6 Şubat 2008 Çarşamba

Olan Biten

Dün akşam, yaşımla yaşıt dostluğumun olduğu, aynı apartmanda doğup büyüdüğümüz arkadaşım " Bak, bloğunun yakın takipçisiyim haberin olsun!" dediği için yazmak istedim. Bazen, yazmayışımın nedenini kendi yakınlarımdan eşimden, dost ya da akrabamdan göremediğim ilgiye de bağlıyorum. Bu duruma biraz küskünlük de diyebilirim aslında. Ama bir anda birinin ( blog dünyası zaten hem yazıyor hem de birbirini takip ediyor, onları olayın dışında tutuyorum ) " Evinkedisi, şurada da şöyle şöyle olmuş!" ya da " Katılıyorum / Katılmıyorum, şunu da düşünseydin..." halleri çok hoşuma gidiyor, beni gaza getiriyor, yazmamı sağlıyor ama sessizlik, farkındasızlık gibi durumlar değer verilmediğim duygusu yaratıyor.

Güneşli bir sabah...Yanımda ısıtıcı çalışıyor :) İnanılmaz değil mi?! Bu, iki haftadır hakikaten Arap Emirlikleri için kış kendini hissettiriyor. Sabah 10 dereceye kadar düştüğü oldu ki çocukların kalın giyinmeleri konusunda evlere uyarı bile geldi haftalık gazetede. Haftalık gazete dediysem, her Çarşamba günü gönderilen fotokopileri kastettim. Bir hafta sonra yapılacak olanların velileri ilgilendiren kısmı, geçmiş haftada olmuşun teşekkürü gibi...

Ayın 14'üne kadar çevre gruplarından biri evdeki kullanılmayan cep telefonlarını istedi. Bu hafta onun broşürü ve bununla ne yapacakları geldi eve. Amaç, eski cep telefonlarının normal çöpe atılması halinde yarattığı toksitleri engellemek. Verilen her cep telefonu 5 dirheme sayılacak ve toplanan para da çevre için geliştirilmiş bir projeye katkıda bulunacak. Ayrıca, çekiliş yapılarak çocuklara hediyeler de verilecek ( miş )

Geçen hafta insanların yine evde olan ve kullanılmayan oyuncaklarını yıkayıp, paklayıp 1 ile 5 dirhem arasında sattıkları ikinci el oyuncak günü vardı ( Flea Market ) Chloe Anna'lara gitmişti ve onları Catherine alacaktı, bizimkine 10 dirhem vermiş babası harcamak için, Türk Lirası ile üçte birini düşünün. Ufaklık eve geldiğinde Early Learning Center'dan bir dinazor, bir köpek yavrusu ve bir tane de unicorn almıştı. Bu oyuncakların hepsinin orjinalde fiyatı, okulda düzenlenen market'te satıldığının beş katı kadardır. 10 dirhemin 3 YTL. olduğu düşünülürse ne kadar bereketli bir alışveriş olduğu anlaşılır. Ben de yapabilirsem seneye, ufaklığın hiç kullanılmayan oyuncaklarını yıkayıp stand açayım diyorum.

Bence, Flea Market herkesi memnun eden en güzel faaliyetlerden biri . Ve her yıl düzenleniyor. Bu konuda da kendimi çok şanslı hissediyorum. Böylesine hareketler ve ikinci el kullanımını teşvik etme mantığı bana çok huzur veriyor. Çocuklar mutlu, ebeveynler de öyle. Herkesin işine gelen, kimsenin maddiyatına yük getirmeyen bir uygulama, üstelik maksimum memnuniyet de cabası. İnsanları mütevaziliğe özendiren, şımarıklıktan uzak durmasını teşvik eden ne kadar faaliyet varsa yaşasın! Okulun buna ön ayak olması harika bir şey.

Dün, zeytinyağlı fasulye yaptım. Ondan bir gün önce elde açma bir börek tarifim vardı, dergilerimden birinden bulana kadar aklımdakiyle yapıverdim. Hamurun fazlasını dolapta plastik torbanın içinde ve ağzı kapalı bir şekilde bekletiyorum. İki gün öğlene için kaldığı için idare etti. Dün akşam da fırında tavuk çevirme, yanına güzel bir domatesli pilav vardı menüde :) Öğlen, ufaklık dönmeden önce O'nu mutlu etmek için muzlu pasta yaptım bir de.

Annemin bir pandispanya tarifi var, çok kolay hemen vereyim ve pastada çok iyi oluyor.

