29 Eylül 2007 Cumartesi

İmdatınııııızzzzzz!

Yahu vallahi de billahi de bıktım! Benim blog durmadan " Kaydınızda gözükmüyor yeni blog oluşturun!" falan diye saçmalıyor. Bir daha blog dünyasından " Yeni blog zıvıştırın, tokuşturun..." gibi bir cümle gelirse, bilgisayarı kırmayı planlıyorum.

Hatta, bir ara cinlik yapıp kendi bloğumun ismini yazayım dedim. Ardından bir de salak gibi yorum yapmışım. "Anaaa! oradaki benim ismim değil mi yahu?!" diye kalakaldım mı sana?! Neyse, hemen anlayıp yok ettim haliylene. O stresi de öylece savuşturmuş oldum. ( Savulunnn, ben geliyorum! )

Bir de, ikinci sıkıntı haftalık alışverişi para yatmadığı için bugüne ertelemiştim. Saat sabahın dokuzu ve hala yok! Ne yapacam şimdi ben? Yarın da komşuya davetliyim de :)... ( Saat 19:30, akşam, ufaklık okuldan çıktı, eve gelindi basit masit bir şeyler yenildi ve hadi bu sefer de haftalık toptana... İlk defa öğleden sonra ve son :( Kızıma acıdım. Acayip yoruldu, zaten okuldan geliş bitkinlik, çocuk bir dakika kendi kendine sakin sakin oynayamadı. Alışverişten dönünce de hemen okunması gereken kitabı, yazılması gereken kelimelerin bir kısmısı. Ay! Afaganlar bastı. Daha önceden de yazmıştım ya, benim öğleden sonraya hiçbir şey bırakmamış olmam gerekiyor. )

Komşuluk muhabbeti pek buralarda olmaz aslında. Araplar, haklı olarak İngilizce konuşan bizlerden uzakta durmayı, çekingenliklerinden ötürü daha hayırlı bulurlar. Kimsenin kimseye bir gıcığı falan olduğundan değil de hani, Türkiye'de de yaşanan tür bir içe kapanıklılık hali hakim. Hem, zaten çevresinde kendi canı kanı insanlar olduktan sonra Allah'ın İngiliz'i, Türk'ü, Rus'u ve bilmemne memleketlisi ile niye sosyalleşsin ki kadın şimdi? Bence haklılar yani. E, biz de onların dilini konuşamadığımıza göre...Herkes kendi canıyla kanıyla sosyalleşsin, bulamayan da bizler gibi United Colours of Benetton lezzetinde çay partileri düzenlesin. Ben, elimden geldiğince Orhan Pamuk'un dişisi tarzında geçiriyorum hayatımı ama arada Chloe'nin şu ruh hastası annesi, ha o kadın mı diyecekler diye zorla da olsa çıkıyorum işte böyle :)

Geldiğim yılın ilk günlerinde yandan çıkan bayana ( Arap komşum galiba... Yani öyle tahmin ediyorum ya da benim yaptığım bir kazmalık sonucu hiç alakası olmayan, esas komşuya gelmiş olan arkadaşı ya da daha acısı " Ya manyak mı şu kadın da ne diye sırıtıyor demiş olabilir....Ve en beteri, ben bunları şimdi düşünüyorum iyi mi?! Uzunca bir süre kimsenin fark etmediği kendi dünyamda trip yapmış olma ihtimalim kaç doktor? ) sırıtma girişimim ağzımda kalınca hanyayı konyayı anladım. ( Bu cümleyi, anlaşıldığı üzere yukardaki anektodları girmeden önce yazmıştım )

Şimdi, aynı villa alışkanlıklarını (!) ben de arabamla evden çıkıp girerken gayet somurtuk bir şekilde devam ettiriyorum. E ne de olsa villa hayatı, lady'lik...Zor zanaatler bunlar. Ortamın klasına uyum sağlamak lazım. Yoksa, yan mahalledeki saf kız çocuğu halleri bitti, e anla be salak! değil mi? Değil...

Şimdiki zamanın trendi, devlet tarafından verilen beş odalı, altı tuvaletli villanda yaşarken kendini kraliyet ailesinin bir üyesi gibi hissedip, " Ekmek bulamıyorsanız pasta yiyin şekerler!" demek. Öyle, tüketim müketim, üzerindekilere ihtiyaç hissemeden değiştirmek falan...Iyyyy! Gözüm görmesin! Varsın, atalar 55 derece sıcakta doğum yapıp, çadırın içinde yemek yapma telaşında olsun, bizler evdeki klimaları 16 derecede tutmazsak ölürüz sıcaktan! Banal banal şeylerle insanların zamanını alıyorlar. Neyse...

