13 Mart 2012 Salı

Üveylik...


"Ya kahraman olarak ölürsün ya da kötüye dönüşmeni izleyecek kadar uzun yaşarsın.” The Dark Knight 2008 film repliklerinden  ve bence hayatı bir cümleye sığdırabilen nadir felsefelerden de biriydi.

Mikro dünya makroyu yansıtır deriz ya, çekirdek ailede yaşanan ilişkiler evrenin mikro seviyesini temsil ediyor ise makroya denk gelen toplum diyebilir miyiz sizce?

Kendi çocuklarımda gözlemlediğim en yegane şeylerden bir tanesi, davranışın öğrenilerek geliştiği, çocuklarımızın bizleri taklit ederek büyüdükleri gerçeğidir. Bir süre sonra ilginç bir şekilde taklit edilen davranış tarzı kişiliğinizin en önemli taşlarını oluşturur hale gelir. Bu noktada kendimize dönüp baktığınızda belki bir türlü çözüm getiremediğimiz birçok davranışın yine aileden geldiğini görmemiz olasıdır.

Çocukken nazik bir ruhunuz vardır. Hatırlayın, birisi bir şey söyledi mi içiniz paramparça olurdu, değil mi? Sürekli o duygunuzun kullanıldığını ve bilinçli bir şekilde yara aldığınızı düşünün ama kendinizi çocuk olduğunuz için yeterince savunamıyorsunuz.

Evet, belki hata yapıyorsunuz ama hataları göstermenin iki yolu var; birincisi sevgisiz ve vicdansız yaklaşım, arkadan vurma tekniği (bencillik, ciddi derecede ben merkezcilik), diğeri gerçekten o çocuğu iyi yetiştirme duygusu...

Ben şu an çocukların dünyasında taciz olayını tek tanımlı olarak da görmüyorum, tersine bir çok kolu olduğunu düşünüyorum. Bu, çocuğunu çok seven ve O'na iyilik yaptığını düşünen bir anne ya da baba tarafından da gerçekleştirilebilir. Örneğin, bebekken kendi kendine uyuyabilecek kadar toy ve küçük yenidoğmuşu sürekli emzirmek  ya da nefes alıyor mu diye uyandıran bir anne düşünün. Seviyor ve bebeği için en iyisini yaptığını düşünüyor, değil mi? Bir zaman sonra uyumak gibi en doğal ihityacını bile kendisi yapamayan bir çocuk yetişiyor, sonra o büyüyor ve koca insan olduğunda bile ilginç derecede bağımlılıklar geliştiriyor.

Kısaca, insanları davranış tarzınızla hasta edebilirsiniz ya da bir hastayı kendinizde olan huzurla iyileştirebilirsiniz de...

Üveylik demiştik...Bazıları için önceliklerin belirlenmesi ve o öncelikler içinde sizin yerinizin en arkalarda kalması ya da belki hiç olmamasıdır üveylik.

Bireyin kendi canını, kanını insan olarak sizden öncelikli görmesidir.

Bu her şekilde kendini gösterebilir. Ortada bir sermaye var diyelim, para,ev, maaş...veya hepsi olabilir, nasıl piyasalarda bir pastaya atlayan birden fazla şirket ölesiye mücadele ederse aynı şekilde üvey şahıs kendi çıkarları doğrultusunda  bir hareket planı belirler.

Bu noktada sizi oyun dışına çıkartmak için elinden ne gelirse yapar. Sürekli kötüleme, yapılan hiçbir işten memnun olmama, kendine azami derecede dinlenme imkanı yaratırken çevresinde kendisini sevenleri kullanma gibi...

Bir diğer örnekte ise, siz O'nun en değerli oğlu ya da kızıyla evlenmişsinizdir ve bir şekilde asla ve asla anacığının canısı agusu gugucuğuna layık olamamışsınızdır. Bunun da kendine göre bir çok sebebi olabilir, yeterince güzel değilsinizdir, eğitiminiz eksik kalmış olabilir, aileniz varlıklı olmayabilir, çalışmayı bırakmış olabilirsiniz vesaire vesaire...Her türlü zorlukta ve hatta doğumda bile önce oğlan düşünülür, her iki taraf uykusuzluktan bayılmak üzeredir ama oğluş uykuya gönderilir, O'na methiyeler düzülür, sevgi gösterileri yapılır, kendi çocukları azami methedilir...

Neyse işte,çocuğuna sevgisi ile düşünemeden kötülük yapanlar dışında bu tiplerin hepsine baktığımızda ortak noktanın vicdansızlık olduğu görüyoruz. Ayırım yapılan her yerde o kalpsizlik ve duygusuzluk vardır.

İnsanları seven, hayata pozitif bakan ve korkmayan bir bireyin davranış tarzı değildir üvey annelik, kayınvalide veya babalık...

İşin ilginç yanı, sosyal ilişkilerinde erkeklerden daha kuvvetli olan kadınların bu rekabet türünü daha fazla yaşamaları ve yaşatmalarıdır.

