18 Temmuz 2009 Cumartesi

Acınılası Anne Figürü

Bizim kültürdeki bu bağımlılık salaklığından nefret geçirmekteyim. İnsan kendi yaşadığı hayattan suçluluk duyar mı? Yurt dışına gittiği ve çocuklarına, kendine gelecek hazırlamak zorunluluğunda olduğu için pişmanlık hissine gark edilir mi? Yıllardır yaşadığım bu. Her telefonda " Gurbet eller zormuş kızım..." la başlayan cümleleler, " Bugün düştüm, konu komşu yardımıma koştu" demeler, " Keşke burada olsaydın, ben kimseyi aramazdım o zaman" demeler...Kim için? Benim için mi yoksa kendi yaşadığı hayat için mi?

Bu yazıyı ana baba olanlar da okuyacaktır elbet, aramızda çocuk sahibi olanlar var ama pek tabi ki de hepimiz birilerinin evladıyız. Türkiye'de sosyal devlet gelişmediği içindir ki bu açığı kapatan aile bağları zaman zaman Avrupa'ya örnek gösterilmiştir her zaman. Tartışılır...En azından benim için öyle.

Eşşek kadar olmuş heriflerin evlenip karılarını " Ama benim annem babam harika insanlardır!" şeklinde içeri almalarından, kayınvalidelerin "Aaaa! Oğlumun karısı, kızımın kocası benim de evladımdır!" yalanından nefret ediyorum. Bu samimiyetsizlik, bu kendine bile söylene söylene kanıksanmış yalanlardan bıktım usandım.

Kendi hayatımda yaşlıların da yaşadığını, sokaklarda dolaştığını, seyahatlere gittiğini, öyle arabeskliğin arkasına sığınmadan, ağlaşmadan, çocuklarını suçlamadan, özgürlüklerini sonuna kadar kullandıklarını ben bir tek İngiltere'de gördüm. Diğer Avrupa ülkelerinde de farklı olduğunu sanmıyorum. Orada sokağa çıkıldığında bile yaşanır bu fark.

Bizim millete göre soğukluk olarak addedilen şeye ben iki ayağı üzerinde durmak, kimseye arka yaslamamak, manevi ve maddi olarak gençlikte yaşlılıklar düşünüldüğünden planlı yaşamak demekteyim.

Bütün bu saydıklarım çok ama çok önemli. Çocuklarımızı önce kim için yapıyoruz bunun hesaplaşmasını yapmamız lazım. Bir insanın varlığını kanıtlayabilmesi, kendisi olabilmesi için özgürlüğünün ileri derecede önemli olduğunu düşünmekteyim. Öncelikle, aile olmak için çocuk doğuruyoruz, KENDİMİZ İÇİN, BİZ KARAR VERDİĞİMİZDEN!

Fakat bu düşündüklerimin tam tersi olarak her Türkiye'ye gelişimde gelenekselci yaklaşımlarla karşılaşmaktayım. Annemin çevresindeki konu komşunun kem bakışları, yapılan dedikodular, onlarla kendi gençliğinde hiççç işi olmamış ama yaşlandıkça aynı klübe katılmış annemin dırdırlanmaları beni çileden çıkartmakta. Açılan her telefon, yapılan her görüşme artık aynı konuya odaklanmış durumda. Kendi hayatını yaşayan hayırsız evlatlar!!!! Nasıl yaşarsın kendi hayatını sen?! Bundan öteye geçmesi imkansız gibi. Şöyle dinlenilmemek üzere sorulmuş bir zoraki " Nasılsın?"