5 kahve fincanı şeker
5 yumurta
5 kahve fincanı un
bir paket vanilya

Ben, kendi kabımın ufaklığından ve iki günlük pasta yaptığımdan dolayı bu değerleri üçer şeklinde indirgiyorum. Arttırmak ve azaltmak sizin elinizde.

İlk önce şeker ve yumurtaları mikserle kabarana kadar çırpıyoruz. Zaman tutmadım ama beş dakikaya yakın. Elediğimiz unu katıp tektrar karıştırmaya devam. En son vanilya ekliyoruz.

Ben bu karışıma evde kalan romdan biraz ekledim. Ne kadar oması gerektiği yine kişiye göre değişir. Ama çocuğa bile yapılacak olsa korkmayın çünkü alkol pişince, uçuyor. Bu yaptığımız karışıma istersek çukulata parçaları da ekleyebiliriz.

Burada, kek için özel, "Chocolate chip cookies" diye damla şeklinde çukulata parçaları satılıyor ve bir şekilde bu parçalar kekin içinde pişerken olduğu gibi kalabiliyorlar. Türkiye'de de denedim aynı mantık gibi gözükse de eridi mesela. Neyse onlardan da ekledim, gerçi hepsi dibe çökmüş ve pişmiş, olsun, onları oradan alıp sonradan yaptığım pastanın içine serpiştirdim, gayet de güzel oldu.

Bir yerde de krema yapılıyor ve tabi ki bol bol muz :) Yaptığım kek küçük dikdörtgen kap, onu üçe ayırıp her bir koyduğum katı sütle ıslatıyorum. Bu pandispanya çok yoğun olduğu için hem sütü çok güzel alıyor içine hem de dağılmıyor. Aralara, bir krema, muz dilimleri ve üzerine kat şeklinde diziliyor. En üstü de tabi ki kremayla kapatıp, süslemelerle işi bitidim.

Sonuç? " Home Home Sweet Home" Evdeki huzur, gerisi boştur şeklinde bir duygu. Kafası sevinçten tavana vuran bir ufaklık, geceleri çayımızın yanında hoş bir lezzet, aynı pastanın dışardan alınmasına nazaran yapılan da kar :)

Marguerite van Geldermalsen'ın " Married to a Bedouin" diye bir kitabını aldım. Buralara geleli üç sene oldu, artık ayranın laban olduğunu, yenilenin içilenin nasıl pişirildiğini, damak zevkini, iklimini ne olursa olsun dışardan bakan biri olarak göremem. Yazar da bir Yeni Zelanda'lı hemşire olarak çıktığı seyahatta tanıştığı Muhammed adlı bedevi ile Ürdün'de evleniyor, mağarada yaşıyor ve O'na üç de çocuk doğuruyor. İlginç geldi, çok hızlı okuyamasam da elimin altında, oturduğumda beni kendine çeken gerçek bir hayat hikayesi.

Bu arada nezleyim :( Burada, herkes kırılıyor. Tuhaf bir şey, ateş olmasa da sırtta ve belde ağrı gibi, burun akıntısı, kriz şekline gelen hapşırma, bazen baş ağrısı, boğazlarda gelip giden gıdıklanma ve ağrı..Chloe ise okula gidiyor ama dün akşam Laila'yı çıkarttıklarında dışarıda bile durmayıp eve döndü. Bir midem bulanıyor diyip tuvalete seyirtiyor, bir karnım ağrıyor diyip uzanıyor.

Sabah, bu sebeplerden ötürü okula gidip gitmemekte kararsız kaldık ama arkasından " İyiyim, karın ağrım da geçti."diyince bu sefer olması gerekenden yirmi dakika sonra hazırlanmaya başladık. Neyseki, akşamdan herşeyini hazırlıyorum da sabaha yalnız beslenme çantası ve kahvaltı kalıyor. Bugünkü spelling testini arabada tekrarlayarak giderken, klasik olarak sağdan gelen arabaların istilasına uğradık.

Buradaki trafikte verilmeye çalışılan duygu şu; " Sen bu kuyrukta yavaş yavaş ilerleyen bir salaksın ama ben yemem, aralardan sıralardan senin hakkın olan yolunu da keser, bir anda senden beş araba önceye de talip olurum. Bu benim hakkım, salaak salaaakkk!" Bir de adet göreceğim, gerçekten sinirler bu durumlarda tavan yapmakta. Birden bulvara yakın yol açıldı, kesintisiz hareket ediyor sol şerit ama gel gör ki bir kadın hiiiç bakmadan benim önüme atladı, yolumu kesti, ondan sonra O'nun yolunu kesenlere zaman tanımaya başladı, sol şerittekiler kullanıp geçtikçe ben delirdim ve kornaya bastım, bir yandan da milimetrelik ilerlemeler kaydetmeye çalışıyoruz tabi ki. Bu ne saygısızlıktır, nasıl bir mantıktır?!

