17 Eylül 2007 Pazartesi

Kutupta Gözyaşları ve Sonrası...


Haberlere bakıyorum... BBC Türkçe benim favori sitemdir, bilgisayarımın açılış sayfasıdır, dünyaya bakış kapımdır. Çevreyle ilgili çok güzel dosyalar ve haberler verirler, aktardıkları haberlerde farklı görüşlere ve objektifliğe özellikle dikkat çekerler. "Kutupta Gözyaşları" başlıklı yazısında Aleksandros Panayotidis acıklı bir gözlemini anlatmış. Bu sefer de Fransa İran'a hönkürürken dünyanın gittiği acı sonu gözler önüne sermeye çalışmış. Birbirinden farklı dinlerden insanların nasıl da şu aynı atmosferi paylaştığımız ortam için dua ettiklerine dikkat çekmiş.

Acaba, şu savaşlara akıtılan paralar yardımlara ya da dünyanın daha iyiye doğru gitmesi için yatırımlara harcansa? Olmuyor işte! Aslında, dünyanın üzerinde yaşayan ve parası bol olan alçaklar hepimizin çıkarına, soluduğu havaya, çocuklarımızın geleceğine kastediyor. Git hesap sor bakalım! Mümkünü görünmüyor.

Türkiye'de " Niye bu böyle bakanım?!" diyen bir bayanı tokatlayan milletvekilini unuttuk mu? Öbür tarafa yollanan 64. gazetecimiz hakkında düşündük mü? "Ananı da al git!" diyenleri, tekrar başa getirenleri ve sorulduğunda " Ben ekonomiye bakarım arkadaş!" yanıtını verenleri...

İşte diyorlar ya hep; " Hepimiz birbirimizi etkiliyoruz" diye. O kadar doğru ki! Ülkedeki çoğunluğun seçtiği, azınlıkta kalanın hakkını savunmuyor ya da O'nun isteklerini görmezden geliyorsa zor bir durum. Ama bir de şu var, şu an yaşanan bir " Yaaa gördünüz müüüüüü?!" halleri de hakim. Yani, " Sizler yıllarca bizi hor gördünüz, hem yarattınız hem bu yarattığınız zihniyeti üniversitelere almadınız , şimdi söz sırası bizde!" deniyor. Güya demokrasi ama kim gelirse diğerini alt etmeye çalışıyor. Kendi zamanında suları kendi yönünde akanlar ses çıkarmadığında bu şekilde çıkan homurdanmalar da inandırıcılığını yitiriyor gibi geliyor bana. Zurnanın zart dediği yer yani.

Bir dayılanma, bir şirretlik...Üstelik muhalifi de, dışarıdan bakıldığında ya da böyle tatil matil içine girildiğinde görünen yüzü de öyle. Kabadayılığın prim yaptığı bir ülke. Eğitimsizliğin, tehditkarlığın sürekli yükseldiği bir kültür. "Ailenizi de alın memlekete gidin!" diyor belediye başkanı. "Ananı da al git!" diyor başbakan. " Bu Cumhurbaşkanını kabul etmeyen ülkesini değiştirsin" bile diyor yahu! Bizim millet öyle, anasından bir tokat, babasından bir kötekle büyümüş ki zar, hiç gocunmuyor bu şamar oğlanlığı psikolojisinden. Ben, şahsen bu dayılanma hallerinden çok rahatsızım. Toplumumdan herkesi centilmen gibi görmek isterim ama maalesef. Artık, tersine prim yapan " Yan mı baktın keserim leyyyynnnn!" teranesi.

Kadınlar! Sanki bir başörtüsüyle bitiyor iş gibi takmışlar kafaya; " Bu başörtüsü bizim özgürlüğümüzün simgesidir, kimseye kaptırmam!" diye ama sor, üzerine iki kadın daha getirilsin mi? Yoook haşa! E boşol denildiğinde boşanmış olman lazım. Onun da bahsi yok ortalıklarda, miras hakkı yok, onu da saymıyoruz. Biz yaparız bin ton makyaj, takarız kafamıza bir örtü oluruz Müslüman! Bu, işin içinden, kocaman resmin küçücük bir kısmını ki işine gelen kısmıdır bu, cımbızla çekip almak oluyor ama diyorum ya herkeslerde bir oyalanmadır gidiyor.

