24 Şubat 2009 Salı

Nasıl da Kodum Ama?!

Yok yok, bu temizlik yapılacağı günler bir terslik oluyor ama anlayamıyorum. Şimdi de bilgisayar hazretleri hayatta yapmadığı bir şekilde benim Emirates adresimin parolasını sorgulamaya başladı. Acaba nerede? Nereye not edildi? Neyse, bulurum...

İki gün önce bizimkileri altı buçukta yolcu edip de yatağa döndüğümde uyuyamadım sinirden. Hani insanın kafası halledilemeyen problemler olduğunda nasıl çalışır, zehir gibi olur, aynen öyle!

Buna, bir önceki gün 24 yaşında üç kitabı yayınlandı haberiyle bir kızın röportajını okumam etkili oldu sanırım. Birinci kitabında yayınevinden yediği kazıktan sonra yayınlama işini kendi üzerine aldığını, yanılmıyorsam üçüncü kitabının şu an çevirisini yaptırttığını ve yakın bir zamanda son üretiminin de Amerika'da yayınlanacağını...

Buraya geldiğimden beridir gözlemlediğim en önemli olaylardan biri, Avrupalı insanın anı, yaşanan, biyografi ve gezi gibi konulara son derece önem verdiği. Özellikle Dubai İngilizce kitap cenneti çünkü. Kitap sektöründe de aynı kızımın okulunda yaşananlar hakim. Eğer birey tanınmamasına rağmen iyi bir üretimde bulunmuşsa ya da başından gerçekten de kayda değer bir şey geçmişse o kitaba inanılmaz bir ilgi oluyor.

Yani, kısacası insanlar okuyor, soruyor, ilgileniyor ve sana birey olarak değer veriyor. Maalesef bizim memleketteki gibi " Bok at izi kalsın!" " Aman, ben onun yaptığımı kıçımla yaparım." gibi küçümseme, kompleks mantığı yok. Böyle ortamlardan yetişen çocuklar da kendilerine birey olarak değer verildiği ve tek oldukları hissettirildiği için kimseyle sidik yarışına girme hissi taşımıyor. Herkes kendine özgü ve bu fark edilir kılınmış.

24 yaşındaki yazarımız amacının para kazanmak olmadığını, bu işe yalnızca gönül verdiğini anlatıyor röportajda. Doğru, yazı yazmak gönülsüz yapılmaz, zaten gönül olmadan yazı yazılmaz, ittir düttür ortaya hiçbir şey çıkarılmaz. En azından, ben hayatımda kitap yazayım da paraya para diyeyim diyen bir zihniyet görmedim hiç.

Ancak şöyle de bir durum var ki parasız olarak da yapılamayan bir iş bu yazdığını bastırma meselesi falan. Bunu da dikkate almak lazım. Yani, aynı Elif Şafak'ın kendi kitabında belirttiği gibi Virginia Woolf nasıl demiş, hem kendine ayıracak bir mekanın ve ayrıca para kazanmakdı, yok işe gidip gelmekdi falan filan diye dertlerin olmayacak...Kısacası hayat sürdürmek için dışarda savaş vermeyeceksin bir anlamda. Kapını kapatıp odana girecek ve belki saatlerce yazı yazarken rahatsız edilmeyeceksin. Çoluğun çocuğun, eşin, evin de hak getire... Bu iş için evlenmemeyi seçmiş yazarlardan da bahsetmiş dünya edebiyatından Elif Şafak.

Benim zaten romancı olma durumum ya da şansım yok. Kurgulama yeteneğim sıfır. Ancak ortada bir kitap var. Otuza yakın, internette yayınlanmış yazım, bir hayat görüşüm, yazmadan ortadan çatlayan bir yapım...Sürekli yazarım ben.

Bu ortamda yeni çıkan ve çok tutulan kitapları gördükçe, yazdığım kitabın kayınvalidem, yine buradaki tanıdığım insanlar tarafından " Keşke İngilizce olsa da okusak şunu!" denildiğinden olsa gerek bu kitabın İngilizceye çevrilmesi işi kafamı çok kurcalıyordu ne zamandır. Ancak kitap basılalı bir yıl olmuş da geçmiş bile. Türkiye'de değilim ve bizde işler hep birilerinin boğazına basarak yürür ya...

Kitap basılacak, elimde kotratım...Ne demiş bu ikili anlaşmada, kitabın % şu kadar hakkı, basım yapılan ayın sonu yazara teslim edilecek. Hadi, onu geçtik bir anda alınmaz, zaten yayınevleri hep bunun üzerine yatar falandı feşmekandı...Ama Türk insanının bu " Gelirse bizi asker kurtarır" daki gibi bir boyun eğme, çarpıklığa neredeyse davetiye çıkartma ve kabullenme durumu beni deli ediyor.