Kadının arabasına şöyle bir dokundum, farkındayım, tamam ama hasar olması mümkün değil, tabi hala hareket etmesi için kornaya basıyorum, bana bakıp çıkalım dışarı dedi. Hadi çıktık, arabam diyor, ulan arabanda ne var ki?! dedim. Hiç bir şey yok! Onlara yol vermemesi gerektiğini, yolun benim hakkım olduğunu, çocuğumu okula yetiştiriğimi anlatıyorum, kadın tutturmuş respect other people diyor yahu!!!! Yani, bana ve benim gibi, olması gereken yolda gidenlere, trafik ve nezaket kuralları çerçevesinde davrananlara saygı değil, biz onlara saygı gösterecekmişiz yolumuzu keserken!!! Allah Allah!!!! O sırada şeytan diyor altında böyle hani uzay filmlerindeki gibi görünmeyen ya da tank gibi falan bir şey olacak, yalnızca yoketmek için kullanacaksın, senin böyle önüne mi geçti mesela, dağıtıp geçeceksin arabayı. Seninkine bir şey olmayacak tabi :)

Zavallı Chloe'de buraya geldiğinden beridir, bir böyle trafik kazası, ardından annesinin delirip arabadan inmesi şeklindeki durumlarla yüzleşip, gayet olgunlukla karşılıyor. O zaman çok üzülüyorum, sanki hiçbir şey olmamış gibi davranıyor, sessiz sakin...O öyle düşünceli ve bana yardım eder şekilde davrandıkça bu hıyar yaratıkları ( insan bile demeye dilim varmıyor ) hakikaten yoketmek geliyor içimden.

Bu arada, iki gün öncesi itibarıyla ta yılbaşında kendimize (!) ve kızımıza alacağımız hediye olan PS3'ü de almış bulunuyoruz. Detayları bir sonraki yazıya girerim, o konuda kendi çapında aşamalardan geçti çünkü. Yalnızca aldığımız yerde bulduğumuz ilk oyunumuz Assasion Creed olağanüstü bir şey, o kadarını yazayım :)

Ve günlerdir süren, kusturana kadar devem ettirilen başörtüsü meselesi... Türkiye'nin hakikaten bundan daha öncelikli gelen bütün sorunları halloldu çünkü. Eğitim harika, hastanelerimiz, sağlık sistemimiz, vergi politikamız, teknolojimiz, üretimimiz...Herşeyimizle dünyayla boy ölçüşecek durumdayız.

Türkiye'de solcuların özgürlük çığlıkları her zaman hapis cezalarıyla noktalandı ama şimdi başörtüsü ve kızlarımızın başını örtmesi özgürlük anayasası olarak sunuluyor. Bu ne lahana turşusu anlayabilmiş değilim. Hani, bir ülke her konuda özgürlükler sembolü falan haline gelmiştir, o sınırlar içinde namus cinayetleri, kan davaları, gazetecilerin katledilmesi ve cinayeti işleyenlerin hiçbir zaman bulunamaması gibi sorunlar yaşanmıyordur, politikacılara aleyhte slogan atanların falan ağzı kapatılıp tartaklanarak, sürüklenerek o ortamdan koparılmıyordur, ananı da al git falan denilmiyordur, hakikaten anlayacağım baş örtülü kızlarımızın da maduriyetini canım! Ama bu çifte standart, bu zavallılık, bu Türkiye resmi gerçekten de midemi bulandırıyor. Mahalle dedikodusu lezzetinde yapılan haber programlarından gınalar geliyor. Balık baştan kokuyorrrrr!

5 yorum:

Goddess Artemis dedi ki...

Türban, Başörtüsü... Adı her ne zıkkımsa, o kadar kusturucu bir hâle geldi ki... Belki de diyorum amaç budur, insanları kusturacak düzeye getirip, "ne halleri varsa görsünler" dedirterek, olayı kendi leyhlerine çevirmek.

Konuyla ilgili bir kaç düzeyli yazı için, lütfen bkz.

Her derde deva Türban

Başörtüsü Çılgınlığı

İslamcı Kafası

Köşenin Delisi dedi ki...