O başörtüsü Kraliçe filmindeki Elizabeth'in taktığı ya da bizim eski kadınlarımızda olduğu gibi iş yaparken güneşten, rüzgardan korunurken takılan başörtüsü değil, bakın o filme aynı bizim eski ninelerimizin taktığı başörtüsü gibi. Öyle iddiaları falan da yok. Saçımın tek telini gösterirsem karşımdaki erkek ereksiyona geçer derdi de yok. Ben bir cinsel objeyim takıntısı hiç yok! E, sen cinsel bir objeden başka bir şey olmadığını kabul ediyorsan, o zaman neden erkeklerle aşık atıp öyle partilere falan giriyorsun ki, otur evde çocuğuna bak! ( Onu da küçümsemeyeyim şimdi, bugünkü uzmanın da söylediği buydu " Çocuk bakmak dünyanın en ciddi işidir X bey!" dedi programın sunucusu çocuk psikolojisi ve konuşma tarzları hakkında " Ciddi bir iş yapıyoruz ama... " dediğinde. Köküne kadar da katıldığım bir konudur ayrıca.)

Zaten üniversiteye gidip de niye meslek sahibi oluyorsun? Orada, senin görevin kocana karşı kadınlığını yapmak, dört karıdan biri olmayı da kabul etmen demektir. Öyle yalnızca türbanlanacam diyip de kocanın yanında demir lady olmak demek değildir.

Geçenlerde bir din görevlisi de çıkıp aşağı yukarı şunu söyledi; " Suyunu çıkarttılar, kadın heryerde erkeğinin arkasında bir gölge gibi olmalı, öyle resepsiyonda falan da bulunmamalıdır." NOKTA! Yani bakıldığında esas olayın tutucu kısmıyla bu yenilikçi türbancı kısmı da uyuşmuyor. Karman çorman bir şey!

Ama bir yerde haklılık payı da var, herkesin hukukunu, hele de verilmişlerken, savunması kendisine kalmış. Türk kadınının bu yapılan devrimlerden sonra bile " Ben ikinci sınıf vatandaş olacam kardeş, cinsel obje olduğum için de kafamı kapatırım, bu benim kişisel seçimim." derse kimse O'nun için savaşmaz. Bu, bu kadar da basit bir kuraldır yani. Zaten, işin aslına bakılacak olursa kimse kimse için savaşmaz, hayatta hep kendin olursun, seçimlerinle. Kadınlar susmuş, maşallah bir erkek enflasyonu dır dır dır konuşuyorlar, açılacak mı kapanacak mı? Siz, karısını ortalarda, dikkat çeken bir halde gören ve bundan zevk alan bir erkek gördünüz mü? Fantazilerde vardır da o gerçek hayatla pek örtüşmüyor :)

Kısacası, bu şartlar altında yolu açık olsun Türkiye'nin ama bu kadar olumsuzluklarla zaten kapıları zorlamaya çalışan bir ülkeden görüntü olarak gittikçe de uzaklaşıyor. Bazıları diyorlar ki " Zaten bizi alacakları yok, olmazsa olmasın, biz kendimiz olalım!" Biz kendimiz eğer gelişmiş ülkelerin çizgisinde olabileceksek varalım olalım o zaman! Ama yazacağım bugün TV'de seyrettiklerimi...

Sabahleyin, anneme yollayacağım birkaç şeye mektup ilavesi yapayım dedim. Sonra, babamın da fotoğrafları vardı ufaklıkla onu da ekleyince ikisine yazı yazayım derken baktım, ben kahvaltı yapmadan saatler aldı başını gidiyor. Gün için yemeğim vardı, o yüzden programda yemek pişirme ya da düşünme durumları yoktu.

Sabah, önce kendime en keyif aldığım kısım olan kahvaltımı hazırladım ve mutfakta sabah programını açtım. Tavsiye ederim, sabahları ( tam olarak saate bakmadım ) TV8 de haber programı yapan çok samimi bir adam var. E mailleri okurken, seyircilerden bire bir sorular soruyor ve çok da güzel konuklar getiriyor. Bugünkü iki konuğun anlattıkları bende değişik etkiler uyandırdı.

