20 Mayıs 2013 Pazartesi

Umman-Musandam-Al Khasab Gözlemleri

Bu, geçtiğimiz hafta sonu Arap Emirlikleri’ne geldiğimizden beridir ilk defa, akşam bir yerde kalmak üzere Umman Krallığı olarak geçen bölgenin Musandam kısmına gitmeye karar verdik.

Günlerden Cuma...Sharjah Emirliği’nden iki buçuk saate varan bir yolculuk bu. Yolumuzun üzerinde Ras al Khaymah (çadırın tepesi anlamına geliyormuş, ne hoş!) Deniz solda, güneş tepemizde şekilde saat oniki gibi yola koyulduk. 


Arap Emirlikleri, benim kendi coğrafyamdan farklı olarak yaşadığım ilk ülke. O yüzden bir çok şeyi gözlemler ya da deneyimlerken sanki bir film karesine girmişim hissine kapılıyorum. Bu, gidilen yer yeni ise veya orada doğulup, büyünülüp iyice kanıksanmamışsa aslında hepimizin aşina olduğu bir duygu. Sürekli gözlem yapıyorsunuz...

Dikkatimi çeken ve kendi kendime not aldığım şeylerden biri, Arap Emirlikleri oldukça düz bir arazi yapısına sahipken, Umman’a girdiğinizde sanki Mars’da insan eliyle yaratılmış bir alanda buluyorsunuz kendinizi.

Nasıl anlatayım diye düşünüyorum bir yandan...Örneğin, inanılmaz şekilde farklı renklere dönen bir deniz düşünün ama çevresi dağlarla çevrilmiş olsun. Dağların rengi de hani bu kartpostallarda reklamı yapılan çöl kumu rengi vardır kırmızıya döner, işte aynen öyle. Üzerlerinde tek bir ağaç yok ve yükseklikleri ya da ihtişamları bir Antalya Olimpos değil ama yine de tepe de denilemez onlara. Zira, hep kayalık oldukları ve rüzgar da belki milyonlarca yıl yavaş yavaş o dağları oyduğu için oralara çıkmak ve elektrik direkleri çekmek nasıl bir iştir onu merak etmemek mümkün değil.

Gideceğimiz Al Khasab Arap dünya’sının Norveç’i olarak tanınıyormuş. Halk ın orjinalliği dikkatimi çekti örneğin, bir film kamerasına gezi programı hazırlıyormuşum gibi bir duygu...

Kadınların içerde olduğu, birbirine çok yakın bazısı irice taşların yığılmasıyla, daha zengin olduğu belli olan köylülerin villaları, burunları akan ama illa ki erkek olan çocukların sokakların herbirinden çıkması,  dar sokaklar, yalnızca birbirlerinin evine geçerek sosyalleşen kadınlar, ortada hiç olmayan kız çocukları...O evlerde kitaplarda okuduğumuz yaşamların yaşandığı çok bariz. Hatta Assassin’s Creed oynadıysanız aynı atmosferi yakalamak da olası...Bazı çocuklar sokakta yalnız bırakılmaması gerektiği kadar küçük, belki üç bile değil, meraklı bakışlarla bizleri süzüyor, diğer gençler belli ki tursitlerin bu sanki bir ne bileyim el değmemiş, o kadar zamandan günümüze pek de değişmemiş görüntüsünü izlerken pek de rahatsız olmuşa benzemiyorlar.


Onlar pek tabi ki kendi doğal hayatlarını devam ettiriyorlar. Aslında belki kendi kalkınmalarının bir şekilde turizmden olduğunu anlamamış ya da bir şekilde kanıksamamış olsalar bizlerin orada olmasını da istemezler çünkü yaşadıkları hayat gerçekten de zamanın bir dönemine yapışıp kalmış gibi.

