5 Aralık 2011 Pazartesi
Seyredin Derim...
http://tvarsivi.com/?y=22&z=2011-12-01%2023:00:00 Benim Facebook'dan haberim oldu, iyi ki de olmuş, seyrettiklerime, duyduklarıma, insanların katılımına ve Okan Bayulgen'e bayıldım. Kısa ve öz seyredin derim ;)
9 Kasım 2011 Çarşamba
Facebook'da Dünyayı Kurtaran Adam...
Adamın biri, milyon tane Facebook arkadaşı varken doğumgünü partisi yapmaya karar verir ve topu topu 3 kişi gelir, haberde durum şöyle ti ye alınmış; Mustafa bunalıma girdi " Ama abi! Benim bu kadar arkadaşım vardı, hani neredeler şimdi?" dedi. Mustafa’nın acıklı, sorgular ve anlam veremez ifadesi habere eşlik etmekte...
Tabi ki bu Zaytung Gazetesi’nde dalga geçilen konulardan biri olmakla
beraber, içinde her zamanki gibi bir sürü doğruyu da barındırmıyor değildi.
Günlük hayatta gayetten de ciddi bir haber olan “Bakanlığın erkek olarak aldığı
büyük baş hayvanların doğurması” örneği vardır ama şimdi konumuzla Zaytung
Gazetesi haberi midir acaba? Doğru olamaz! gibi yorumlar dışında bir benzerliği
yok :)
Evet, nerede kalmıştım? Facebook, değil mi? Bu aralar düşündüğüm aynı konu...Deprem oldu, bas butona yolla arkadaşına, ölüm oldu aynı şekilde, çevreye tepkin mi var, hadi onu da paylaşıver, salla gitsin...
Bir yerde evinin koltuğundan ülke yönetiyor gibi bir his de veriyor insana ama diğer yandan gereksiz bir sosyalleşme ve öfke ortamı da yarattığı kuşkusuz.
Evet, nerede kalmıştım? Facebook, değil mi? Bu aralar düşündüğüm aynı konu...Deprem oldu, bas butona yolla arkadaşına, ölüm oldu aynı şekilde, çevreye tepkin mi var, hadi onu da paylaşıver, salla gitsin...
Bir yerde evinin koltuğundan ülke yönetiyor gibi bir his de veriyor insana ama diğer yandan gereksiz bir sosyalleşme ve öfke ortamı da yarattığı kuşkusuz.
Hatta belki zaman zaman elinin altında bir bomba butonu olsa ve imha et
düğmesi yanıp sönse kaç kişi o düğmeye düşünmeden basar ve kurtulur merak da
etmiyor değilim bu günlerde.
Bir ülkenin vatandaşları paralel düşünmedikçe o ülke değişmez. En azından zamanımızın görünen demokrasileri için bu geçerlidir. Değişimden bahsediyorum, olumlu da olumsuz da olabilen tür yani. İşte o noktada "Kime göre olumlu, kime göre olumsuz?" sorusu gelir karşımıza. Öyle mi?
Paralel değişim ülkenin eğitim sisteminin değişimi ile sağlanır, bu ise hükümetlerin kendilerine vatan sağolsun deme potansiyeli olan insanlar yetiştirmesini değil daha farklı konulara kafa yorulmasına sebep olur ki bu belki birçok erkek enerjisi üzerine oturmuş ülkelerin işine gelmez. Erkek enerjisinden kastım daha dışarı dönük, atak yapmaya elverişli olan...Erkek sembolüne çok uygun yani, dişi içeri ve kendine dönüktür ya hani...
Beyin fırtınasına devam...Örneğin bana göre çok pozitif bir gelişme; "Atatürk geldi saltanatı kaldırdı, yönetimde demokrasi anlayışının ilk adımlarını attı." alkışlanası bir gelişmedir de yobaz takımı için nefret edilesi bir durum olmuştur mesela. Bunları yazmamın sebebi bir doğrultuda hareket edecek insanları bulabilmenin ne kadar zor olduğudur.
Facebook'da düşüncelerimizi paylaşan bir avuç insan olarak yakın bir arkadaş "Düşüncelerin güzel beğendim ama ne kadar agresif bir tanımlama yapmışsın öyle yorum kabul etmiyorum diyerek, kendinle çelişmişsin biraz da." dedi.