Sabah sabah konu 1: Çocuklarını yutan annelerden bahsetti bir uzman bayan. Başını kaçırmıştım, ismini falan alamadım. Çocuklarından asla ayrılamayan, okula dahi götürüp bırakırken kendileri tedirginlik yaşayan bu kadınların nasıl da anne bağımlısı evlatlar yetiştirdiklerinden dem vuruldu. Birisinin kocası eşinde bunu fark ettiği için yazmıştı ve çocuk eğitimi uzmanı bunun ciddi bir hastalık olduğunu ve kocasıyla beraber bir aile psikoloğuna gidip çözüm aramaları gerektiğini anlattı.

Sonra, şu yaşıma gelene kadar gerek kendi aile hayatımda, yaşamımıza giren kadınlarda ve gerek başkalarının çevrelerinde bu tür anneleri ne kadar fazla gördüğümü düşündüm. Kocaman, evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış ama aslında kendi içinde büyüyememiş ve annesinin dizinin dibinde oturmayı arayan ana baba tiplemesini. Erkekleri, kadınları...Bu insanların yetiştirmeye çalıştığı, ruh hastası ettikleri çocukları, kendi kocaman oğullarıyla yatanları, askere giden oğullarının arkasından donlarını koklayanları ( bunu tanıdığım biri kendi kocasının annesi için anlatmıştı ), annesi veya babası için evlenemeyenleri, ailesi için evlilik yürütemeyenleri...

Çocuklarımızı lütfen kendilerine güvenli, zamanında yuvasından özgüveniyle mutlu mesut uçacak şekilde insanlar olarak yetiştirelim. Bu yüzden, yaşamımızın kalitesini arttıralım, geleceğe olan yatırımlarımızı " çocuğumuz için" değil, kendimiz için yapalım. Unutmayalım ki, bizim geleceğimize yapılan yatırım zaten çocuğumuzun olacağı gibi, ilerde O'nun da kendi hayatını kurmasında gönül rahatlığı sağlaması ve özgürlüğü açısından büyük yardım olacaktır.

Bizlerde, evlenen, aileden ayrılıp da iyi standartlarda yaşayanlara ekstaradan bir vicdan azabı reva görülür. " Bak, ben saçımı süpürge ettim." meselesi hep oradadır. Gelinlerimiz hem ağlarlar, hem giderler. Niye ağlarlar, hala anlayabilmiş değilim. Yahu, kendi evini açıyorsun, aşık olduğun, sevdiğin adamla evleniyorsun, belki bir süre ortam değiştirmekten her insanın yaşadığı aşamaları yaşarsın. Ama hayır! İlla bir yapışıklık, bağımlılık aşılanacak ya çocuğa. Aslında verilen mesaj, kendin mutlu oluyorsun, beni yapayalnız bırakıyorsun!

Sonra, " Okulda ne yaptın?" sorusunu soran anneler için tiyolar verildi. Bu soruyu o şekilde açık uçlu sormayın denildi. Mesela " Bugün okulda Seda'yı gördün mü?" veya " Akşam dışarı çıkacaksınız ya ne giymek istiyorsun?" gibi konuşmalar, tabi ki yaşına göre ama sormak için sorulmuş sorular değil. Eve gelen eşe sorulan soru gibi " E bugün işte ne yaptın?" Cevap çoğunlukla " Hiç!" Yani, seni ilgilendiren bir durum yok. Ama orada ilgilenilen bir konu seçilip sorulsa belki o yanıt alınmayacak.

Aslında, nasıl konuyu bilmeden ya da gerçekten ilgilenmeden soru soramazsak, çocuklarımızın hayatı hakkında gözlem yapmadan, fikir sahibi olmadan, kocamızın günlük rutinini anlamadan ya da atıyorum okuduğu kitaptan ya da çok sevdiği bir filmden biraz bilgilenmeden soru da soramayız zaten. Buradaki ana tüyo, gerçek ilgi. İlgilenirmiş gibi yapmak değil.

Sonra, bir vergi uzmanı çıktı ve dünyada Türkiye'nin ( hep biliyoruz ki bu konularda birinciliği asla kaptırmayız ) cep telefonları konusunda vergi rekortmeni olduğunu söyledi. Arkamızdan Ruanda falan geliyor, düşünün. Adam şunu anlattı, ceplerden Haberleşme Vergisi, Hazine Vergisi gibi dünyanın hiç bir yerinde olmayan vergiler kesiliyor. Dünya ortalaması hatırladığım kadarıyla %14 gibi, Türkiye %60larda seyrediyor. Hatta, aldığı vergiden tekrar Hazineye vergi alıyor, bir de tatlı gelen deprem vergisini de almaya ediyor.

