7 Eylül 2007 Cuma

Bölünmeler Eşliğinde Gerilmeler

Son günlerde kendi kendime aldığım kararlardan biriydi, ailem yanımdayken bilgisayara elimden geldiğince yaklaşmamak. Bunu şimdilik ne kadar becerebiliyorum bilmiyorum ama neye sararsam suyunu çıkarma huyum olduğu için bir anda yine kendimi bilgisayarımın karşısında takır tukur yazarken de bulabiliyorum.

Ha, bu durumdan memnun muyum? Hayır, kesinlikle değilim çünkü ister istemez hep beraber geçirilecek zamanın içine etmiş oluyorum. İşte yalnızca bu yüzden diyorum ki, hamilelik durumu olursa hepsinden elimi ayağımı çekeceğim. Çok kendi içime dönük, sakin ve huzurlu olmak istiyorum o dönemde. Pasif bir şekilde, tembel tembel okumak arzusundayım. O da canım ne isterse, kendimi strese sokacak haber dahi duymak istemiyorum. Yani, planım o. Olur, olmaz ayrı konu. Birisinin röportajını okumuştum orada diyordu " Gittiğim tatillerde gazete bile okumuyorum ve o kadar huzuluyum ki anlatamam."

Ne güzel, LAra'ya hamile kaldığımda etamin yapıp tv seyrediyordum, kitaplar okuyordum. Kimseye böyle " Bana geldiler, oturmam yazmam lazım!!!" falan demiyordum. Eşe dosta yazdığım mektuplarım vardı ve onlar da ferman kalitesindeydi ama olsun yine de dürtüklenir gibi bir durum hissetmiyordum.

Mesela, şimdi bu yazıyı yazarken her gelen giden kafamı bozuyor. Odaklandığım iş sürekli bölünüyor gibi duyumsuyorum. Yemek yapmam lazım, canım istemiyor :( İşte, klasik halim, neyi yapıyorsam öbürküne özlem duyma. Nedir? Bizimkilerin yanına gittiğimde bilgisayarımı ve yazı yazmayı düşünmek, yapamadığım için dırdırlanmak, buraya gelince de yazı yazmak için herşeyi bir kenara bırakma düşüncesinin eğretiliği...

Yazı yazmak bir anda aklına gelen bir şiiri oraya aktarmaya benzediği ya da ben öyle bir benzetmeyi kendi adıma doğru bulduğum için bölünmeler eşliğinde gerilmeler yaşıyorum. İlla geldi mi yazılacak sendromu var bende. Hayat da öyle bir akıyor ki yönetmen gibi " stop!" ya da " action!" yapamıyor insan. Aklımdaki dolu konu eriyip gidiyor.

Dün mesela, bir yemek denedim, kendi kendime adapte ettiğim bir şey. Ne fotoğrafını çekebildim, hemen akışa uygun olarak yapıldı. Ama notunu aldım tabi ki, yazarım, başka bir sefere de aynı yemeği yaptığımda fotosunu çekip eklerim, ne yapalım. Daha, ekmek makinası ile ilgili yazacağım, tatili kendime göre yorumlayacağım, fotoları ayırıp, küçültüp bloğa ekleyeceğim falan filan...
Dün akşam, ilk aşamada Borat filmini seyretmeye çalışıp şiştim diyebilirim. Borat denilen şahsın Kırgızistan bölgesinden çıkan bir gazeteciyi canlandırarak, Amerika'lıların arasına karışıp dağdan gelen bir insanın şehir hayatında neler yapabileceğini göstermesi üzerine kurulu bir film. Belki ben bazı konuları gereksiz ciddiye alan biriyim ama Amerika'lıların Bora elinde mikrofon Irak'taki tüm teröristleri, derken tüm çocuk ve kadınları öldüreceğini söylediğinde insanlarda yaşanan o " Yuppiiii, yaşasın!" halleri acayip eğreti olmama sebep oldu.

Bora ( Borat ) çok ciddi derecede hani evinde ineklerle yaşayan, televizyondaki kadın karaktere aşık olan ve O'nun peşinden Amerika'da yer değiştirip New York'dan California'a gelen, acayip şekilli vanının içinde ayı besleyen, çantasında horoz taşıyan, herkesle belden aşağı konuşan, kız kardeşiyle cinsel ilişki kurarmış gibi gözüken bir tip...Herşey aşırı uçlarda sergilenerek anlatıldığı ve belki de bu şekilde kafaya kazındığı içindir ki " Iyyyy!" " Böğğğğhhh!" eşliğinde seyredilen bir film aynı zamanda.

Çekim yapılan insanlar herhalde kendilerini filmde gördükten sonra anlamışlardır ya da herşey olup bittikten sonra kendilerine açıklanmıştır. Ama kendi dışkısını torbaya koyup, tuvalete nasıl yapılacağını bilmeyeni oynamak ve bunu yaparken normal insanların tepkilerinin üzerine film yapılması benim espri anlayışıma uymuyor. İğrenç, çirkin, görüntülenmesi ve halka gösterilmesi espri konusu yapılabilen bir mantık yanlış geliyor. Gülme noktaları genellikle iğrençlikle karışıp harmanlanmış halde sunuluyor.