Aylarca ses çıkartmadım, kitap basıldı dağıtıldı, reklamı verilecek şuraya buraya denildi, sonuç hayali pazarlama ile kaldı. Ben MSN'de nöbet tutacağım ki, işim gücüm yok, yayınevi sahibi ve bir de üstüne üstlük yazar (!) olan kişilikle oradan informal bir şekilde chat usülü yazışacağım!!!!

Üstüme iyilik sağlık dedim. Önceleri bir ara, " Yahu alacağım para zaten nedir ki kitap basılmış işte!" şeklinde kendimi avuttum ama sonra bu 24 yaşındaki kızımızın kendi paralarıyla üçüncü kitabını bastırması, ardından yine kendi imkanlarıyla çevirttirip yurt dışına pazarlaması, derken insanlardan hep olumlu görüşler alması...Yahu, bu işleri yapabilmek için en az herhalde bir 10.000 YTL gözden çıkartılmıştır, en az!!! Eeee, peki o para nereden gelecek? Ama mantık şu, madem işini başkasına halledip bastırıyorsun, o zaman susacak kaderine katlanacaksın. Kazıklanacaksın. Olur mu öyle şey?!!! O zaman niye anlaşma yapılıyor? Akit ne anlama geliyor bu kazma Türkiye pazarı için?!!!

Şimdi işin ticari tarafına bakalım; Kitap ikibin basılmış, en az 20 internet kitapçısına dağıtılmış, diğer D&R, N&T ler cabası...Güya ilk başta Migros'lara gönderilecekti, bu da havada kaldı. Normalde 7 liralık bir kitap, ve gelen net geliri düşünelim, sonra bu kitabın yazarına yapılması gereken miktara bakalım, devede kulak!!!! Burada yazar olarak ben kendi evet dediğim anlaşmadaki hakkıma itiraz etmiyorum, verilmesi gereken ve akitte duranın hala verilmemesine köpürüyorum.

Eşim diyor ki " Evin kedisi şimdi sinirlenme zamanı değil, hak hukuk peşinde koşma böyle, sinir hastası olursun!" Haklı, hele ki Türkiye ortamında çooook haklı. Neden denilecek? Çünkü Türkiye'de maalesef sermaye sahibi olan okumuş, eğitimli, otokontrolü gelişmiş insan nadir. Yok denecek kadar az. Herkes kanunların ne kadar yavaş işlediğinin, hatta işlemediğinin, kimsenin haklı da olsa parası olmadığı için hakkının peşinde koşamayacağının farkında. Bir ülkenin adalet sistemi çöktüğü an işler insanların ahlakına bırakıldı mı bunlar yaşanır işte!

Sabah yatağımda hep bununla bağlantılı yaşanan bir sürü olay geldi aklıma. Eşim yabancı ve tam anlamıyla bir beyefendi olduğu için Türk magandasının O'nu nasıl enayi yerine koyduğunu, he heeeee! Nasıl da kodum ben bunlara mantığının eve gelen işçisinden, buraya geleceğimiz nakliyatçısına, benim part time çalıştığım işyerinden, yabancı işlerinde yapılan kazmalıklara, benim her saniye dişlerimin nasıl uzayıp da ona buna artık yeter diye saldırmama, bir ufacık iş için saatlerce telefon başında kalmaya, oradan oraya aktarılıp hiç bir sonuca varmamaya kadar...

Kalktığım gibi yayınevine bir mail döşedim. Hiçççç! Öyle eskisi gibi hakkım olanın verilmesi ( maaştı, şuydu buydu ) konusunda utangaçlık yapmıyorum. Niye yapayım ki? o benim alınterimin karşılığı, vermeyen utanacak! Yanıt? Hala kapı duvar!!!!!

Şimdi memleketim durumlarını hatırlatayım, devlette yapılan öğretmenliği bunun dışında tutuyorum, iş ilanını görür başvurursunuz. Herşeyiniz tahminler üzerine kuruludur. Görüşme tamamlanır, karşınızdaki size " İşe alındınız!" der. Ne çalışma saatleri, ne hiyerarşik düzendeki yeriniz ve ne de en önemli iş seçme kriteriniz olan maaşınız söylenmiştir. İş veren kazma hazretleri illa bunun sizin tarafınızdan ıkına sıkına sorulması aşamasını bekler, belki e beklemez işe almıştır size büyük bir iyilik yapılmıştır ya gerisi boştur zaten, daha ne istenir?! Veya gerçekten de o noktaya gelineceğini tahmin ediyordur ve bu durumdan psikolojik olarak " Bak, ben ne güçlü adamım, sana para veren benim!" masturbasyonunu yaparak faydalanır. E o zamana kadar kimbilir kaç kişi tarafından itilen, kakılan, kazıklanan yaratık bu yolla kendini tatmin etmektedir, ne yapsın ki?! Davranış gözlenerek, yaşayarak öğrenilir, eğer çevrenizde maganda bir kültür varsa siz ne insana ne hayvana, ne doğaya sempati duymayı bilmeyen, bu konuda en ufak bir fikri bile olmayan şeklinde ytişeceksinizdir.