Bu komşuluk muhabbeti olan kızcağızın iki tane çocuğu var ve kızlarımızı baleye getirirken birbirimizden haberimiz oldu. Yoksa okul halleri gerçekten de git, gördüklerine " Merhaba!" de, çık eve gel şeklinde yaşandığı ve ufaklıklar da farklı yaşlarda ve binalarda olduğu için zaten çok zor olurdu. Baleye gittiğimizde, geçen sene yarım, bu sene bir saatlik beklemelerimizde konuşurken " Sen nerede oturuyorsun?" " Ben, burada..." derken birbirimizin yanında yaşadığımızı keşfettik. Biz, tam bulvarın önündeyiz, bu hatun da hemen arkamızdaki sitedeymiş. Sonunda bir yıl boyunca " Aaa ama olmuyor, bak gelmedin, gitmedin!" laflarından sonra yarına gün aldıkkk!

Buradaki adetlerden biri, ilk gidilen eve ufak bir hediye götürmek. Geçen hafta birbirinin içine geçen çok güzel iki tane kulplu bardak aldım ama renkleri harika bir mavi. Umarım, mutfağına yakışır.

O da benim gibi yemek canavarı bir tip. Evinden geleni gideni eksik olmadığı gibi, bir saat kısık ateşte pişen şaraplı pizza sosundan bahsedebileceğim birisi. Ay ne heyecanlı :)

Aslında, işin acı tarafı şu, neden bahsedilebilir ki başka? Ülke sorunlarından bahsedemezsin, kendi tarihinden anlatsan ne kadar ilgi çekebilirsin falan...Peki, onlardan bahsedilmeyince hangi konuyu açabilirsin? Zor yahu sosyalleşmek, gerçekten de zor. Ama olsun işte, bir sene ertelemişiz artık yüz de kalmadı. Bu kızcağızın tam olarak nereli olduğunu bile atlamışım. En son ramazan oruç muhabbetleri içinde Müslüman olmadığını biliyorum. Mısır olabilir mi? Ya da Lübnan?...Bilmiyorum...( Lübnalıymış )

Kafam hep bugünün planlarının değişmesinde. Deli oluyorum işte böyle durumlara! Para yatacaktı da dolaba düşse kafası patlayacak fare sendromundan kurtulmuş olunacaktı. Yarın da bu sosyalleşme komşuculuk oynama halleri vardı :) Saat ona geliyor, belki de bu işi öğleden sonra hepberaber yaparız maaş gelirse, a evet evet öyle olabilir.

Dün, Chloe'nin arkadaşının doğumgünü partisine gittik. Başladık Allah'ın izniyle bu doğumgünleri furyasına. Neyse, bu aile bizim gibi evlerinde yapmayı seçen türünün tek ve son örneklerinden insanlardı.

Doğumgünü olan da benimkinin sınıf arkadaşı, GEÇEN SENE kadıncağız bana soruyor " Jennifer'ın doğumgününe gelecek misin?" Ben de diyorum ki " Yok, başka bir işimiz var, onu halletmemiz lazım, sen gidecek misin?" Meğerse kadının kızıymış! Geçen sene dedimmmmm! Bu sene değil!

Canım, ben nereden bileyim? Zaten kızının elinden bebekler düşmez, onları emzirir, yatırır kaldırır, benim heççç işim olmaz, dinazorcu kızım da bana çekmiş, hiç oynadıkları falan baki değil. Çocuk bir şey sorarsın " Nasılsın?" gibi yanıt vermez acayip içine kapalı, benimki nasılsın demeyenin yanına gidip " Ben seni çok sevdim." der, e bir de ilk geldiğimiz yıl ayrı sınıftalardı. Ne yapayım?! Şartların durumu artı benim çevremin farkında olmayışım birleşince böyle kazmalıklar yaşandı haliyle. Şimdilerde alışıyorum işte, anlıyoruz kim kimin kızı, gidilmeyince ne yapılmalı, gitmeden önce hazırlık ne olmalı falan...Şimdi, bir de bu ilk çocuk, ikincisinde daha bir mülayim olacam, söz! ( Hayır, daha hamile değilim )
Neyse, gittik, benim kız bir ara dumur durumları yaşadı. "Bebekler ve anneleri" oyununda daral geçirip yanıma geldi. Sonra kızlar üstlerini değiştirerek " Kıyafet değişmece" oynadılar. Chloe için köpek ya da kedi kostümü olmadığı için o iş de yattı. Kesin kararım var benimki büyüyünce prenses olmayacak :) "Bebekler ve anneleri" oyununda evin küçük kardeşi olmayı reddetti, ben de evin köpeği olmasını önerdim, "yaşasınnn!" diyip içeri gitti, sonra somurtup "onu da istemediler." diyerek geri geldi. Olsun! Gelmeli gitmeli yine de oynadılar derkeeeeen bir oyun daha çıktı piyasaya. Dınınınnnnnn! Playstation bilmemne ( kaç olduğunu bilmiyorum, ne yazsam yalan olur )