İkinci çocuğumu yapma planlarımdan bahsederken ailemden yakın çevre olanlarının söylediği bazı laflar vardı;" Bir beş seneni daha çöpe atacaksın." Bu cümlelere daha farklı inciler de eklenebilir " Bana demişlerdi sana çocuklarından fayda yok, sen bana bak!" diye. " Çocuk mocuk şu bu palavra, insanın önce parası olacak parası!"...Yani çocuğun olsa da onların gün gelecek kendi hayatları olacak, kısa yoldan geri dön, bu hataya düşme. ( Çünkü kendi ana babalarımız kendi çocuklarını yapmadılar, kendi hayatlarını yaşamadılar ya o yüzden )

Hala Türkiye'de üniversite çağına gelmiş kızı veya oğlunun peşinden " Oğlum / kızım nereye biz de oraya!" mantığıyla yaşayan bir sürü ebeveyn var ( Benim ailemde de örnekleri görüldü ve görülmekte ). Evladını iş bulmasa da sonuna kadar kollayan, kendi kanatlarıyla uçma zamanı geldiğinde ağlayan sızlayan bir sürü insan...

Bu ebeveynlik midir çok merak etmekteyim. Bir insanın gelişimini kendi lehine kullanmak, o insanın tam gideceği, kendine iş bulacağı ya da okula gidip de sosyal çevresi ile beraber olup iki ayağı üzerinde kendisi olarak duracağı zamanı ketlemek sevgi midir? Ben o kadar seviyorum ki evladımı işte neyse, karımı ya da kocamı nefes almasına bile izin veremiyorum. Bunun ismi düpedüz bencilliktir, daha ötesi yok.

Anne baba olarak ilk anlaşılacak doğru, bu bebelerin elimizde kusup sıçıp büyüyecekleri, kendi eşleri, işleri ve çocukları olup ( bunlar olacak diye bir kural da yok, belki yalnızlığı veya ormanın ortasında, dağın tepesinde bir hayat yaşamayı tercih edecekler ) evden ayrılacaklarıdır. Yani, işin doğası bu, orman kanunlarıyla insan dünyasının bu anlamda pek bir farkı yok.

Her insanın hayata imza attığı konular vardır, bu işinde olabilir, eşinde çocuklarında, ev yaşamında, doğa için çalışırken... vesaire ama çocuklarımızın kendini ifade etme özgürlüğüne vurulan her zincir aslında bizlerin kendimizden başkasını düşünmediğimizin bir kanıtıdır.

Her zaman anne ve babalığın yani ebeveynlik sanatının en zor kısmının ne olduğunu düşünürüm. Bana göre insanoğlunun hayatta kalmasında birincil sebep olan bencilliğini törpülemek zorunda kaldığı tek noktadır ana babalık.

Kendin açsındır beben ağlıyor diye yemeğini böler O'na hazırlık yapar, önce O'nu doyurursun, elindeki sınırlı paranı O'nun yararına harcarken için hiç cız etmez, normalde aylarca hatta hamilelik ve doğumu sayalım 1.5 seneye yakın kendi cinselliğinden, görüntünden, uykundan, yemeğinden, zevk aldığın her türlü şeyden feragat ettiğin tek zamandır. Ama bu seçimi arkada keman eşliğinde " Ben sana saçımı süpürge ettim, şimdi sen utanmadan kendi aileni kurup çocuk falan yapıp bir de üstüne üstlük başka memleketlere gittin ha?!" mantığı benim resmen midemi bulandırıyor. Türkiye'de çooook ailede yapılan edebiyat aynen budur.

Eğri otur doğru konuş demişler aslında tüm bu aleyhte kullanılanların hepsi doğanın insana verdiği içgüdüsel, bebeği besleme, bakımını yapma, ağlamaması için O'nu maksimum rahat ettirme dürtüsünden başka bir şey değildir. Geliştirilmesi ve dizginlenmesi gereken yegane duygu ise o insanların üzerinde ne kadar emeğimiz olursa olsun onların bizlere ait mallar olmadıklarıdır.

Yine memlekette herkes anasını, babasını yanına alıp bakmak zorunda, herbirinin anası geline/damada düşman. Hepsi kendi evladını kayırır.