Bir de heryerde kimin kime ait olduğunu merak ettiğimiz bir sürü keçi...Belli ki hayvan ürünlerinde keçiye odaklı ve balık çiftliği olduğundan şüphe ettiğimiz esaret dışında hiçbir hayvanın endüstriyel şekilde üretildiği, kesildiği ya da yaşatıldığı bir şey yok. Bu anlamda herşey çok daha doğal...(Köyün tam karşısına açılmış ve o dokuya bence hiç de uymayan büyük alışveriş merkezini saymıyorum)

Çöl ortamında hurma ağaçlarından oluşmuş ormanlar
Bir yandan bu mütevazilik yaşanırken köyün kendi havaalanının olduğunu öğrenmek oldukça şaşırtıcı. Köyü 17.yy da Portekizliler kurmuş (bunları eve geldikten sonra merak edip öğrendim) Eskiden yine Portekiz gemilerine  su ve hurma sağlayıcısı olarak kullanılırmış bu köy. Şimdi ise sürekli geçim kaynaklarından biri olan balıkçılığın da tarzı değişmiş ve artık modern büyük troll ler eski kocaman ahşap tekneleri turist gezdirme işine transfer etmiş.

Hurma temini sağlanması da şaşırtıcı değil çünkü yer altı suları açısından görünür bir farklılığı olan Umman da kumların, çakılların içinde bir anda koskocaman vahalar görmek mümkün. Al Khasab köyü de aynı mantıkla bir hurma ormanını ortasına almış ve çevresinde yaşam alanı oluşturmuş gibi...

Bölgede iki otel bulduk, bir tanesi Golden Tulip, bir diğeri Al Khasab otel. Golden Tulip köye girerken Gulf denizini ayaklarının altına almış ve şahin tepesi gibi bir alana yerleşmiş olmasına rağmen fiyat bakımından bir kişiye bir gecelik oda kıvamında bir şey istedi. Bizde geldik Al Khasab oteline...

Otelin odası oldukça Arap J Detaylar cümbüşlü ama bir o kadar da iddiasız, duş alırken suyu akan ve yerleri göle çeviren bir duş başlığı, yerinde durmayan bir tuvalet oturağı J Fakat oldukça da geniş iki odayı yanyana birleştirmiş, iki çocuğa birer yatak ve ebeveyn odası...Renkler kahverengi ve yeşilin alaca tonları...Al Khasab kasabasında yemek yiyecek lokanta bulmak imkansız, elde değil çıkıldığı gibi bir tur atılınca bitirilen alan aman bu lokantaya girersem sağ çıkmam duygusu ile otele dönüş...

A tabi bu arada önemli bir detayı atladım, Arap Emirlikleri ve Umman arasında sınır kapısından geçilmesi gerekiyor, işlemler kolay hallediliyor. Bazı görevliler bütün aileyi görmek isterken, bazısı yalnızca damgayı basıp ücretini alarak işi bitiriyor ama insanlara uygulanan sert herhangi bir formata uymuyorlar, yani sen neden geçiyorsun, ne zaman döneceksin, bak dönecek misin hıııı kızarım falan gibi bir uygulamaları yok. Yine de ortamın bizler için yeni olması strese sebep olmadı değil. Girip çıkarken hem Umman Krallığı hem de Birleşik Arap Emirlikleri para alıyor.

Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman arası
Sınır Kapısı 
Arap Emirlikleri’nden Umman’a girildiği an fiyordlar ve oldukça virajlı, insana yine film karelerini düşündürecek yol başlıyor. Deniz kilometrelerce aşağıda kaldıkça ve siz daha yükseklere zikzaklar çizerek çıkarken aralardan pırıl pırıl göz kırpan vahşi manzaraya gülümsememek çok zor.

Tekne turları dediğim gibi eski ahşap balıkçı tekneleri ile yapılıyor. Sharjah’ın bize eskiden yakın olan limanında hala o teknelere yükleme yapılarak denize açılırlardı. Şu anda bu ticaret de tekneler bağlanarak durduruldu.