Kadınların hepsini genelleyici ve bir çatı altında toplayan düşünce sistemine göre hani anaç, sevgi dolu, koca memeli, herkese kollarını açan dişiler betimlenir ya bana göre bunun tam tersine hizmet eden bir sürü kadın görmek olasıdır.

Hatta kadının ve erkeğin eşit olduğu toplumlarda aile içi, annelik ve kadınlık öceliğini kullanarak sosyal ilişkileri düzenleme ve kuralları koyma açısından bu konular üzerinde uğraşmayı sevmeyen, beden dili okuyamayan, sözcüklerle oynamak için enerji harcamayan erkeklerin geri planda kalmaları son derece normaldir. O yüzden erkekleri dosdoğru savaş ve maç yapılan ortamlara atıyoruz ama kadınları görünmeyen, içten içe fethedilen ortamlara koyuyoruz.
 

Davranış öğrenilir demiştik ya, belki kadınlar kendi nesilleri boyunca kendi kayınvalideleri ya da anneleri karşısında  orada olduklarını anlatmak için erkek kardeşlerinden daha fazla çırpınmışlardır ve karşılarına gelen diğer kadınlara ve hele de o dişiler eğer aynı pastayı paylaşmaya çalışıyorlarsa daha fazla tepki duyuyorlardır. Bilemem...Bana göre kötü davranış şeklinin mazereti yoktur.

Bazılarının elinde de değildir bu ayrımcılık ve kayırma duygusu.

Sorun, belki de birbirine normal hayatta merhaba diyip yollarına gidecek iki insanın bir şekilde aynı çatı altında yaşama zorunluluğuna girişmesidir. Ya da bir şekilde çıkarların ve gelecek korkularının çatışmasıdır. Belki daha ötesi o kadınlar birbirlerine o kadar zıt noktalardadırlar ki normal yaşamın içinde birbirlerine değil aile ferdi, arkadaş, komşu rollerini bile oynayamazlar.
 

Ancak bu kadar olumsuzluk arasında ben her zaman küçüğün tarafını tutarım çünkü benim gözümde çocuğun sevgisi, önce büyükten gelen sevgi ve kabulleniş ile başlar.

Çocuk sevmeye kodlanmış bir şekilde erişkinin eline gelir.

Gülen, O'nunla gerçekten (rol gereği değil bunu bebekler bile bir şekilde anlarlar) ilgilenen bir yetişkine zaman içinde olumlu yanıt vermeyecek bir çocuk herhalde oldukça zordur.

Bir insana, hele en sevdiği evlatcığı elinden alınmış saplantısına girmiş önyargılı bir kadına veya kendi ve çocuklarının geleceği için para derdine girmiş bir dişiye/erkeğe kendini sevdirmek mümkün müdür?

En önemlisi ne kadar gereklidir ve hatta gerekli midir?

Başa dönüp, giriş cümlesine atıfta bulunmak gerekirse sanırım ben “kötüye” dönüşeli o kadar da uzun yılları geride bırakmadım, yalnızca hayatın getirdiklerine etki tepkiyse yaşamak, ona uydum.

Benim için yalnızca sevmeyi hak edenleri, çaba harcayanları, beni sevenleri sevmeyi öğrendim.

Sevmek için çaba harcanmaz ama seven insan çaba harcar. Bunun ayırdına vardım.

Sevgisizliğin sevgisizliği doğurduğunu, onun mutsuzluğa sebep olduğunu ve bunun nesillere yansıdığını gördüm.

Yaşlanmaktan kastedilen dünyanın bu acımasız kurallarını anlamak ve uyum sağlamaksa eğer, evet sanırım ben yaşlanıyorum.

Peki çocuklar? Onlar bu resmin herdaim mazlumları...

20 Şubat 2012 Pazartesi

İnsanımsı Primat Açılımı İPA Nacizane...

Bana soracak olursanız bir ülkedeki yaşam kalitesi düzeyini anlamak için belki ilk yapılacak iş birkaç kere o memleket sınırları dahilinde yollara dökülüp, direksiyon başına geçmektir diyebilirim çünkü trafik kurallarına uyma kabiliyeti o sınırları paylaşan toplumun aldığı eğitim kalitesinin ve nezaket düzeyinin en önemli göstergelerinden biridir.

Buna eklenecek en iyi örneklemelerden bir diğeri ise bekleme kuyruğu oluşturmuş kalabalığı uzaktan izlemek olabilir.

Mesela, İPA örneklemesi diyelim herkes zamanının gelmesini beklerken yandan veya arkadan kafasını içeriye uzataraktan ve rahatsız olana da " Benim işim acil oğlum/kızım hemen bir şey sorup çıkacaktım." şeklinde bir davranış tarzı belirlemiştir. 

İşlerini, onların o gelişmemiş benmerkezci kitaplarında tanımladıkları salak(!), gerizekalı(!), işini bilemeyen ahmak (!) beklerken yalanla hallettikleri içindir ki “Nasıl da iş bitiriciyim ama!” diyerek  övünme potansiyeline bile sahiptirler.

