3 Temmuz 2007 Salı

Bu İki Ayda Neler Öğrendim?

Bir kere, bu blog dünyası inanılmaz bir şeymiş onu öğrendim. Girdiğim, kendi bloğumu açıp da renkli renkli yazdığım, orasıyla burasıyla oynayıp fotoğraflar eklediğim, araştırdığım için acayip mutluyum. Diğer yazılarımla ilgili düzeltmeler bekledikçe bekliyor, stres ona bağlı olarak artıyor ama bu iş daha görsel ya, beni kendine çekip duruyor. "Herşey bir kenara bloğum bir kenara." hallerindeyim :)

Bir kere, her blogcunun fotoğraf makinasını her daim yanında taşıması gerekiyormuş. Bu, çok önemli bir ayrıntı ve hep çantanızda duracak. Onu da öğrendim :)

Ayşe's World mesela, yahu o ne renkler, nasıl bir organize olmak! Çok beğendim...Bugün Rusya'dan yazan bir Türk'ün renkli dünyasına konuk ettim kendimi, ondan önce Berceste'nin " Bu ne olabilir?" diye koyduğu fotoğrafa kafa patlattım, sonra yine Berceste'nin bloğundaki yorumlardan yola çıkarak bu sefer Samsun'dan yazan başka birini keşfettim.

Eskiden, Cumhuriyet gazetesi'nin arka sayfalarında dünya'nın dört bir tarafından yazanları okur, o atmosferleri gözümde canlandırmaya çalışırdım. Şimdi bunun beş katı fazlasını bloglarda yakalayabilmek hem şaşırtıcı hem de çok keyifli. Bilmeden de olsa bu yola çıkmama sebep olduğu için Fatma'ya teşekkür etmek istiyorum. Kelaka bir şeyler ararken karşıma çıkmamış olsaydı, blogger olmak belki de hiç kalkışmayacağım bir şeydi.

Gittiğim yerlerde internete giremeyeceğim, duygularımı ve gözlemlerimi hemen aktaramayacağım diye de sıkıntılıyım. Hatta biraz değil, çok! Aklımda sorular var. Mesela;

Lap topum kablosuz ve İngiltere girişleri buradakine uymuyormuş. Benim bildiğim bilgisayar telefon girişi standarttır. Ama demek ki duvar bağlantısı aynı değil. Burası Amerika standartını uyguluyormuş. Evet, şimdi baktım erkek giriş... Bilgisayara olan da aynısı... Peki, ben ne yapacağım? Gittiğim yerde bağlantı kablosuza uygun değil, benimkinin zaten kablosu yok. Yapılsa gitmeden önce girişler uyar mı? Bu konuda fikri olan yazarsa sevinirim. Yoksa yazacağım, yazmayacağım demiyorum ama gelince 20 tane yazıyı bir anda girmek lazım :( O da ne kadar doğru? Ya da zorda değilse onların masa üstü bilgisayarlarının girişini çekip kendiminkine takarım...mı? Yapabilirsem, her yolu deneyeceğim, en azından gözlemleyip bakarım.

İngiltere'de bakkal tarzı olaylar bile yanıbaşında değildir ki ( şehir dışlarından bahsediyorum ) internet cafe bulasın! Türkiye'de ise ufaklık benimle, nereye gidilip de böyle rahat yazı yazılır?

Peki, diğer aklımdaki soru, Türkiye'ye geldiğimde hani eskiden "e kolay.net" falan diye kutularda satılırdı, alırdık eve gelip bağlardık, ardından istediğimiz süre bilgisayara internet bağlantısı olurdu. Böyle bir şeyler devam ediyor mudur? Yani, Türkiye'de iki aylığına sınırsız internet alıp giderken iptal edebiliyor muyum acaba?

Evet, bunlar kafamı kurcalayan, içimi bıgır bıgır oyan önemli sorular.