Şimdiye kadar kendi iş başvurularımda gözlemlediğim bu tuhaflığı eşimin hayatında hiç görmedim mesela. İşin belli bir kriteri vardır, bu başvurana göre değiştirilmez. İş tanımında gerekli olanlar belirlendikten sonra alınacak maaş, tatil günleri, çalışma saatleri, yapılacak işin niteliği, elde edilecek sigorta imkanları ve diğer imkanlar ( varsa tabi ) açık açık gazetede belirtilmiştir. İşe başvuran iki saat belki günler süren lagalugaların ardından, alternatifsizliğe terkedilmiş şekilde verilecek minimum maaşa ve imkanlara talim ettirilme mantığında değildir. Ohhh bunu da ne güzel kazıkladık, en iyi elemanı, en az giderle kendimize köle ettik mantığı işlemez. İşte, yine insana insan olarak değer veren mantıkla diğeri arasındaki fark.

Bakın Türkiye'ye, işsizlik, cahillik her zaman çalışanı köşeye kıstırma mantığı ile işler. Nasıl koyduk heheeee!!! sloganımız neredeyse. Banka ayağıyla sigorta işiyle uğraştığımda bir sürü İstanbul firması ile tanıştım. Ve aklım yerinden oynamıştı hiç unutmuyorum. Okuyup adam olanın parası yoktu ve bu adamların ayağına gidip iki kelimeyi biraraya getiremeyen acizden para dilenmek ( iş yapmak ) zorunda kalıyordu. Hani ayaklar baş, başlar ayaktı kısacası.

Part time çalıştığım ana okuluna girerken okulun kukla müdüriyesi bana " Ahmet bey zamanında maaş vermez, sorana da çok kızar!" demişti. Bana ne ki kızarsa kızsın! Sanki ben çalışmadan borç para mı istiyorum? Benim ödemelerim yok mu? Neden hakkını arayan bir utanç içinde de onu bunu soyan, sigortasız, iki kuruşa çalıştırandan, vergi kaçırandan hesap sorulmuyor bu memlekette? Ha bir de içime işleyip de kendimi hiç affetmediğim tavır; " Çocuğunuz hasta da olsa usta da olsa işinize devam etmek durumundasınız, tamam mı? Baştan konuşalım da..." Ve evet demek zorunda hissetmek, işe başlayacaksam tabi ki bu şartları da kabul ediyorum demek zorunda bırakılmak...

Aslında bu psikolojilerin nedeni gayet basit. Taaa devletin başından itibaren işleyen kokuşmuş, görgüsüz, kuralsız bir sistem bu. Politikacılara bak, halka hitap eden, onlarla aynı dili konuşanı gör anla, gerisi fasarya bana göre. Böyle bir sistemsizlik içinde kendine hakkettiğin yeri aramak, hakkını sormak ya dayakla sonuçlanır ya da daha ilersi politik anlamda hayatına kast edilir, daha ötesini gören varsa söylesin.

3 yorum:

... dedi ki...

Tüm bu hassasiyetlerinden ve hiçbirine karşılık bulamamandan dolayı ya hasta olursun yada dış dünyaya küsüp kendi dünyana gömülürsün Evin Kedisiciğim. Böylesine pekçok şeye haklı olarak sinir olmaktan yorulduğum zamanlarda diyorum ki kendi kendime "Boşveer, ben mi kurtaracağım bu boka batmış dünyayı.". Geçici de olsa, rahatlatıyor.
Sevgiyle.

miso dedi ki...

Hay allah, basanlar basmış evinkedisine :) Canım benim, ellerini koy karnının üzerine ve güzel şeyler düşün. Sen çatlasan bile değişmiyor bak; şimdi daha önemli bir işin var :))

Öpüyorum
marruu

Evin Kedisi dedi ki...

Kesinlikle...Katılıyorum. Bunlara sinir olmamak için kimseyle iş yapmamak gerekiyor. Çözüm nedir? Hakikaten kendi dünyanda yaşamak, yemişim kitabını, yazını şunu bunu diyip içine kapanmak...Boka batmış bir memleketi diyorum ya kimse tek başına da olsa grup da olsa kur ta ra mazzz! Bu böyle gelmiş böyle gider, ancak eğitim sistemi, yaşam tarzı herşey ama herşey değişecek de bir nesil sonra o filizlerini verecek. Fatma'cım bunu yazan sen misin acaba? Yanılıyorsam da özür...

Miso'm;

Haklısın, ben de öyle yaptım yahu!!! Nasıl da sinir olduğum, gıcıktan geberdiğim o ortamlardan kaçabildiğim ve kendi dünyamı yaratabildiğim için şükrettim. Sağolasın Marrruuuu'm benim :)