Bakıyoruz, bu dünyanın her yerinde böyle aslında. Düşmanlıktan bahsediyorum, çoook nadir kayınvalideliğini analıkla bir tutan kadın vardır evrende. Neden? Çünkü annelik onların sahiplendikleri, kendilerini ifade ettikleri tek alan. Adamın karısı da adamı sahipleniyor, anası da... Böyle bir hastalık olur mu? Kızına düşkün ananın oynadığı oyun da aynı. Kadın evlat kendi çocuğunu doğuruyor, kendi kocası, evi, işleri, bebeleri ama kendi anası bunu iplemiyor bile. Sanki o kadın hala küçücük iki örgülü, önlüklü çocuk. Bir de bu faaliyetin arkasına sığınılırken pek bir saf, sevgi doluymuş gibi görünen bir laf grubu ekleniyor " Sen benim gözümde hiç büyümüyorsun, hep aynı bebek/çocuk!" Ve sen alıyorsun bu insanları aynı evin içine tıkıyorsun ve sonra mutlu yaşa, evlilik niye sağlıklı yürümüyor diye sorguluyorsun. İmkan var mı?!

Katır kadar olmuş erkeklere söylenen söz bu, her hastalanıldığında senede beş kere bile olsa iş güç bırakılarak koşulması beklenenin arkasındaki düşünce bu. " Sen hala büyümedin, ne kendi karına/kocana ne de çocuklarına aitsin, sen benimsin!!!"

Ben kimsenin olmamayı, kendi çocuklarıma da belki içgüdüsel olarak aynı hissetsem bile bu duyguları yaşatmamayı tercih ediyorum, hatta and içiyorum! Daraldım artık beklentilerden. Yeri geliyor ki evde kapının yanına gitmiş dışarıya alt tarafı bahçeye çıkmayı bekleyen köpeğimden, aynı anda ağlayan bebekten, " Anneeee, banyo yapayım mııııı?" diyen kızımdan, çalan bir telefondan, yazımı yazarken binbeşyüz kere bölünmekten bile sıkılıyorum.

Ben nasıl kimsenin malı değilsem kızlarımın da kafası hür, vicdanı hür bireyler olarak yetişmelerini, evlenirken, seyahate veya başka bir ülkede yaşamaya, okumaya giderken içlerinin kan ağlamamasını istiyorum. Bu tip duyguları ekmekten özellikle kaçınacağım, buradan kendi kendime söz veriyorum.

13 yorum:

small button nose dedi ki...

inanilmaz dogru. tam da bu konuda abimle konusuyorduk turkiye de iken. annemim babamin yanlislarindan bizi yetistirken. ve ben ben onlar gibi olmayacagim dedim.yani onlarin yaptigi yanlislari yapmayacagim dedim. ama oyle bi silenmis ki beynimize oyle kazinmis ki beynimize ruhumuza bu bagililik ve sucluluk duygusu atmamiz cok zor galiba. bilincaltima yerlesmistir benim kesin. insallah olmaz tabi. benim annemde her gidisimiz de aman kzim gelin yerlesin buraya. hep ayni seyler.her kotu bi olay olusunda keske burda olsaydin demeler sanki olanlar ebnim sucummus gibi. ve gercekten bende sucluymusum gibi hissediyorum bazen nasil bise bu anlamiyorum.
bahsettigin gibi diger avrupa ulkelerini bilemeyecegim ama ingilterde bu bagimlik olayi yok belli bi yastan sonra aileler o kadar bencil ki (bencil kelimesi kotu anlamda degil degil dogru sozcuk ne olur bilemiyorum ama)cocuklari kendilerinden sonra geliyor sanki ve her iki tarafta cocuk ve aile benim hayatim deyip istedigini ozgurce yapip yasiyor.bu kadar bagimliga alismis birisi olan ben bazen yadirgasamda (istemeyerek de olsa)ozemiyor degilim.
baska bir noktada esimin aileside boyle asya kokenli bi aile. ve ayni beklentiler onlarda da var. bize b\kin bizimle ilgilenin olaylari biz iki tarfatanda sansizin anlayacagin:)

Evin Kedisi dedi ki...