Bir başkası ise " Önce beğendim ama beğendim butonunu geri çektim aynı şekilde düşünsem de şimdi acısı kaybı olan asker ailelerini düşündüm bir anda, bana da yapılsa ben de silahımı alır çıkarım." eklemesini yaptı.
Bir diğer arkadaşım yazımı paylaşmış, gelen yorumda benim kendimle barışık olmayan agresif bir anne olduğum ileri sürülmüş. Yanına eşantiyondan bilgisizliğimi kabul ederek mütevazilik yaptığım eklenmiş, en sonunda kesmemiş hatunu demiş ki "Her bilinmesi gereken paylaşılmalı mı? Bu yeni bir moda mı oldu?"
Eh Facebook ahalisinde kendi yazmadığı bir yazıyla birbirine geçen, çemkiren, küfür koyan o kadar insan varken yazan bir insanın KENDİ DÜŞÜNCELERİNİ paylaşması kadar doğal ne olabilir ki?
Bir ülkenin vatandaşları paralel düşünmedikçe o ülke değişmez. En azından zamanımızın görünen demokrasileri için bu geçerlidir. Değişimden bahsediyorum, olumlu da olumsuz da olabilen tür yani. İşte o noktada "Kime göre olumlu, kime göre olumsuz?" sorusu gelir karşımıza. Öyle mi?
Paralel değişim ülkenin eğitim sisteminin değişimi ile sağlanır, bu ise hükümetlerin kendilerine vatan sağolsun deme potansiyeli olan insanlar yetiştirmesini değil daha farklı konulara kafa yorulmasına sebep olur ki bu belki birçok erkek enerjisi üzerine oturmuş ülkelerin işine gelmez. Erkek enerjisinden kastım daha dışarı dönük, atak yapmaya elverişli olan...Erkek sembolüne çok uygun yani, dişi içeri ve kendine dönüktür ya hani...
Beyin fırtınasına devam...Örneğin bana göre çok pozitif bir gelişme; "Atatürk geldi saltanatı kaldırdı, yönetimde demokrasi anlayışının ilk adımlarını attı." alkışlanası bir gelişmedir de yobaz takımı için nefret edilesi bir durum olmuştur mesela. Bunları yazmamın sebebi bir doğrultuda hareket edecek insanları bulabilmenin ne kadar zor olduğudur.
Facebook'da düşüncelerimizi paylaşan bir avuç insan olarak yakın bir arkadaş "Düşüncelerin güzel beğendim ama ne kadar agresif bir tanımlama yapmışsın öyle yorum kabul etmiyorum diyerek, kendinle çelişmişsin biraz da." dedi.
Bir başkası ise " Önce beğendim ama beğendim butonunu geri çektim aynı şekilde düşünsem de şimdi acısı kaybı olan asker ailelerini düşündüm bir anda, bana da yapılsa ben de silahımı alır çıkarım." eklemesini yaptı.
Bir diğer arkadaşım yazımı paylaşmış, gelen yorumda benim kendimle barışık olmayan agresif bir anne olduğum ileri sürülmüş. Yanına eşantiyondan bilgisizliğimi kabul ederek mütevazilik yaptığım eklenmiş, en sonunda kesmemiş hatunu demiş ki "Her bilinmesi gereken paylaşılmalı mı? Bu yeni bir moda mı oldu?"
Eh Facebook ahalisinde kendi yazmadığı bir yazıyla birbirine geçen, çemkiren, küfür koyan o kadar insan varken yazan bir insanın KENDİ DÜŞÜNCELERİNİ paylaşması kadar doğal ne olabilir ki?
Paylaşmak yeni moda olmuş bir şey olabilir tabi ki teknoloji gelişip de
dünyayı kurtarmak bir beğen butonuna indirgenebiliyorsa ama düşüncesini
paylaşana neden paylaşıyor ki demek bizim ülkenin klasik geleneğidir.
Hımmmm! Demek ki ne anlatmak istersem isteyeyim o resme bakan insan kendi görmek istediklerini görüyor.
Kendimle barışık değil miyim? Valla bana göre ben kendimi son derece iyi tanıyorum ve son derecede de açık tanımlıyorum. Hala bunlar benim doğrularım ister katılırsın ister katılmazsın diyorum ama çıkıp da hakaret etme yetisi her nedense(!) demokrat düşünür sınıfa değil de, tersine ya milliyetçi vatansever geçinene ya da dinciye mahsus oluyor.