Vallahi, deprem konusunda Türkiye'de neler yapılıyor, o yıllardır alınan deprem vergisinin gelir gider hesabı ne oluyor gören varsa söylesin. Geldiğimde okuduğum Cumhuriyet gazetesine göre yüzlerce küsur deprem davasından sonuca ulaşanı üçtü. Diğerleri yıkılan evlerinin üzerine bir de su içmişler.

Yani, " İyilik yap denize at!" mantığı ile devlet yönetimi. Sokakta dilenene para vermeyin diyoruz, e burada devlet boğazına yapışıyor verilmezse ama verilenin takibinin yapılması, hatta sorulması falan bile abesle iştigal muammelesi görüyor. Devletin şeffaflaşması falan da zaten Avrupa Birliği olayı karalana karalana etkisini yitiriyor. Kendi kendine bu devlet şeffaflaşmazzzzz! İlla ki bazı kriteleri uygulayacak, dışardan itilecek edilecek. Yoksa, devlet deniz yemeyen domuz şeklinde yaşanıp gidilecek. Olmuyor işte, kendi kendimize yapamıyoruz, kontrol edecek mekanizma yok.

Yok derken tüketicinin bilinçli olması çok büyük bir kuvvet aslında. İnternet gibi bir alternatif varken elinizdeki ceplerin kullanımını minimuma indirebilirsiniz. Vergi uzmanı da aynı şeyi söyledi, belki de tüketiciye " Artık bunu yapın! " tüyosunu verdi. Bu tür haberleşmede bahsettiğimiz tek bir vergi bile işlemiyor çünkü. " Mesela," dedi, " Siz lahmacuncuya telefon açtınız ve lahmacun istediniz o lahmacun hazinenin de midesine iniyor." Bence, çok güzel bir örnekti :) Borcunuzdan ötürü telefonunuz kesik, adam hala senden haberleşme vergisi kesiyor, haberleşemiyorsun ki kardeşim o sırada! Haberleşememe vergisi :) Araba vergileri, alkollü içeceklerden alınan vergiler, örnek olarak şarapçılığı verdi. Ne oluyor? Üretiyor ama kanuni açıklardan vergiyi kaçırıyor dedi. Bu gidişle elindeki arpadan da olunacak, bütün yük vergi verenin senin benim omuzuma biniyor dedi. Dedi de dedi...

Vallahi ben sabah programlarını da çok küçümsermişim eskiden bunu anladım. En kaliteli programların sabahları verildiğini keşfettim. Esas, akşamları içi boşalıyormuş. Bu da ek not :)

Hemen, Türkiye'de iki kelimeyi bile konuşurken düşünmeye alıştığım için geçen sene İngiltere'ye gittiğimde bulduğum bir şeyi anlatayım. İngiliz Telekom'dan kart alıyorsun, bir numara çevirip evden ister başka ülkeyi, ister kendi kaldığın ülkeden birini ya da başka ülkedeki cebi arıyorsun. Kontör sistemi ama özel hiçbir şey yok, yalnızca karta toplam paranı ödeyip eve geliyorsun, o kadar. Normal hattın da açık. Mesela, ben kayınvalidelerden veya görümcemin evinden hep o kartı kullandım. Allah'ım ya konuşuyorum konuşuyorum bitmiyor. Kartın bir yıl gibi bir süresi var, geçen sene bitiremediğim kartı bu sene de bitiremedim ve elimde kaldı öyle :( Konuşma dakikası sinyal sesiyle haber veriliyor, konuşmaya başlamadan kaç kontör kaldığı ve dakikası söyleniyor. Fark mı?! Köküne kadar!

Sonra, oy vermek, yok bankaya para yatırmak, acayip bir posta sistemi oturtulmuş. Evinden çıkamayan yaşlı insanlar için kıyafetler bile kataloglardan seçilip, denenip, belli bir süre sonunda olmuyorsa iade şekline getirilmiş. Evinden çekini yaz, kapına gelen postacıya ver, gitsin. Hatalar her sistemde olur ama devletin işi vatandaşına hayatı kolaylaştırmaktır, nereden taksam diye bakmak değildir.