Bu bencilliklerin adı sevgi bizde. Gençlikte har vurup harman savurmanın ertesi kendi ailesine mi yoksa anasına babasına mı bakacağını şaşırmış çocukların ismi de hayırsız evlat!!!

Diyorum ya her tarafımız arabesk. İngiltere'de yaşadığın, yadırgadığın ve zaman zaman bencillik olarak algıladığın yaşam tarzı bana çok daha dürüst ve insanın kendini ifadesi anlamında yararlı görünüyor. Yaşlı olanlar seyahatlerini yapıyor, gençliklerinde akıllarını kullandıkları ve yaptıkları yatırımlar sayesinde, tabi bu arada sosyal devleti de unutmayalım, sağlık anlamında sorun yaşamıyorlar, hepsi bastonuyla bile olsa ayakta ve dimdik! Bu, çocuklarına da kendi hayatlarına ve kurdukları aileye odaklanma hakkı tanıyor.

Ve bir aile kendi ekmeğini kazanacak yaşa gelmiş katır gibi olmuş evladına neden baksın? Onu dışarıya kendi kanatlarıyla uçması için iteklemek de belki o an sert bir duruş ama çok daha sağlıklı.

Yorumun ve samimiyetin için teşekkürler small button nose.

Berceste dedi ki...

Sakin ama sakin buyuk konusma Piscigim, buyuk lokma ye ama buyuk konusma :) Ben de aynen bu yazdiklarinin altina imza atardim evlenmeden once ozellikle. Ama bizde kazin ayagi oyle olamadi ne yazik ki!
Bir de Ingiltere'de saglik konusunda da yazdiklarina katilamayacagim. Ozellikle belim, muhterem Darwinsever doktor amcamizin eseridir, buradan ona hurmetler! Amca MR cekilmesine izin vermedigi gibi(belim tutulmus yuruyemez halde gitmistim, fitik kilitlemis meger o zaman da, ama sinirlerin gectigi alan normal insandan daha genismis o yuzden o ittirip kaktirinca acim olmamisti. MR cekilse gorecekti amca!)3 defa MR cok kotu birsey insan maymundan gelir, olur boyle vak'alar deyip geri yollamisti. Sonra sende goz tansiyonu yok deyip geri yolladi koskoca Addenbrook's hastanesi ama o yaz basagrisindan kivrim kivrim kivrandim. Ekim ayina dek 4 ay boyunca. Durumu anlatinca Allah Allah deyip damlami yeniden yazdilar. Hala goz tansiyonu yok deyip! Dogumda cocugunun boynu zedelenen mi istersin, kuyruk sokumu kemigi kirilan mi, ultrasound cekilmedigi icin saatlerce sancinin ardindan epidural verilip dogumun gidisati durdurulan mi? Saglik iyi deme sakin bana olur mu :) Ama ben de buyuk konusmayayim, Allah onlarin eline muhtac etmesin insani. Diger yandan evet Ingiliz ebeveynleri ozgur birakiyorlar ve kendileri de ozgurler ama hepsi, her yerde, her zaman degil. 80'lik komsu teyzenin oglunun Avusturalya'da, kizinin Ispanya'da, torununun Afrika'da yasamasi da cok alisilmis durum degil elbet. Kadincagiza bir hal olsa miras icin hepsi kosup geliyor ama hastalaninca o kendine bakar deniyor. Bizim de hayatimiz var deniyor. Bu da hos degil bence. Bilmiyorum, bir denge kurulmali. Elbet dedigin duygu somuruleri de hos degil, hem aileden hem de etraftan. Ama bak, annem hep ona bakacagimi dusunurdu, simdi o bana ve kizima bakiyor :( Allah daha zor durumlara dusurmesin ne diyeyim!

banu dedi ki...

Bugün düştüm bloguna... ve gelir gelmez çok güzel yazmışsın ağzına sağlık diyeceğim...