Hımmmm! Demek ki ne anlatmak istersem isteyeyim o resme bakan insan kendi görmek istediklerini görüyor.
Kendimle barışık değil miyim? Valla bana göre ben kendimi son derece iyi tanıyorum ve son derecede de açık tanımlıyorum. Hala bunlar benim doğrularım ister katılırsın ister katılmazsın diyorum ama çıkıp da hakaret etme yetisi her nedense(!) demokrat düşünür sınıfa değil de, tersine ya milliyetçi vatansever geçinene ya da dinciye mahsus oluyor.
Tuhaf değil mi? İkisinin arasında sekiz farkı bulunuz!
Ha, bir de konuları bilmediğimi söyleyerek dürüstlük yapmışım kendimce,
bak orayı taktir etmiş hatun. Ne kadan (!) vatansever ne kadannnn asil bir
dişi!!!
Şimdi size dırdır yapmadan kısaca hemen bir çözüm sunayım, sevgili erkek çocuğu annesi hatunlar, askere gidecek yaştaysa oğlunuz hemen şimdi ihtiyaç varken oğluşunuzu paketleyip savaş olan bölgelere yollayın.
Devlet oraya yıllardır gerilla savaşı yapan, bir şekilde elli yıldan fazladır bu mücadeleyi sürdürebildiği için donanımlı da olan teröristin karşısına iki atış talimi, iki vatanını sevme hapı, üç bardak soğuk su içirsin ve yallah helikopterle yollayıversin bebenizi.
Kurtuluş savaşında kadınlar da görev almış, siz de gidin sıkıysa. Hani facebook'dan çemkiriyorsunuz ya biz savaşma seviş dedikçe.
Vatanı için ağzından salyalar akarak lafı tersinden anlayıp yine bizler gibi düşünenlere saldıranları da savaşın olduğu bölgelere önden alalım. O nadide enerjinizi hani benim senin gibi zaten kız çocuk annesi olup ülkeyi kurtarmak için kullanılacak evlat doğuramamış, anadan sayılmayan, kendinle de barışık olmayan dişillere harcamayın olur mu? Bak ne güzel sen mutlu ben mutlu.
Efendim? Neden ama?!! Ne oldu?!!! Yoksa siz askere giderken şehirli, cebi dolu, asker camiasından tanıdık eş dost arayan, o bölgelere gitme durumu çıktığında çıkar yol arayıp nasıl kaçacağını şaşıran insanları aileleri görmediniz mi?
Şimdi size dırdır yapmadan kısaca hemen bir çözüm sunayım, sevgili erkek çocuğu annesi hatunlar, askere gidecek yaştaysa oğlunuz hemen şimdi ihtiyaç varken oğluşunuzu paketleyip savaş olan bölgelere yollayın.
Devlet oraya yıllardır gerilla savaşı yapan, bir şekilde elli yıldan fazladır bu mücadeleyi sürdürebildiği için donanımlı da olan teröristin karşısına iki atış talimi, iki vatanını sevme hapı, üç bardak soğuk su içirsin ve yallah helikopterle yollayıversin bebenizi.
Kurtuluş savaşında kadınlar da görev almış, siz de gidin sıkıysa. Hani facebook'dan çemkiriyorsunuz ya biz savaşma seviş dedikçe.
Vatanı için ağzından salyalar akarak lafı tersinden anlayıp yine bizler gibi düşünenlere saldıranları da savaşın olduğu bölgelere önden alalım. O nadide enerjinizi hani benim senin gibi zaten kız çocuk annesi olup ülkeyi kurtarmak için kullanılacak evlat doğuramamış, anadan sayılmayan, kendinle de barışık olmayan dişillere harcamayın olur mu? Bak ne güzel sen mutlu ben mutlu.
Efendim? Neden ama?!! Ne oldu?!!! Yoksa siz askere giderken şehirli, cebi dolu, asker camiasından tanıdık eş dost arayan, o bölgelere gitme durumu çıktığında çıkar yol arayıp nasıl kaçacağını şaşıran insanları aileleri görmediniz mi?
Asker olmak istemeyen insanların "Seni gidi asker kaçağııııı!"
diye ortalarda iplerinin pazara çıkartıldığını, erkeklerin erkeklerinden ziyade
bu konuda incitildiğini, ödleri boklarına karıştığını bilmiyor musunuz
yoksaaaa????
