nin bu durumlarının üzerine...Aslında politik anlamda kendimi çok ama çok rahatsız hissediyorum ama buraları paylaşmak adına doğru bulmadığım yerler. Bu oyunlara alet olan tüm genç insanların ana babalarına baş sağlığı dilemek lazım. Sevdiklerimizden uzak olmak zor ama onları hiç ama hiç göremeyeceğini bilmek daha da zor :( Neyse, geldiğin ve yorum yazdığın için sana da teşekkürler :)