Ben de sürekli kendime hatırlatmalarda bulunuyorum ama n bezemeyelim diye... Hatta annem de aman benzemeyim diye çalışmış bir noktaya kadar kurtarmış ama yaşlandıkça değişiyor bu da beni korkutuyor...

Bu arada sen uzaklarda olmasaydın da durum farklı olmazdı.

Anneannem bizimle aynı şehirde yaşıyor. Hemen karşı apartmanında oturan yengem hergün iki defa gider yanına, evinin tüm alışverişini de yapar. Ben ve annem de ayrı ayrı mutlaka düzenli uğrarız, yine de hepimize döner "komşularım bakıyor bana" der... Akıllara zarar :) Geçen ay dayımlar tatile çıkarken "ben ne yapacağım" diye tutturunca annem "komşuların bakıyor ya anne sana" diye taşı gediğine koydu. Bize de tembihledi yaşlandıkça onun gibi olursam beni uyarın diye...

balanne melike dedi ki...

Kedicim bir milleti bir millete bu konuda örneklemek ne kadar doğru bilemem. Ama doğu kültürlerinin ortak yazgısı bu."saçımı süpürge ettim" deyişinin gıcıklığına bende senin kadar takıyorum, etmeseydin azcıkda kendinle ilgilenseydin de bana en verimli çağımı yaşayacağım yerde posanı bırakmasaydın, diyesim geliyor ve diyorum. Ama ben genede senin kadar keskin duruşlu değilim bu konuda. Yani 18 yaşından sonraki özgürlük özellikle kızlarım olduktan sonra daha bir ilgilendirir oldu beni.Kabullenemeyeceğim bir hayatı seçerlerse yada gençliğin verdiği hap kadar zeka ve ona ters orantılı cesaretle ya geri dönüşümsüz bir yola girerlerse. geri dönüşümsüz yol benim için çok esnek hatta evladımın ne olursa olsun arkasında olacağımı bende o ilkel dürtüyle söylüyorum. Ve o sosyal devlet anlayışıyle yetişmediğimden sanırım zaman zaman bende özeniyorum.Ben aile bağlarına inanırım, sevgiyle yapılan herşeyde olduğu gibi ifrat, tefrit meselesine takarım. orta yolu bulucam sanırım.

Evin Kedisi dedi ki...

Benim burada anlatmak istediğim çocuklar onsekizine gelince tekme koymak, duygusuz davranmak, kapkatı bir kişilik çizmek değil. Yalnızca kendi seçimimiz olan bir şeyi ortaya çıkarttıktan sonra bunu çocuklarımızın aleyhine duygu sömürüsü anlamında çevirmemek. Çünkü her kurulan aile çocuklara doğru dönüyor geriye dönüp kendi ailelerimize gerek maddi gerek manevi destek çıkmak demek korkunç bir yük. Bu yükü çok aile kaldıramıyor, neden dünya üzerinde bir sürü gelin, damat kaynana lafları dolanır? Bütün bunları deneyimleyip ya da gözlemleyip çocuklarımıza bunu yapmamalı demek istedim.

Nalan dedi ki...

Merhaba Evin Kedisi,
Benim eşimin annesi de oğluna çok düşkün, annesi her anımızda bizimle
Her tatilimize bizimle gelir, eskiden haftasonlarını beraber geçirirdik (bu arada her oturduğumuz evde onun ya yatağı ya odası olmalı)
şimdi sürekli bizimle yaşıyor. ve benim gibi nefes almak isteyen arada yalnız kalmayı özleyen bir insan sanki ayağında prangayla yaşıyor. Ve işin komiği bu kadın bana çok çok eziyet etti hayatımda bu kadar bencil bir insan görmedim

balanne melike dedi ki...

Anladım, aslında bu bahsettiğin kaynana-gelin-görümce hatta evlat olma durumlarında benimde canım yanmıştır zaman zaman. seni anladım ama nedense biraz püskürdüm samimiyetine sığınarak..

Evin Kedisi dedi ki...