Zira herkes okuduğundan anlayabildiğini anlar. Yazmak da yetmez bazen. Seninle aynı frekansda olan biri "Yaşa bravo!" derken bir başkası okuduklarından son derece rahatsız olup, kavgacı bir tutum geliştirebilir. O da bir yere gitmez zira her birey kendi düşüncesinin doğruluğundan yüzde yüz emindir.
O yüzden dünyada hiçbir sorunun siyah ve beyaz ya da benim ve senin ürettiğin çözümü yok maalesef.
Görünen yansıtılan bir tablo var, beyin yıkanmışlıklar, ezbercilikler var...Bunlar hiç kolay değişecek şeyler değil ve belki de dünya yokolurken bile politikacıların yedikleri naneler yüzünden siviller birbirine çemkirecek, analar bu fabrikaya etten kemikten hammadeler yaratacaklar. Hükümetler verilen vergileri (kendi ülkende verdiğin kiradır, oturma bedelidir vergi ve karşılığını hizmet olarak alırsın bu da hakkındır) kendi ceplerine atarlar, karşılığında hala koltuklarında oturup sana hükmederler ama sen kendi çoluğunu çocuğunu o hükümetin politikası yüzünden kaybedersin. Ha, bunu kabul ettin mi bir de onu allı pullu vatanseverlikle parlatıp cilaladın mı demesin yönetenlerin keyfine!
Amerika'da asker yollarken Irak'a özgürlük götürüyorum, oraları kurtarmaya gidiyorsunuz asil askerlerim dendi. Kimseye ben oradaki doğal kaynakları sömürmek adına kıçımı kaldırırım yoksa bana ne ulan senin demokrasinden diyerek insanları gaza getiremezdi.
Çözüm basit, talep edilecek şey de öyle; terör bölgesine gidecek askerin gerilla konusunda uzmanlaşmış eğitim almış, kendini bu işe adamış, inanan ve istekli bireylerden oluşacak. Artık bir memleketin erkek cinsi asker doğar ve asker ölür mantığı terkedilecek, profesyonel ordu kuracaksın.
Zira herkes okuduğundan anlayabildiğini anlar. Yazmak da yetmez bazen. Seninle aynı frekansda olan biri "Yaşa bravo!" derken bir başkası okuduklarından son derece rahatsız olup, kavgacı bir tutum geliştirebilir. O da bir yere gitmez zira her birey kendi düşüncesinin doğruluğundan yüzde yüz emindir.
O yüzden dünyada hiçbir sorunun siyah ve beyaz ya da benim ve senin ürettiğin çözümü yok maalesef.
Görünen yansıtılan bir tablo var, beyin yıkanmışlıklar, ezbercilikler var...Bunlar hiç kolay değişecek şeyler değil ve belki de dünya yokolurken bile politikacıların yedikleri naneler yüzünden siviller birbirine çemkirecek, analar bu fabrikaya etten kemikten hammadeler yaratacaklar. Hükümetler verilen vergileri (kendi ülkende verdiğin kiradır, oturma bedelidir vergi ve karşılığını hizmet olarak alırsın bu da hakkındır) kendi ceplerine atarlar, karşılığında hala koltuklarında oturup sana hükmederler ama sen kendi çoluğunu çocuğunu o hükümetin politikası yüzünden kaybedersin. Ha, bunu kabul ettin mi bir de onu allı pullu vatanseverlikle parlatıp cilaladın mı demesin yönetenlerin keyfine!
Amerika'da asker yollarken Irak'a özgürlük götürüyorum, oraları kurtarmaya gidiyorsunuz asil askerlerim dendi. Kimseye ben oradaki doğal kaynakları sömürmek adına kıçımı kaldırırım yoksa bana ne ulan senin demokrasinden diyerek insanları gaza getiremezdi.
Çözüm basit, talep edilecek şey de öyle; terör bölgesine gidecek askerin gerilla konusunda uzmanlaşmış eğitim almış, kendini bu işe adamış, inanan ve istekli bireylerden oluşacak. Artık bir memleketin erkek cinsi asker doğar ve asker ölür mantığı terkedilecek, profesyonel ordu kuracaksın.