Türkiye işsizlikten kırılan bir ülke. %46 sı hatırladığım kadarıyla kaçak çalışıyor. Neden? İşverenin üzerine bindirilen vergi yükü yüzünden. İşsiz işe muhtaç, sigorta falan hakgetire adam karın doyurma derdinde. Bu arada, benim eski çalıştığım yerdeki trick " Maaşını al beş katı, göster azı!" Bu da vergi kaçırma taktiklerinden biri. E, o sırada anlıyorsun bir pislik var, adam senin yaşlılık paranla da oynuyor aslında ama sıkıysa çıkar bakalım sesini, senin yerine o işe girmek için pusuda bekleyen kaç insan var. Herkes korkuyor, iş bulmuşsun konuşuyorsun deniliyor.

Lütfen ama lütfen tüketici olarak akıllı olalım. Seçim yapma hakkına sahibiz bunu bilelim. Eğer, birileri bizi enayi yerine koyuyorsa o zaman alternatiflere yönelelim. Bakın, İtalya'da son makarna fiyatlarındaki artışla hemen tüketici kurumları tarafından makarna almama kararı alındı , birileri etkilemez falandı filandı derken toplu hareket edebilme gücü ortaya çıktı.

Evet işte sabah bir yandan da onları dinledim...Sonra da gözüme gözüme giren mutfak fanımı tırmanıp çıkardım, yıkadım sildim. Derken, fırının arkasında kalan fayans kaplı duvarın durumunu görüp haydaa! merdiveni kaptığım gibi aşağı indirdim, elimdeki sopaya bezimi sarıp bir güzel bulaşık deterjanıyla onu da sildim. Sonra, hızımı alamayıp beyaz duvarlarımın kenarlarında ben yokken biriken tozları, ufaklığın ellerinden gelen lekeleri, ayakkabılığın üzerinde kalan parmak izlerini falan hallettim. Mutfaktakileri toplayıp, bu sefer epeydir yapacağım dediğim bizim çıfıt çarşısı olan odamıza seyirttim. Saat, onbir gibiydi sanırım.

Tabi, kafamdaki bu düşünceler de dağıldı, kendimi bizim kızın ufaklık kıyafetlerinin arasında buluverdim. Modum bir anda değişti. Hele bu akşam babası O'na hikaye okurken bulduğum parmak kız kıyafetleri...Evet, dedim kendi kendime " Ben hazırım yeni ziyaretçiye :)" Ortada bir şey yoksa bile ruhen hazırım artık. Yeniden odaları düzenlemeyi, bir gelene değişiklikler ve organizasyonlar yapmayı istiyorum. Özellikle, ufaklığın bu konuda çok olumlu olduğunu gördükçe, her küçüleni " Kardeşime mi saklayacaksın?" dedikçe...Gerçi bugünkü minnacık kıyafetini " Sparki giyebilir! " dedi ( siyah labrador oyuncak köpeği ) ama olsun :)

Annem ne kadar örmüş kızıma, onu fark ettim. Hırakalar, kazaklar, yelekler. Herşeylerimiz kız kızmış yahu bizim. Amma pembe çılgınlığı yapmışım. Aralarda erkek renkleri var, bazen de yeşiller falan...Başımıza prematürelik, vefaat gibi durumlar gelmeden önce bir arkadaşımın ikizler için yolladığı aynı örnek ama farklı renklerdeki kıyafetleri kutudan çıkarttım :( Benim bilmeden aldığım herşeyden ikişerli zımbırtılara kaydım. Zaten çıkartmadığım ve ayırmadığım bir şey kalmadı sanıyorum. Bu arada, hala ikizlerden uzak kalmaya özen gösteriyorum. Kıskançlık falan değil bu yanlış anlaşılmasın, yalnızca yaşayabileceğimiz güzelliğin yarım kalması yüzünden. Kızımın aynısından bir tane daha olabileceği ama olamamasından. Öyle bir ikiz tam da bizim Yalova'daki oyun parkına gelmilerdi, ufaklık da onlarla oynarken içim nasıl cız etmişti. Şimdi, eşimin işyerinden bir arkadaşının karısı var, ikiz kızları var onların da ve bize komşu oturuyorlar. Onları çağırmayı istemişti benimki bir gece, ben gönüllü olamadım. Değiştirilecek bir durum değil, böyle hissediyorum :(

Neyse işte, böyle böyle kışlıkları ayırdım. Kokuları bile değişmiş, dile kolay bazıları altı yıldır neredeyse gün yüzü görmemişti. Çorapları bile kaldırmışım. Yıkanmaları lazım. Tonlarca şey. Atılacakları ayırdım. Kusum belki onları kiliseye yardım için götürür ama buraları sıcak ya, pek kimse kalın bir şeye rağabet etmez. Hatta kimse giydirmez. Şimdi herşey ayrılmış gözüküyor, eskilerden aldığım notlarım, ahşap boyama için gereken boyalarım herşeyim...Ufaklığa bir dolap başlamıştım da hala yarım :( Çarpı işlerim için aldığım bir diğer etamin...