Bu aslında yalnızca gelin kaynana meselesi falan değil, insanın insana bencilce davranışına koyduğu ve ardına sığındığı " Bu bencillik değil ben seni o kadar seviyorumkiiii..." meselesi. Anne olduğumdan beridir bu konuda çok beyin fırtınası yaptım. Neydi bu işi bu kadar zor kılan? Doğurduğun bir varlığa tapınmamak o kadar imkansız ki bir yerde. O senin bir aynan, gençliğin, erkek doğurduysan sanki kocanın bebelik, genç adamlık hali...Elinin altında. Ve o kadar sana bağımlı o kadar seninki...Derken zaman geçip devran dönüyor ve o varlık " Anne ben gidiyorum, iş buldum." diyor ya da ne bileyim " Çocuk doğuracağım, benim de çocuklarım olsun." " Evleniyorum " falan filan...

Bunların hepsini bizler, bizlerin annesi babası yaptı (evlenildi çoluk çocuğa karışıldı ve bizler dünyaya geldik ). Ancak bu değişim bizim ülkede ebeveynler ( daha çok anne sahiplenici olduğundan ) tarafından çok ciddi bir dirençle karşılanıyor. Çocuklarımız her kendileri olmaya çalıştıkları her seferde ayaklarına ruhsal sondajlarla demirler vuruluyor. Benim sonuna kadar karşısında olduğum konu bu.

balanne melike dedi ki...

Evet bu kadar konu anlaşılmıştır ve gönül prangası vurmamak lazımdır.Ve de ekliyorum doğurduğunu doğurduğuna da bağımlı yapmamak lazımdır..

Evin Kedisi dedi ki...

Melike;

Allah seni ne yapmasın, tamam tamam kestim :))))

Açalya dedi ki...

Ana gibi yar olmaz falan gibi `acayip` seyler var bu kulturde. Tammo`ya soyledigimde gozleri yerinden firladi, nasil bir ensest laf bu diye! tabi simdi anlatiyorsun anne seni yari yolda birakmaz, besler, bakar, yemez icmez yedirir, gotune tekme komaz falan diye ama harbiden de laf bi acayip yahu! ana gibi yar olmaz diyen kulturun tum kufurlerinin de oznesi `ana`dir.

Ben biraz sansliyim, annem ve babam bizi ozgur yetistirdi, onlardan uzak okuduk, uzak yasadik, bir kere bile sikayet etmediler, baski yapmadilar. Dante dogdugunda hatta `yahu beni o kadar ozgur yetistirdiniz, ben simdi nasil bu kadar ozgur yetistircem bu cocugu? nedir bunun sirri` demistim bizimkilere. Onlar da `saygi duyacaksin, kanindan canindan ama yine de farkli bir birey gibi dusuneceksin, kisitlamayacaksin, kisitlarsan karsinda bizi bulursun, oglun buyudukce bizi anlayacaksin` demislerdi. Bu insanlar da bu kulturden cikma insanlar, ama babam ailenin tek oglu olmanin zevkini fazlaca cikartmis, ama annesi de fazlasiyla dibinde bitmis de bundan gina gelmis bir adam, annem de o yillarda kizlar okumaz diye okutulmayan basarili bir genc kizmis, icinde ukte kalmis, eigitmin onunde engel gordu mu tuyleri diken diken olan bir kadin. Herkes onlar gibi kafalarina dank etse zaten biraz daha milletcek rahatliycaz ya hadi bakalim. Neyse guzel yazmissin arkadasim, zevkle okudum, sana yapilani da cocuklarina yapmamaya and icmen bana babamla annemi hatirlatti, iste oyle...

Evin Kedisi dedi ki...

Açalya;

Öptüm ve saygılarımı gönderdim seninkilere buradan :)

Sevgili Banu ve Nalan;

Allah sabır versin ama gerçekten de evliliklerin yıkılmasının bence en büyük sebeplerinden biridir bu yapışıklık. Anneden babadan ayrılamayan kadın da adam da evlenmesin kardeşim! Ahanda bu kadar!