Onu anlatacağım da, buradaki kadınların kocalarına hayret dolu gözlerle bakıyorum. Abi, bir koca gidilen her yere götürülür mü yahu? Benimkinin doğumgünlerine karşı alerjisi var mesela. Sonra, küt diye insanlarla ne konuşulur durumları... Yalnızca farklı kültürden insanlar arasında da yok, aynı dili konuşan ve birbirini böyle zoraki sosyalleşme alanlarında gören çok insanda var. Ben de hiç sormadım erkeğime :) Zaten bir sürü ödevi vardı evde halletmesi gereken de bir gittim anaaaaa! herkes takmış kocasını koluna sanki gece baloya geliyoruz. Bir tek benim, sap gibi kocasız! Yine konusuzluktan " Kocan nerede?" " Evde" " E, ne yapıyor evde?" " Kabak oyuyor, içine de badem koyuyor he he hemmm!" lafları geçti aramızda. Hayır, gelmek istese de alınacak zevkin ne oranda olacağı gerçekten de bir soru işareti.

Amma velakin, işte o playstation geldi ya, düşüncelerim değişti. Jennifer'ın babası oyunu kurduğunda belki bir zaman önce teknoloji harikası diye biryerlerden okuduğum oyunun içine bire bir hareketlerle katılma durumlarının nasıl işlediğini gördüm. Keşke kocam da gelseymiş canım :) Çocuklar bizim tezahüratımızdan tırsıp, içeri gidince hepimiz tek tek bowling falan oynadık. Cheryl'la kocası voleybol oynadılar. Yaşasın! Jennifer'ın doğumgününde biz yetişkinler çok eğlendik!

Hemen anlatayım...Oyunla beraber kamerayı da kuruyorsun ve bilgisayar seni hafızaya alıyor. Fotoğraflar çekilerek oyun içindeki kişilerin kafasına yapıştırıyor :) Veee kamera vücut hareketlerini algılayıp yapman gerekeni de söyleyip olayı sana bırakıyor. Valla, bir oynadık bir oynadık anlatamam. En son kızlar cam silme oyunu oynuyorlardı ki ayrılma vakti geldi.

Doğumgününde verilen şekerlerin hepsi çöpe gitti, lolipop da açıldı, bir iki yalandı ve o da aynı sonu paylaştı :) Çok mutluyum çookkkk! Demek ki verilen alışkanlıklar işe yarıyor. Keçilerin Çobanı durumları :) Bu konuda kendisini de çok taktir ettim. Saygılarımı sunuyorum.

Sonra ben bir anda, öyleyimdir, iki yıldır kömür kıvamına gelen merdiven boşluğundaki dışardan görülmemizi engelleyen perdeyi söyledim benim adama. Haddiiii, onu çıkartmak için dönen merdivenin üzerine metal merdiveni dayayıp tırmanmak lazım, söylene söylene yaptı ama banyoya basıyorum önce, bir su çıktı ki düz duvara tırman denilse yapılmaya değecek şekil. Onu da yıkadık, asıldı, ev misss gibi koktu.

Kız, babasıyla ve köpeğiyle dışarı çıktı eve geldi ki "Ağaçta kedi var anne" dedi. Ve ben geçen sene arabanın motoruna giren kediden sonraki ikinci kurtarma operasyonumu düzenledim. Plastik su içme bardaklarına susuzluktan öldüğünü tahmin ettiğim kediye süt ve kıymalı makarna koydum. Bahçe duvarına büyük bir ihtimalle panik sonucu tırmanmıştır, inemiyordu. Masmavi gözler, bembeyaz ama leş gibi. Kemikleri çıkmış bir zavallı. Yüreğim paramparça ola ola, ilk önce tepkisini ölçtüm ve sandalyeye çıkıp begonvilin koca koca iğnelerine sürtünüp yemeğini içeceğini uzattım. Nasıl susamış, gözlerini kapatıp bır bır diyerek içişi...Sonra bir şekilde yavaş yavaş gönlünü kazanıp onu aşağı aldım ama çok korkak, haklı olarak tabi ve leş!