Diğer sorular blogla ilgili... Dün, hadi bir yeni şablon deneyeyim derken olan oldu ve saat sabah bire kadar kes yapıştır halleri yaşandı. Ortaya çıkan maksimum sonuç, şimdilik bu . Sağ sütunda aralara konularıyla ilgili fotoğraflar koydum ama her birini bağımsız hareket ettirme zorunluluğundan dolayı, hep bir metin ( text ) açmak ve ona kopyalamak zorunda kaldım. Aralara giren mesafe gözüme fazla gözüküyor :( Onu nasıl azaltabilirim?

Bazı fotoğraflar görüyorum. Bir karenin içinde farklı dört resim...O photoshopla yapılan bir şey mi?

Şimdilik vakit olmadığı için deneme yanılma yoluyla yapamadığım bu konulara yanıt arıyorum. Yarın değil öbürsü gün gidiyoruz. Şunun şurasında bir şey kalmadı ki! Daha yola yenecek bir şeyler hazırlanması lazım. Uçakta yemek servisi yapılmayacak, bir de bu yolculuklarda uyuma konusunda çekilen sıkıntılar ve ne kadar abur cubura dayanıldığı düşünülürse, en azından o uykusuz halleri biraz da olsa yiyeceklerle yumuşatmak lazım ...

Kuru köfte yapayım diyorum. Tarator yaptım, arttırıp yanımıza alırız. Sıvı yasakmış, zaten su içilir, onu havalanından karşılarız. Yarın belki Spinneys'e gidip özel İtalyan ekmeği alırız ki taze taze sandviçler yapabilelim. Bugün de elde basit açma kıymalı börek, akşama da iki günlük kırmızı mercimek çorbasıyla " Ne yapalım, ne yapalım?" sorusunu kapatırım.

Kıyafetlere gelince... İngiltere ve Türkiye diye ayrılır. Tek iklime gidiyor olsak herşey çok daha kolay. Ama buraları zaten sıcak yerler. Önümüzdeki sene Chloe için kışlık anlamda hiç bir şey kalmayacak. İki senedir annemin ördüğü hırka ve kazakla geçiriyor İngiltere yazlarını (!) Ve yalnızca on günlük bir tatil için kış ayında gelenlerden yaza stok yapılacak :( Biz, üçyüzyıldır aynı şeyleri giyiyoruz zaten. Kocam ise bir tane kalın parça istiyor, o kadar :( Erkek milleti işte. Babam da öyleydi, iki çamaşır bir ekstra t shirt, haydi yallah tatile!

Örnek, geçen sene Wales'de sahile gittik de dondum! Çocuklar soğuğa ve sıcağa daha bir dertlenmez bakıyorlar sanki. Ufaklık üzerinde bir sweatshirt, mayosu ile kum kazarken benim dişlerim birbirine vuruyor, burnum o keskin esintiden kopmak üzere ööle ikibüklüm kendimi ısıtmaya çalışıyordum. Yalnız, İngiltere'nin sahil kıyısı anlayışı bana gittikçe daha fazla hitap etmeye başladı, onu farkettim. Eskiden arkadaşlarla denize girelim, oynayalım, zıplayalım halleri hımbıllığa doğru kayınca insan çok sıcağa falan tahammül edemiyor. Öyle güneşlenmek kırk yılda bire düştü. Bacağımda da varis var zaten :( Ben hasta ve yaşlı bir kadınım lafı geldi aklıma:) Nedense arkada " Ben bir garip keloğlanııııımmm!" şarkısı fon niteliğinde beynimi deliyor şu an :)

Bir de sisler...Sabahleyin eşimin ailesinin evine dönerken aynı sahil sanki pamuklarla örtülmüş gibi gözükmez olmuştu. İstanbul'da çalışırken de bir kez çok şiddetli şekilde Boğaz'da yaşanmıştı, kış ayı beş buçuk karanlık olduğundan ani bir hava değişikliğiyle geçiş yapan herşey iptal olmuş, karşı taraftan bizleri almaya gelecek olan servisler yollarda kalmış, taksilerin köküne kibrit suyu ekilmiş ve bir sürü insan tanıdık tanımadık yürümeye karar vermişlerdi. Büyük bir şans eseri, ben de bir iş arkadaşım ve tanımadığım başka insanlarla bir taksiyi paylaşmıştım. Şans eseri diyorum çünkü hakikaten o öğleden sonra filmlerdeki gibiydi Boğaz...Stephen King'in de Sis diye filmi vardır ya, onun gibi... Seviyorum doğanın değişim görüntülerini ben. Eskiden eşimle Antalya'da da fırtına bulutlarını, göğü delermiş gibi çakan şimşekleri ve gökgürültüsünü seyrederdik. Eğer kendin güvenlikli bir yerdeysen tabi çok değişik ve heyecan verici görüntüler...