Aaa ama o zaman dünyanın dördüncü kalabalık ordusu olamazsın, yüreğin
şişim şişim kabarmaz, marşlarla insanları coştura coştura ölüme yollayamazsın.
Geldi mi racona çizik? Olmadı tabi.
Ama en azından madem bu kadar savaşmaya, olayın öldürerek ve ölmeye devam ederek çözüleceğine inanan annelerimiz var, o zaman onların doğurdukları erkek çocukları da İSTEYEREK profesyonel orduda yerlerini alırlar, bunun karşılığında güzel maaşlarıyla ailelerine bakarlar ama ölürlerse de anneler ağlarken oğlum isteyerek bu yolu seçti deme hakkını ellerinde ve yüreklerinde barındırırlar.
Tabi bu da çok kötü bir yazı oldu en iyisi mi biz Facebook'dan paylaş butonuna basarak ve birbirimize fikirlerimiz yüzünden sararak ülkeyi kurtaralım.
Ha tabi, paylaşırkende hep senin istediğin doğruları paylaşalım, öyle
herkesin doğrusu falan da neymiş?!!!
Ama en azından madem bu kadar savaşmaya, olayın öldürerek ve ölmeye devam ederek çözüleceğine inanan annelerimiz var, o zaman onların doğurdukları erkek çocukları da İSTEYEREK profesyonel orduda yerlerini alırlar, bunun karşılığında güzel maaşlarıyla ailelerine bakarlar ama ölürlerse de anneler ağlarken oğlum isteyerek bu yolu seçti deme hakkını ellerinde ve yüreklerinde barındırırlar.
Tabi bu da çok kötü bir yazı oldu en iyisi mi biz Facebook'dan paylaş butonuna basarak ve birbirimize fikirlerimiz yüzünden sararak ülkeyi kurtaralım.
26 Ekim 2011 Çarşamba
Annelerin Gücü Adınaaaaaa!
Bende eskiden pek çok insan gibi doğduğum ülkede ve hatta şehirde öleceğimi düşünür, babası askerlik yapanların nasıl da okullarını ve arkadaşlarını bıraktığına üzülür dururdum.
Yalova'ya taşındığımız zaman içimde oluşan öfkeyi anlatmak çok zor. Alt tarafı İstanbul, Yalova yani...O derecede bir mekana ve oradaki insanlara bağımlılık geliştirmiştim.
Milliyetçiliği asla ve asla bölücü, kafatascı bir duygu olarak düşünmedim. Hatta yıllarca, çok da şiddetli bir şekilde bunun ülkeyi bütünleştirici, vatanını seven insanın bir parçası olarak algıladım.
Bizim dönemimiz dinci yobazlara karşı Atatürk ilke ve inkılapları dönemiydi. Atatürk'ün ışığında medeniyetin, gelişmişliğin, örümcek kafalılığın karşısında durmanın verdiği bir kendine güven vardı. İstiklal marşını söylerken, andımızı okurken, tek sıra iki örgülü, üniformalı, rahat! hazır ol!!! lu bir eğitim sisteminde evet itiraf ediyorum Milli Savunma dersinde gelen emekli askerin kendinden geçercesine anlattıklarından darallar geçirir, tarih dersinde her nedense hiç durmadan okutulan şanlı tarihimize biraz şüpheyle bakar olsam da halimden memnundum. Türk'düm, doğruydum ve çalışkandım...Hatta Osmanlılar nasıl da o kadar millete hükmetmiş vay anasını duygusuyla ürperdiğimi de bilirim.
Sanırım, bu üzerimize dikilen giysinin ilk sökülme aşamaları kendi ülkemden olmayan biri ile evlenmemle başladı. Hani bilirsiniz işte, klasik bir; " Senden olmayanla yürümez." anlayışı hakimdir ve genelde her kültürün içe kapalı kısmını oluşturan insanlar farklı olanı itekler, içeri almaz.
Sonraları yapılan fikir tartışmalarında bu sefer yine sivil Ermeniler konu olduğunda kocamın karşı taraf gözünden "Ajanla mı evlendin kızım sen? Oraya karışmışsın da" tarzı zeka pırıltıları saçan diyaloglarına da gark edildim. Lise yıllarımda bu Osmanlıcılık da neyin nesi, herşey bu kadar adaletli ve şanlı mı tartışmasında sınıftaki bir öküzden tokat yemişliğim de var. Yani kısacası bu vatansever takımı tarafından vatan haini, kocası ajan, ne üdüğü belirsiz kadın sıfatlarını da aldım. (Arka plan, tebrikler şak şak şakkkk alkış sesleri...)