Kedisicim, çoban'daki yorumunu gördüm, sağol. bu aralar hiç yazmak istemiyorum hiç hem de...çok canım sıkkın bu olup bitenlere...öyle...öptüm :)

Evin Kedisi dedi ki...

Sevgili Artemis;

Verdiğin linkleri okudum ve yazıları, yorumlar da dahil çok derin buldum.

Ancak, sana tuhaf gelebilecek belki ama kendi aylık yazı verdiğim derginin içinde de bu tip felsefi tartışmalardan, sayfalarca yazı yazıp arkasından çok ilginç bir şekilde başka türlü anlaşılmaktan öylesine bıktım ki, sinirlerimi sağlam tutmak adına gruptan ayrıldım, arkasından kapandı zaten.

Yalnızca söylemlerinize ve düşüncelerinize yüzde yüz katılıyorum demek isterim. Ancak Türkiye'deki ve belki de dünyadaki her felsefede olduğu gibi Atatürkçülüğün de uygulayıcıları tarafından oyulmuş, içine de badem koyulmuş hale getirildiği, Atatürk heykelleri ki onların durumu ve sanatsal değerleri de tartışılır, heryerlerde varken sağcıların Allah'ına uygun davranışların sergilendiği, ülkenin ilerici, solcu olan her türlü edebiyatçısı, gazetecisi katledildiği unutulmamalıdır. Bunlar açık seçik çizgilerini belli eden adamlar, önceki gelenler Atatürkçüyüm diye diye altını oydular ve savunulacak en ufak bir noktaları dahi yok. Üniversitelerde başörtüsüne yasak getirdiler ama eğitimi baş aşağı sürdüler, görünen askeri yasakların arkasında imam hatipleri ve gerici düşünceyi besler politikalar izlediler. Hepsi ama hepsi olmaz olsun diyorum ben, Atatürkçüyüm diyen şaklabanları da, Atatürk batsın diyen ahlak bekçilerini de, al birini vur ötekine!

Her yerde Atatürk resmi, heykeli olmasın ama aydın insan yetişsin artık bu ülkede. Dünya insanı ne demek o anlatılsın. Atatürk'ün de istediği bu değil miydi? Bizde yine diyorum ya şekilcilik bu sefer de din yerine Atatürk'e kaydırıldı, içi doldurulamadı, neden? Çoğunluk çok cahil, nüfus çok fazla, eğitim ve devrimlerin hepsinin içine edilmiş, köy evleri kapatılmış...Ya neyse, yazdıkça sinirleniyorum, Türkiye Atatürk büstleri kalkamasın ile başörtüsü arasında gidip gelir böyle giderse, hakikaten kusulası durumlar.

Evin Kedisi dedi ki...

Köşemin Delisi :)))

Senin yazılarının olmaması hayatımızda eksiklik yaratıyor. Bunu bilmeni isterim. Eğitimli, söyleyecek şeyi çok olanın küstürülmesinden hazetmiyorum. Mahalle ağzıyla kavga edemiyoruz ama asla küsmemeli, yazmaya devam etmeliyiz.

Evet, zaman zaman yıpratıcı ama seni okuyan ve değer veren bir sürü insan da var ve burası blog ortamıdır, beğenen okur beğenmeyen miktirip gider, okumaz bu kadar basittir. Öyle sıkıldım, yok yanlış yazıyorsun, ne hakla bunu yazarsın platformu değil burası. İsteyen istediği gibi yazar, editörümüz mü var, maaş mı alıyoruz, birine yalakalık yapmak zorunda mıyız?! Çok sinirleniyorum böyle durumlarda, lütfen kusuruma bakmayınız. Burası benim kendi alanımdır, istersem mıçar üzerine de sifon çekerim, işte bu kadar!!!

Özgürlükse, işte budur. Aynı paralellikte düşünmeyen yüzünden üretmeyi kesmek? O şekilde düşünmeyen kendini dinleyen, he he diyene yazsın, buralara da burnunu uzatmasın.

Ama ben döneceğinden adım gibi de eminim canımın içi. Biraz dinlen yine yaz, gözlerimizi yollarda bırakma :) Sağlıcakla kal :)))

Goddess Artemis dedi ki...

İşte, Türban için yazılmış, bugüne kadar okuduğum en muhteşem ve en çarpıcı yazı... Gazeteport'un yazarlarından Kıymet Nadir Bindebir [ki bu ismin "fake" olduğu çok belli, kim yazıyor acaba gerçekte?] kaleme almış:

Penis Diktatoryası