Daha yapılacak çok iş var çooookkk! Artık kararım, kızım eve gelmeden önce yapılacak her neyim varsa bitirmek. Çünkü bir kitapla geliyor, onu beraber okumamız lazım. Sonra, gelen kitapla açıklama kitapçığı da vermişler, bugün baktım, okunan kitapla ilgili soru sormak, onunla ilgili kısa bir yazı özet yazdırmak gibi fikirler verilmiş. Bir de heceleme testi için hazırlanmak lazım. Bunları at yarışı gibi yapmıyoruz ama ben sinirlenmezsem, olumlu ve pozitif olursam ufaklık çalışmaya çok istekli ve yatkın. Yalnız her geldiği gün bir resim muhakkak yapılıyor :) Bu iş O'nun ruhu için lazım :)

Dolayısıyla, bu yapılacaklar listesi saat bire kadar. İlk aşama yemek yenmesi, onun arkasından mutfağın düzenlenmesi, ödevin beraberce ve güzelce halledilmesi, hepsi birarada bitmiyor zaten, akşama da heceleme için soru cevap yazıyoruz :) Sonra göz kapama seansı iki saate yakın. O da ancak aktif olmadan tv seyretmekle geçirilen bir vakit vee babamız geliyor :) Saat altı Laila'nın çıkışı, babalı kızlı bahçede top atmaca, bitkilere su vermece, annenin yemek hazırlama seansı veeee yatma aşaması.

Sonrası... Bilgisayarım ya da kitabım ya da tvim ve ben :) Yanında bir çay :) İşte bir günün özeti daha :)

13 yorum:

Öykü dedi ki...

merhaba kedücük;
Bu hafta tatildeyim biliyorsun bu gün oldukça fazla iş yaptım.ama hala bitmedi herşeyi detay detay yapıyorum.insanın bunada ihtiyacı oluyormuş:))iş yaparken veee ütü yaparen bukadar keyif alacağımı tahmin etmezdim.:))
Şu okulda ne yaptın sorusunu ben hep sorarım ve öyküde hiç bir zaman cevap vermez hatta hoşlanmaz sorumdan..bende okuldaki birilerinden bahsedip daha özel sorular sorarak sohbet etmeye çalışırım doğru yapıyormuşum demekki:))
şu başörtüsü konusundada bana saçma gelen bir şey var daha doğrusu türban yasak olunca süper zeka kızlarımız şöyle bir yöntem bulmuşlar PERUK takıyorlar..:)))
peruk takonca tahrik olmuyor galiba:))
ayrıca ben erkek olsam bu tahrik olma fikrine tepki gösteririm.neymiş kadının saçının bir telinden tahrik olunuyormuş..yaa bukadar sapıkmı bu erkeler valla bayan olarak bana bile batıyor bu düşünce.tüm erkelerde bu sapıklığı susarak kabul ediyorlar bence..
saat şu an yarım valla yorgunluktan bitap düştüm halada yapılaak işlerim var.yarın yaparım artık parmaklarım klavyeye zor basıyor.

sen şimdi bilmem kaçıncı uykundasındır:))iyi geceler

Evin Kedisi dedi ki...

Öykü'cüm, Hoşgeldin :)

Şimdi Öykü gözüküyor ya çaktırmayayım dedim. Dün sana mail yolladım ama sesin çıkmayınca kendini evine ve ütülerine adadığını tahmin ettim :)

Evet, doğru aslında erkekler de bu kadar minnacık bir kısımdan etkilenebileceklerini kabul etmiş oluyorlar :)