Yoksa, East is East'i seyretmiştim yıllar önce ve orada İngiltere yaşamına adapte olmaya çalışan, bir yandan da kendi görgü kurallarını uygulamaya devam eden Hintlilerin yaşamını anlatıyordu. Bayılmıştım...Filmin içinde acayip komik öğeler vardı, çok acıklı sahneler de serpiştirilmişti. Tıpkı, Almanya'da kuşaklar boyunca yaşayan Türk işçi aileleri gibi...

Bu arada, Türklerin kendi kimliklerine sahip çıkıp, olayı " Ama Kırgızlar da Türk!" diyerek kişiselleştirenlere yanıt olarak kendi aramızdaki kıro yakıştırmalarını hatırlatmak isterim. Yani, bu her toplumda farklı ve gelişmemiş olana karşı kullanılan bir espri mekanizması...Milliyet derdi değil de köylü kalmış, medeniyetten aşırı derecede uzakta, değişik ilişkiler içinde yaşayıp giden küçük bir kasaba insanının şehirde yaşadığı sepelikler dizisi...Borat'ı oynayan şahıs kendisi Musevi olmasına rağmen, dini öğelerin bu kadar öne çıkartılmasını yeriyor bence. Gittikleri Bed and Breakfast'da ailenin Yahudi olmasını ve o evden kaçmaları şeklideki espri, Yahudi'den kaçan köy halkının yaptığı festival gibi...

Borat, herkesi öpmeyi seven, sevinince kendini kapıp koyuveren, her önüne gelenle mutluluk belirtisi olarak " Çak!" diyebilen bir karakter. Hani, o kasabalı yaşamın getirdiği içtenlik ve dürüstlük. Tabi ki o da belirtilirken, göze soka soka abartılarak veriliyor.

Bunlar aslında üzerinde düşünülmesi, yazılması, araştırılması ve düzeltmek için de çaba harcanması gereken sosyal konular. Borat'ın kahramanını yaratan adamı okuyun, gerçekten de komedi dalında bayağı iyi sonuçlar elde edilmiş.

Aslında hala dünya üzerinde fakir bırakılmış insanların hayvanlarıyla yattıklarını, aile içi cinsel deneyimlerin katı kurallar karşısında tek seçenekmişçesine sunulduğunu, kadınların seks dışında hiçbir konuya malzeme olamadığını, tuvaletlerin yere açılmış bir delikten ibaret olduğunu bilmek ve bir şey yapamamak belki sıkıldığım. Bora, bunları çok çirkin bir şekilde insanın gözüne gözüne sokuyor diye bozulmam, hani görmek istemediğimiz, işitmekten tiksindiğimiz şeyleri görmezden geliriz ya, ondan.

İşin en ilginç yanı benim için şu oldu. İlk aşamada hakikaten tiksinme ve sıkılmayla karışık seyrettiğim bu film, düşündükçe daha başka bir yere oturdu. İğrençlikle yoğurduğu ve vurduğu noktalar tek tek hatırlanır biçimde kaldı. Yani, filmi seyrederken ilk anda gösterdiğiniz tepkiyle, sakin kafayla düşünülünce çıkan sonuç bayağı bir farklı.

Aslında bu da bir başarıdır demek lazım, öyle değil mi?

4 yorum:

Bambi dedi ki...

Evin kedisi benim de oyle birsey yaparken ay oburunu yapsaydim dediyim zamanlar cok olmustur. Yemegini gormek isteriz hatta denerizde :P Bu arada Borat (BOra) hakkinda bende cok elestri okumustum hatta alinanlar bozulanlar olmus.

Evin Kedisi dedi ki...

Yorumuna teşekkürler Bambi :) Bu, otuz işi bir arada yapma sendromuyla ilgili bir mail de gelmişti, bir yerlerde saklıyorum onu. Belki eklerim.

Yemeği yapmak mesele değil de o telaş arasında foto çekmek çok zor geliyor bana, hatta unutuyorum. Pasta işinde fotoğraflamak daha kolay, yemek yenilip bitiriliveriyor ya bir anda. Hele de özel bir şeyse, genelde bir yemelik oluyor.

Ben Borat'da kendimden geçercesine gülemedim. Çok eğreti oldum, gösterilen resimler aşırı rahatsız edici geldi. Ama sonradan film üzerine düşündüğümü ve yorum yaptığımı gördüm. Dışarıdan azami ölçüde basit görünen bir şeyin bile ne kadar emek aldığını bildiğim ve buna da sonsuz saygı duyduğum içindir ki burada milliyetçilik öğelerini değil, insani değerlerin eleştirildiğini düşündüm.

Tabi, sonradan. İlk aşamada sanki herşey çok basitmiş gibi sunulmuş o ayrı. Belki de ben böyle bir derinlik görmek istediğim içindir :)Algılar kişiden kişiye değişir.

Yorum yaptığın için teşekkürler :)

Evin Kedisi dedi ki...

Bu aralar yazılarımda yaptığım tekrarlardan dolayı özürler, ne oluyorsa bir şeyi bin kere yazdığım oluyor ve hemen "yayınla" ya basıveriyorum :( İşin beteri yorumlar sonradan ya siliniyor ya da vazgeçiliyor, düzeltme butonu yok.

www.edasuner.com dedi ki...

Aynı fikirdeyim ya Ömer'de bir lap top bende bir lap top bazen öggk diyor atıyoruz elimizden sanal olduk valla ya