Geçen hafta Carrefour'a gittiğimizde yeni, uzun mesafeleri çekmeyi beceren, eski klasik zoomlu fotoğraf makinalarının yeni filmsiz versiyonlarını gördük. Ağzımızın suları aktı diyebilirim. Bizim geçen sene aldığımız 5.0 megapixcel Canon makina yarı fiyarına düşmüş ve yerine gelenler iki katı, 10 mgpsel. Teknolojiye yetişmek mümkün değil. Ama inşallah gelecek sene öyle bir makina alırız. Bizdeki ev içi, yakın çekimler için ideal, hep yanında taşıyacağın tür ama profesyonel makinayla ayarlarını kendin yaparak çekmenin zevki bambaşka.

Şimdi yine yapacaklarıma döneyim... Öğlen oluyor. Gitmeden önce yazabilir miyim bilmiyorum. Bende bu blog şevki devam ettiği sürece söz vermesem de gelip bakarım, bir şey yazamasam da okurum diyorum :)

Yaşasın internet!!!! Yaşasın blog dünyası :) Bu yolla tanıştığım ve tecrübelerini okuma fırsatı bulduğum herkese teşekkür ediyorum. İyi ki varsınız! Dünyanın herbir yerinde birbirini tanıyan insanlar olduk, inanılmaz bir şey!

8 yorum:

Ferhanca dedi ki...

Merhaba, yazınızını okurken sanki ,karşılıklı sohbet ediyormuşuz gibi geldi.Hoşgeldin bloglar arkadaşlığına .Fotograf çekme bizde bir olay oluyor .Bir restorana gitsek veya bir arkadaşa gitsek hemen benim makina ortada ,Zten herkes öyle alıştiki ''ferhan bu senin sayfanda olmalı eklemelisin '' istekleri olşuyor .
Bu aralar yoktum hemen niye eklemiyosun diye sitemler oluyor dolayısyla , blog sorumluluğu oluşuyor insanda .. sevgiler.

Goddess Artemis dedi ki...

@ Evin Kedisi:

Ne kadar güzel yazmışsınız. Benim duygularıma da tercüman olmuşsunuz. Elinize sağlık! :o)

N.B. Ben de Sisterhood adlı yazımı sadece kız çetem için değil, esasen burada da bir sisterhood bağı kurmak amaçlı yazmıştım.

Evin Kedisi dedi ki...

Merhaba Ferhan;

Kesinlikle, bu blog bir iş gibi neredeyse, sayfanı yaz, uygun fotoğraf çek, yoksa araştır bul derken günler torbaya giriyor :) Hoşbuldum :)Bloğunu çok candan buldum, yemekler bir harika gözüktü gözüme, ben de sanki çaya gelmiş de onların tadına bakıyormuşum gibi hissettim kendimi. Yazdığım gibi iki gün sonra gidiyorum bayağı ara girecek ama çok özleyeceğim.

Artemis, sana da merhaba:) Bloğuna tekrar geldim mail bıraktım ama yine de teşekkür etmek için buraya da yazayım :)Kız çetesi ile ilgili tek bir yazı değil üç yazı geldi sanırım bloğundan. Ben de şu site içi arama motorunu koyayım bakim. Yahu, her dakika bir yenilik geliyor aklıma giderayak :)Etiketleme işi baştan yapılmadığında çok zaman alıyor ve hepsi bibirine giriyor, denedim vazgeçtim. Sevgilerle...

balanne melike dedi ki...

ya arkadaşlar, ne güzel kaynatıyorsunuz!....bende japonlar gibi habire fotoğraf çeken bir deliyim ama dedim ya site'cağızımı yenileyim orada gösteriririm.
Bu arada evin kedisi mümkünse ön adını rica edeyim samimi hitap için, ayrıca sana tr deki komik olayları e-postalamak isterim ama nasıl? balanne.com şahsi mailim:sende olması gerek yoksa göndereyim my name:melike

Evin Kedisi dedi ki...