Geçen gün bir dizinin oyuncuları çıktı, dizide birisi işte babayı canlandırıyormuş, diğeri Roman koca adayıymış. Kız güzel ya dediler ki baba rolünde olana " Gerçek hayatta da kızınız olsaydı neler yapardınız?" Yemin ediyorum iki tarafın da verdiği cevap " Yanmıştı!" Kız da öööle ağzı açık, mutlu kendince çünkü O'nun yüzünden babası rolündeki ya da koca adayı rolündeki adam " Başımız çok yanmıştı, derde girmişti" falan diye dağlıca kompliman yapmakla meşguller. Bana ne kadar tuhaf geldi, kız çocuğunu kocasından kıskanan adamlar, erkek arkadaş dövmeye kalkanlar, yine oğlu için de aynısı kadınlarda geçerli aslında. Aslında işin içine girdikçe, düşündükçe insanın tüyleri dikiliveriyor. Bırakın kardeşim herkes dünyada kendi varlığıyla iki ayağı üzerinde dursun ya! Hayır illa bir hükmetme olacak, karılar da buna pıs pıs boyun eğecek!!!

Olayın kökünde, dua ve Allah'a yakınlık aşamasında o maneviyatı bozmayı engelleyecek bir çözüm belki çünkü biliyoruz atıyorum, geriye kalan gözbebeği mi ondan bile tahrik olunabilir :)O yüzden kapanmanın sonu yok.

Burada amaç kadını bir silüet haline getirmek. Farklılıklarını, renklerini kaldırmak. Tek renkli, sanayiden çıkmış paketli çukulata barına döndürmek...

Günümüzdeki kadınlarda ve kızlarda sinirlendiğim, uygulananın yine bir yorum, üstüne üstlük kendini aldatmacalı bir yorum yaparak kandırmaları. Ellerinden geldiğince o din görevlisinin dediği gibi kocalarının gölgesi olarak kalmak zorundalar, " Kişisel hürriyetim!!!" diye yırtınırken herhalde buz dağının altta kalan kısmını ve neyi savunduklarını da anlayamıyorlar. Böyle çifte standartlı yorumlarla herkes oyalanıp zaman harcıyor, türban mı değil mi? " Bırak kardeşim türban olayını da sadede gel!" diyesi geliyor insanın.

Geçenlerde 80 yaşında bir nineye mi tecavüz edilmişti? Zaten toplumdaki sapkınlıkları kendimize baz alacaksak işimiz iş! Hem sonra kadınlar da tahrik oluyorlar canım yalnızca erkeklere mahsus değil ki bu özellik. Cinselliğe takıldı mı kafa zaten yandık. Sonu olmayan dipsiz kuyu ve kimin namusunu kimden kim koruyacak? Buna kimsenin yetkisi yoktur bana göre.

Başını kendi yorumuna göre kapatmış , hürriyet çığlıkları atan " lady" ler bana hiç de inandırıcı falan gelmiyor çünkü esasta dayatılan ya da tartışılan öyle bir kadın prototipi değil. Yalova'da yıllardan beridir ellerinde Kur'an, küçücük, başı kapalı çocuklar kurslara yollanıyorlar. İktidar partisinin çantalarının içinde o kuranlar. İçim gidiyor, ne yaz kursu, ne bir spor, ne bir sanat veya edebiyat...Çocuklara bakıyorsun, çocuk hala çocuk aralarında zıplayanları oynayanları da var ama genel bir eziklik psikolojisi hakim. Şimdi bu çocuğun mu seçimi öyle boynunu büküp yere baka baka, kendi olmaktan utana sıkıla, spor yapıp erkekli kızlı arkadaşlarıyla sosyalleşmek yerine bu duruma sokulmak?! Ne hürriyet ama!!!!

Çocuklarımıza çoookkk üzülüyorum. Onlar bizim gelecekteki yüzümüz :(

kecilerin cobani dedi ki...

evinkedisi,
bu yazindan en az bir duzine yazi cikar. cok dolu dolu yazmissin. suna yorum yapiim, buna yapiim derken baktim hepsini unutmusum. yorumun dahil zevkle ve anlayarak okudum.
ne diycektim ben.. ııı...

Selen'den secmeler dedi ki...