Resmin tarifinde ve diğer kısımda işin hizmet veren kısmı yeralır.  İşini bilerek ve tatmin olarak aksatan yaratık da mesela çayını höpürdetir, tırnaklarını törpüler ya da yapması gereken iş yerine gazetenin spor sayfasını okuyorsa bu da hizmeti alan değil, verene karşılık gelir.

Görüldüğü gibi bu insanımsılar bir yerde değil heryerde farklı konumlarda ve sıfatlarla çıkarlar karşımıza.

Çocuk versiyonları yine sıra beklemeyi bilmediklerinden öyle hiçbir yere bakmaksızın öne geçerler, hop diyeni itip kakarlar, daha hakkını aramaya kalkana boyları ve yaşları uyuyorsa küt diye çakarlar.

Anne baba konumunda olanlar ise yavrularını daha bebeyken bağırarak, ısırarak, atıp tutarak severler. Çocuklarını minibus ve otobüslerde çevrelerinde yaşlı teyzeler, amcalar, hamileler, engelliler vb... varken bile “Parasını verdim ben oranın!” diye yanlarında oturturlar.

Benim gördüğüm en önemli unsurlardan biri buna nacizane gözlemlerimden birisi diyelim, ülkenin eğitim seviyesi düştükçe toplum kurallarına uymama, o gezegende "Aaa sende mi yaşıyordun?!!!" hallerini deneyimleme potansiyelinin arttığıdır.

Bu insanlar başkasının hak ve hukuğuna karşı ciddi derecede körlük geliştirmişlerdir.

Mesela trafikte bu gruba koyduğumuz insanımsı yaratık ana caddeyle birleşen ara yola girerken 120-130 klm yapar. Beklemesi gereken noktalardan hiç bakmadan gayet yavaş ve senin hızını keserek, buna da biraz bekle kardeşim, öldün mü?!!! şeklinde el kol hareketleri katarak ve kendine yontarak yapar. Emniyet şeridini orada birisi ölebilir, yana çekmesi gerekebilir düşüncesi ile değil gazı sonuna kadar körükleyerek, soldan geçen arabaları da kendine bariyer yapıp hız kameralarından kaçarak gerçekleştirir.

Cep telefonu ile konuşurken iki elini direksiyonda tutmayanı bile gördüm ben. Bunu yaparken dünyayla iletişimini kestiğinden en hızlı şeritte saate 20 klm hız yapıp bir de aynı şeritte kalamadan sağa sola yalpalayanı da baki.

Bu kültürün parçası olan insanımsı primatlar için toplum kuralları, birbirine ve çevreye gösterilen saygı, duyarlılık vb... gerizekalılık olarak algılanır. Bu tiplerin literatüründe nazik insanlar vur kafasına al ekmeğini kategorisine giren gerizekalılardır çünkü onlar uyanıktır, onlar ben merkezcidir, onlar iyiliği bile vicdanları o şekilde hissettiği ve üzüldükleri için değil cehennemde yanacak olan kıçlarının korkusundan yapmaktadırlar.

İşte belki de bu şekilde yaşayan sürüler için dinin sevgi üzerine değil tam tersine korku öğesi ile pekiştirilmiş olması en önemli gerekliliktir. Öyle lütfen den falan anlamak bir kenara sürekli bir dayılanma modunda yaşarlar. Nezaket gösterildiği an "Benim dediğim olacak lannn!" moduna girerler. Ceplerine para girdikçe vicdansızlıkları mahallenin kedisi, köpeği ya da küçük kardeşlerinin ötesine geçer, gittikçe daha da artan bir etkiyle ve aynı suya atılan bir taşın çevresine yaydığı dalgalar gibi yayılır.

Yine başka bir gözlem, deprem falan olur ya da  ölümler değil mi?...Bu tipler ortalarda vahşeti görmek ve koklamak için dolaşıp dururlar. Bir yardım isterken bile arabeskliğin dibine vururlar. Normal şartlarda bir insanın günlerce etkisini unutamayacağı içine oturan bir görüntüyü argüman olarak kullanabilirler.

Bir bakmışsın ki böyle yaşayıp durmadan çoğalan, bunu da bir matahmış gibi sürekli yapan insanımsıların yarattığı ve etkilediği dünyada sende günün birinde "Hay içine ettiğimin!" diyen biri olup çıkmışsın.

Gittikçe duyarsızlaşmaya, sevgisizliğe ve kötülüğün kazandığına inanmaya başlamışsın. Bu durumda olayları tersine çevirecek bir şey yazamıyorum çünkü ben de aynı döngünün içindeyim, üzgünüm...

5 Aralık 2011 Pazartesi

Seyredin Derim...

http://tvarsivi.com/?y=22&z=2011-12-01%2023:00:00 Benim Facebook'dan haberim oldu, iyi ki de olmuş, seyrettiklerime, duyduklarıma, insanların katılımına ve Okan Bayulgen'e bayıldım. Kısa ve öz seyredin derim ;)