Selen, Merhaba;

Acaba neden böyle bir sorun var, anlamadım? Sen mail yazdığında gönderemiyorum demişsin değil mi? Bazen blogger böyle acayiplikler yapıyor. Bir dönem sonra tekrar denersen sevinirim. Yanıt yazmazsam anlayın internete erişemiyorum ama kalbim sizinle :)Görüşemezsek çok iyi yolculuklar diliyorum. Yeni evinde ailenle mutlu mesut bir tatil yapın dönün inşallah :) Anneni de ne kadar da tanımasak o güzel yazılarıyla çok içim ısındığı için selamlarımı yolluyorum.

Sevgili Melike;

İsmimi dediğim gibi üç senedir internet ortamında yazdığım için vermiyorum, bunu anlayışla karşılayacağınızı ümit ediyorum. Blogger olmamın sebebi kendim gibi davranabilmek, istediğimde dağıtıp, istediğimde gülüp, ağlayabilmek...O yüzden zamanını bilemediğim bir süre, yani kendimi böyle rahat hissettiğim dönem boyunca Evin Kedisi olarak kalacağım. Eğer kitabım çıkarsa o zaman bloğuma yalnızca çıktığının sevinç haberini veririm ama o zamana kadar sizler gibi tanıdığım insanlara tabi ki özelden bilgi aktarırım. Dediğim gibi...Olursa. Şu an hiç bir şeye tecrübelerimden dolayı kesin gözüyle bakmıyorum. Bazen hayatım boyunca ilk ve sanırım son kez girdiğim internet grubuna da sıkıntıyla bakıyorum. Çok mail geliyor diye. Ama orası benim için bir alışkanlık da oldu aynı zamanda, Türkiye'nin nabzını oradaki yazışmalardan takip edebiliyorum. O yüzden mailleşme trafiğine de uzak duruyorum :(

Bir iletişim adresi almam lazım, bunu geldikten sonraya bırakalım derim. Zaten iki ay ortamda bulunamayacağım. Ama söz, gelir gelmez bloğuma bir de özel iletişim adresi ekleyeceğim.

Yeni chat box xatech diye bir yazılım. Eskisi c box rezaletti, sürekli text bölümünde çökertme yaşattı. Geçenlerde tekrar denedim ve hayır diyip yeni araştırmaya giriştim. Umarım bu istediğim sonuc verir. Arka planlar çok yoğun, üzerindeki format da öyle o yüzden bu fona geçiş yaptım. Kendinize hem isim hem de avatar almanız gerekli, sonra ben de o şekilde arkadaşlarıma kaydedeceğim ( galiba ) Uyguladıkça ortaya çıkar. Arka fon resme de araştırırken hasta oldum, onu bloğuma değişim olmayan koyacağım şimdi :)

Sitendeki değişimler ve yenilemeler için şimdiden kolay gelsin ve güle güle kullan diyorum. Sevgilerimle.

Ayse dedi ki...

Merhaba!
Adımın geçtiğini görünce çok şaşırdım! Neredeyse kendimi bir şey sanacağım! :)
Bence bu template çok kullanışlı ve okuması rahat; o yüzden güle güle kullan!
İnternetle ilgili de kafana takman gereken hiçbir konu yok. Ben ücra bir sahil kasabasına bile 2 aylık adsl bağlatmış bulunuyorum dün itibariye. Hiç sorun yaşamadan halledersin merak etme! :))

Evin Kedisi dedi ki...

Ah süper bir haber! Teşekkürler! Görüşmek üzere :)

Butejoy dedi ki...

ya ses vercemde
nası verılıo
ses bilmiorum ki:(