Neyse, bunlar oldukça devasa tekneler, denize oturan ve yayvan bir yapıları var. Genelde şu an bizim gibi tursitlere hizmet verenlerin zemini bildiğimiz halı ve döşeklerle, tepesine gerilen branda ile bir ev ortamı yaratılmış. Şnorkel’ler, öğlen yenilecek yemek, sürekli olarak su, çay, alkolsüz içecekler ve havlular onlar tarafından sağlanıyor. Bu bizim şansımız mıydı yoksa genelde de bu kadar temizler mi bilmiyorum ama kullandığımız havlular mis gibi kokuyordu, yemekler bütün teknelere diğer bir tekne tarafından sıcak şekilde servis edilen pirinç haşlaması şeklinde pilav, pilav için kullanılabilecek iki tür vejeteryan sos, tavuk çevirme ve humusdan oluşuyordu ve çok lezzetliydi. Tuvalete de aynı önyargılarla girdik ama o da oldukça temizdi yalnız teknenin arkasında bir çıkıntının içine girmek ve tuvaletin alt kısmının bir şekilde denize dökülerek temizleneceğini bilmek iç sıkıcıydı.

Tekne bizim gibi birkaç genç İspanyol ve Fransız çiftle beraber (tek çocuklu olan bizdik) sonradan aramıza katılan Hindistanlı ve Arap grubu da alarak oldukça sakin bir şekilde yola çıktı, deniz rüzgarlı ama oldukça da dayanılır şekildeydi, ilk önce açık denizden bir girintiyi takip ederek birkaç o da on haneden oluşan, sanki İsa Peygamber elinde asası, ayağında sandaletleri ile çıkacakmış hissi yaratan köylerden geçirerek yola koyuldu.
Arapların koyu ve bir o kadar da şekerle yüklü çayı küçük plastik bardaklarda sunuldu ve yolculuk boyunca içilmeye devam edildi J Bundan kimsenin şikayeti de olmadı. 


Denizin durgunluğu, insanı öldürmeyen ama tatlı tatlı yüzümüze vuran rüzgar, rengi koyu lacivertten turkuvaz a dönen su...İlk durağımızda yunusları göreceğimizi biliyorduk ama doğal ortamlarında olan bu mucizevi yaratıklar belli mi olurdu? Gelmeyebilirler, hiç görünmeyebilirlerdi de...Oysaki tam tersi oldu. İnsanların çevrede olduklarını bildiklerinden eminim, koskoca bir aile olarak bizleri selamladılar desem yalan olmaz. Gözlerimiz dolarak, heyecandan seke seke teknenin bir orasına bir burasına yığılarak onları kayda aldık. Hayatımın bu anlamda sayılı durumlarından birini de yaşamış oldum. Tutsak edilmeyen ve gerçekten gülümsediğini tahmin ettiğim yunus ailesi, sizlere selam olsun!



Umman denizi yalnızca yunuslara değil, balinalara  da ev sahipliği yapıyor fakat biz ancak indo pasific humpback dolphin ailesinin bize gösterdiği yakınlığı izleme fırsatı bulduk. Bunun için minnettarız. Şnorkeli kullanabildiğimiz ve bol tuzlu gözleri yakan ama bir o oranda temiz suya girmenin zevkini çıkardık, dönüşte yarım saat belki bir kırk dakika oldukça kuvvetli bir rüzgara yakalandık L Bu benim için sevimsizdi daha beter hatta ama deniz tutmadı.

Korunaklı alana vardığımızda birbirini ilk ve son kere gören Fransız, İspanyol, Türk ve İngiliz, Arap tekneden vedalaşıp gülümseyerek kendi yollarına ayrıldı. Dönüş yolunda çılgın gibi kayalara vuran deniz bu sefer sağ tarafımızda kalarak arabayı sallayacak kadar sert esen rüzgara eşlik etti.

Eve geldiğimizde saat yedibuçuk olmasına karşın yorgunluk hissi hala oradaki oynaşan yunuslara yenik düşmüştü. O atmosfer var ya...ne diyebilirim? Anlatılmaz yaşanır sadece...

18 Şubat 2013 Pazartesi

Aşk...


Canın istediğinde yemek yapmakla aileni doyurmak ya da işini aşını yemek yaparak kazanmak arasında öyle çok fark var ki...