Supriiiiiiiiiiiiiiiiiz,ben geldim.Esim problemi cozdu.Problem internet explorer 7mis.Bu yuzden firefoz denen baska birsey kurdu bilgisayara ve iste tum linkler tiklanabilir haldeeee ve buradayim yorum yaziyorum:))))))
Ne kadar guzel yazmissin canim.Okurken sanki benim kafamin icindekileri okur gibi oldum tek uymayan yani su mutfaktaki fayanstan basladigin temizlik isi oldu,benimde oyle birseye ihtiyacim var ve yayilip oturuyorum evi toplayacagim yerde haftaya kamyon gelecek kapiya bizim ev toplanmadi bile daha.
Hangibirine yorum yapsam bilemiyorum hepsinde hemfikirim seninle.
Ellerine saglik bu harika yazi icin:))

elektra dedi ki...

daha dün, fransadan gelen açıklamalara 'aha 'dedim, 'üzülüyor tabii ırakta üç beş sivile de ben işkence etmedim, ama bak iran var, orası bakir'

ben bu politikacılara ne diyeyim hiç bilmiyorum. aslında var üç beş laf dilimin ucuna gelen ama, ah annem ve de babam, nasıl da bir terbiye mayası katmışlar hamurumuma. ne diyeyim?:(((

Evin Kedisi dedi ki...

Çoban'cım;

Hoşgeldin. Ya, aslında bu yazı yazma konusunda bir sorun, yani bir anda o kadar çok şey gelebiliyor ki bölemiyorum ve oluyor bir koca yazı. Zaten, bu konular aşırı takıntı yaptığım ve Türkiye adına gerçekten de çok takıntı yaptığım noktalar. Gerçekten de gündem hiç sakinleşmiyor, ne dünyada ne de bizim ülkede.

Elektra;

Sana da katılıyorum ama ben yalnızca Amerika, İSrail, Fransa'nın pislik politikacıları gözüyle değil de bizim kendi içimizden çıkan, ülkeyi içten içe oyanlara ateş püskürüyorum. Bir ülkenin diğer bir ülke aleyhine politika gütmesi çok doğaldır ama her insan nasıl kendisine dışardan gösterilen saygıyı kendisi yaratır, Türkiye'de de " Halkı nasıl sömürürüz?" cüler bitmeden, Atatürk tarafından başlatılmış ama bir türlü devamı gelmemiş devrimlerin üzerine bir şey katamazken, başka ülkelerden de saygı beklemek bana yine anlattığım dayılanma karakterinin ülkeye uygulanmış hali gibi geliyor. Benim istediğim ülkenin kendi içindekileri temzileme cesaretini ve isteğini göstermesi. Dışardaki öcülerden önce içimizdekiler...

Evin Kedisi dedi ki...

Selen'cimmmmm!

Hoşgelmişen :) Yaşasın dedim kendi kendime şimdi. İyi ki geldin demek istedim. Teşekkürler :)

Fatma and Kevin dedi ki...

Sevgili R. yine yazmışsın her konuda. Ben de hangisine katıldığımı, hangisine ek yapacağımı hatırlamayamdım şimdi konuların:)) Ama şu İngiltere'den aldığın, konuşup konuşup da bitiremediğin kartı merak ettim. Kartın adını yada yapan firmanın adını hatırlıyor musun? Post Office'den mi almıştın yoksa gazete bayiinden mi... Ben de deneyeyim diyorum, benim aldığım kartlar o kadar uzun dayanmıyor çünkü.
Sevgiler,
Fatma.

Goddess Artemis dedi ki...

Mimlendiniz!

reyhan dedi ki...
Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
reyhan dedi ki...
Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
Evin Kedisi dedi ki...

Blog beni bazen deli ediyor. İki tane yorumumu değişik bir durum olduğu için silmek zorunda kaldım. Zaman zaman açılmıyor, kayıtlarınızdan kayboldu diyor falan filan. Neyse iki kişiye yazmıştım.

Fatma'cım postaneden aldım kartı. Türkiye'ye göre çok uzun süre konuştuğumu düşündüm. Sen alışmış olabilirsin, ben karşılaştırma yaptığım ve cep telefonlarının kontör süresini abartı bulduğum, ardından da bu vergiyle ilgili " Enayi olmayın!" diye bağıran programı seyrettiğim için yazdım. Postanelerden farklı isimlerde kart alabiliyor muyuz?

Elektra, teşekkür ederim de ben bu işlerde yeniyim, şimdi bana göre mutluluğun fotosunu mu koyacam bloğuma? Bakalım...Bu şekilde edebi hiç düşünmediğim için epey bir bakınmam gerekebilir :)

Şimdi şu sinir olduğum bloğun bana yaptığı trickle uğraşacağım. İzninizle.

Yorum yapan herkese teşekkür ediyorum tekrardan :)

GULTEINEN ENKELINI dedi ki...

gozlerim dustu okurken, duygu oldum, kizdim, gulumsedim..
klavyene saglik..