Elime alıp çok ama çok korkmasına ve o halde bile beni çırmıklamamasına rağmen onu götürüp dışarı koydum, yemekleri de öyle. İçeri kaçmak istedi ama izin vermedim. Birincisi Layla O'na bir şey yapmayacak olsa bile kediciğin yüreğine indirir, bu bir. İkincisi gerçekten de artık köpeğimiz dışında hiçbir ev canlısının sorumluluğunu almak istemiyorum. Bu, kısa vadede zorlayıcı bir karar olsa bile, uzun vadede neler getirdiğini bildiğim için çok da mantıklı buluyorum. Evin kedisine köpeğine de koltuk, televizyon falan gibi davrananlara kıl oluyorum, belirtilir. Hani, "Ne olmuşşş tatile de giderim, bırakırım bakarlar." ya da "Yaşlanır, hastalanır çöpe atarım yerini yenisini alırım, gittiğim memleketlere pahalı gelir falan götüremem sokağa salarım, bakana veririm." falan gibi...

Ya, adam gibi bakacaksan al, bakamayacaksan da alma. Bakamam ben diyene de sorumluluk sahibi olduğunu ve neyi yapıp neyi yapamayacağını bildiği ve bir canlıyı zebil etmediği için saygı göster kardeşim! Alllaaaah Allahhhhhh!

Ondan sonra bütün gece kedi nezdinde doğada yaşama savaşı veren insanları ve hayvanları düşündüm. İlk adımı atacağımız ortam bile o kadar şans ki! Şu an Afrika'da açlıktan ölenlerin arasında da doğabilirdik, bu şanssız hayvancığın yerinde de olabilirdik...

O yüzden, elimizdeki imkanların değerini bilmek, har vurup harman savurmamak eğiliminde olmalıyız. Belki bu kediye layıkıyla bakamayacağım diye almadım ama en azından yaşama karşı böyle bir saygım var. Bunun, dolaylı olarak dünya üzerindeki her canlıyı olumlu olarak etkilediğini düşünüyorum. Eh, benden bu günlük de bu kadar diyorum. ( Bu bölüm yazının en ciddi bölümüdür, bir kere daha okunması sindirilmesi tavsiye edilir )

Yorum yazanlar, yazdıklarımın önce özetini çıkartsın, sonra o kağıda bakmadan yani, kopya çekmeden sorularını ve eleştirilerini, ekleme çıkartma, çarpma bölmelerini yapsın. Yarın sınav var :) Soracam!!!!

4 yorum:

kecilerin cobani dedi ki...

evinkedisiciim,
once, resim bir harika. cocuk resmi hastasiyim ben. (yoksa cocuk diil mi). neyse cocuk gibi resim veya kolaj vs yapana da bayilirim zaten.
komsuculuk durumlari nazik. fakat biliniz ki ben de turk olmasina karsin yandaki komsuyla biraraya geldigimde degil farkli ulke, farkli gezegenlerde oldugumuzu farkediyorum. ki yabanci bu durumda her zaman daha makbuldur. En azindan ne zmn yabancilastik birbirimize biz mefhumu olmaz kafada.
ne diicektiim, haa bi de sonuna kadar katiliyorum su hayvan meselesine. )))

Evin Kedisi dedi ki...

Teşekkürler, teşekkürler, teşekkürler dedi bizimki :) Ufaklığın son günlerde yaptığı, babayla bilgisayar ortamında renklendirdikleri hayvanlar alemi çalışması :) Katılıyorum, güzel çocuk resimlerine ben de böyle hastayım işte. Bence de harika görünüyorlar :) Önemli olan bir yere bakmadan çalışmaları ve hani " Ağaç şöyle olur kızım, böceğin de bööle kanatları olmalı." tarzı ile sığlaştırılmamışlıkları.

Komşuculuk...Haklısın, zaten seçme şansın yok, öyle piyangodan çıkar şekilde ve senin dediğin gibi ayrı gezegenlerden geldiğini hissettiğin insanlarla sonuçta aynı çatı altında yaşamak. Çok zor iş.

Hayvan meselesi, aynı diğer bakış açılarında olduğu gibi basitleştirilmiş, tıkıştırılmış, üzerinde düşünülmemiş...

Aman işte öyle! Yorum için teşekkürler :)

Fatma dedi ki...

Merhaba Evin Kedisi,
bir hafta olmuş yazmayalı,
herşey yolundadır umarım:))
Sevgiler,

Evin Kedisi dedi ki...

Fatma'cım, ben buralardayım da blog yerinde yok :) Hala aynı abudik gubidik sorunlar devam ediyor ama çok yüklenme, bir şeyin parasız hizmet olarak sunulmasının getirdiği ucubiklikler olarak algılıyorum.

Dün akşam bir yazı koymuştum ama sabah kalkınca ohooo bu yazıya daha çok şey eklemek çıkartmak lazım dedim ve yine başka bir fermanım daha oldu :) Hayırlı uğurlu olsun efendim :)