İstediğin an, istediğin için, seni ateşleyen kişiyle ya da sözle sevişmekle, hayatın boyunca başkasından dirhem etkilenmeyeceğine söz verdiğin insanla, olması gereken yerde ve zamanda seks yapmak bir o kadar farklı...

Kendine verilen, sınırları çizilmiş işi yapmakla bir grubun liderliğini almak ve diğer kişilerin yaptığı işten de sorumlu olmak, onları denetlemek, dürtmek öylesine ayrı yerlere konulan durumlar ki...

Bazen derler mesela “Çok güzel yemek yapıyorsun neden bu işten para kazanmayasın?” Bende akabinde derim ki; “Ne zaman birine ayın belli bir günü, belli bir vakitte, belli bir yemeği ya da tatlıyı yapacağıma söz versem o işi yaparken kendimi küfür ediyor buluyorum.”

Ve dikkat ettim ki bu durum ilerleyen yaşla ciddi bir direnme duygusu yaratıyor. Gitmek istemediğin bir yere bir sürü sebepten gitmek mi zorundasın? Söylenenlere katlanmak, hiç istemediğin bir mekanda eğleniyor ya da mutlu gözükmek, yüzünde yalancı bir sırıtma... Bir de mimikleri yakalayan biriysen yandın ki ne yandın. Direkt kalbi etkileyen bir durumla karşı karşıyasın.

İşte bu sebeplerden ötürü, hayatı sana çizilmiş olan format içinde yaşamak ile aşkla deneyimlemek arasında gidip geliyorsun. Kendince mantıklı bir sürü sebep var, ayağında prangalar...

Para kazanmak zorundasın, hayatında kimse bile olmasa yaşayabilmek, başının üzerinde bir çatı sağlamakla yükümlüsün.

Çocukların olduğunda ise yaşamı sürekli bölünmelerle yaşamaya mahkumsun, mesela o an yazma dürtün gelir ve yaratıcılık duygusu öfkeyle tetiklenir, yazmaya oturduğumda bölünme anı elektrik kontağının atması gibidir.

Aşkla belki senede o da şanslıysan bir kere sevişebilirsin ama hayatının rutininde belki bin kere aynı döngüde döner gidersin.

Aşkla yaptığın elmalı tart ağızlarda dağılır da söylenen gün ve saate çıkartmaya çalıştığını kafaya atsan kafa kırılır.

Aşk ın peşinde giderken çok gönül yaralanır, nefretle anılırsın, bir sürü insanın hayatını alt üst edersin belki...ama kalbin hep çırpınıp durur.

Ve işte hayat gelip giderken kısa ve öz budur, yapılması gereken sorumluluklar, otomatiğe bağlanmış hareket toplulukları, konusunda profesyonelleri yaratırken, aşkın peşinde koşanlar hep aynı bakireliğe adım atar, çocuklar gibi hoplayıp zıplayan, içi içine sığmayan duygu ile oturmuş, olgunlaşmış ve stabil olanın farkı...

Birine aşk diyoruz, diğerine sevgi...

Peki, sizce hangisi?  

6 Şubat 2013 Çarşamba

Dokunulmazlar...

İnternet'in benim hayatıma kattığı en güzel şey nedir biliyor musunuz?

Yazabilen, okuyabilen ve paylaşan kesimin, toplumun üzerinde dokunulmayan bir yerde durması bu devride cidden kapanmıştır.

Eskiden derdik hani "Aaa aynı senden benden biri gibi!" Sanki o yazan, yazılarını okuduğumuz insanlar tuvalete bile gitmez, yemek yemez ve gaz çıkartmaz, aşık olmaz falan gibi gelirdi.

Şimdi görüyoruz ki, insanlar da aynen hani nasıl arkadaş grubunuz olur, orada fikirleriyle görüşleriyle ve hayata bakış açısıyla bir yerdesinizdir, burada da aynı...Belli bir süre sonra inanın en azından kendi adıma diyebilirim ki ortak paylaşım alanlarında en fazla üreten, ürettiğini paylaşan, okuyan ve yazan, ses verenlerle yoluma devam ettiğim için çok mutluyum.

Yani bugün bunu yazmak istedim ;) İyi ki varsınız demek için...