Yabancı damat olayında ailem tutucu olmadığından bu şüpheci yaklaşım yaşanmadı ama şimdi anlıyorum ki nesiller boyunca insanoğluna kodlanmış olan değişim korkusunun altında yatan en büyük sebep sizi yıllarca siz yapan eğitim sistemi ve sosyal çevrenizin unufak olarak dağılması, herşeyin tepetaklak olmasından geçiyor. Ha, bizde İngiliz bir damadın gelmesi bazı suratıma bile bakmayan akrabaların karşısında statü yükseltmeme, işleri İngiliz soyad sayesinde sanki daha bir rahat almama sebep oldu ki bu değişim bile benim midemi bulandırdı orasını da esgeçmeyelim.
Neyse efendim gel zaman git zaman bu insandan çocuklarım oldu. Türkiye'de birinci, Arap Emirlikleri'nde de ikinci...
Türkiye'de yaşarken ufaklık ana okuluna, ben çalışmaya başladım ve hemen sokağımızın sonunda yer alan (sokak Tarabya'da öyle ücra gelişmemiş bir noktada da değil) Yavrukurt Çocuk Evi'ne kaydolundu. İsmi yazıyorum üzerinden altı yıl geçti ve Yavrukurt Çocuk Evi bizim için hiç de iyi hatırlanmayan bir yerdir hala.
İsterseniz Türkiye genelini bizlere rahatlıkla yansıtan bu ana okulundan bahsedeyim biraz da...
Çocukların yemek yemesi ilk aşamada önemli kılınmış olan, askeri zihniyette, bol Atatürk'lü, büstlü bir ortamdı bu mekan sağolsun. Espri yapılması, insanların gülmesi, eğlenmesi, severek isteyerek öğrenmesi gibi bir amaç yoktu. Ve hatta çocuklar ne kadar sıraya girerlerse, önlerine konulan yemek ne kadar bitirilirse, dersi de hiç ses çıkartmadan ne oranda dinlerlerse o kadar İYİ olduklarının sinyallerini alırlardı.
Hedef, daha içeriye girmiş ufacık insandan mutsuz, kuralcı, vatansever ve Atatürk'çü, soğuk büstlerle donanmış, hazır ol ve rahat! la pozisyon değiştiren insanlar yaratmaktı. (Bu dini yobazlarda da çok görülen bir ortak noktadır, hayat mutsuzlukların ve acı çekmenin yeridir, cinsellik başta haz alınan tüm ihtiyaçlar ketlenmiş, haram kılınmıştır dikkatinizi çekerim)
Sabahları " İçtiğimiz can, yediğimiz kan olsun afiyet olsun afiyet olsun!" gibi bir tekerleme ile başlayan günler, yemeğini yemeyen öğrenciye zorla ağzına kaşık tıkarak ya da sofradan kalkmama cezası uygulayarak, yanlış yaptığı şey anlatılmadan " Git köşede düşün!" denilerek içine sıçılan bireylerden oluşan bir okuldu kısacası...
Aaa bu arada tüm bunlar böyle boktanlık olsun diye de yapılmıyordu, veliler memnun, öğrenciler pek bir mutluydu kendilerince, bundan daha doğal ne olabilirdi ki zaten hem ne güzel bir disiplin de vardı bebelerin hayatında.
Efendim? Bu okul bazında ama genelleyemezsin diyorsunuz değil mi? Genellerim! Çünkü ben kırk yaşındayım ve okullarımızda Atatürkçülük adı altında askeri zihniyetle yapılan bu eğitim ve öğretim zinciri sonucunda oluşturulmuş "Vatanımı çok seviyorum ne mutlu Türk'üm diyene!" prototipinin Türk olmayan insanlar tarafından nasıl algılandığını kendi çocuklarımı yabancı bir erkekten yaptıktan sonra daha bir düşünmeye başladım. Bak sen şu allahın işine!
Bu yalnızca milliyetçi unsurların öne çıkartılması ile de ilgili değil, ben din dersinin zorunluluğuna da karşıyım birader! Efendim? Eee fazla mı oluyorum? Olabilirim ben de buyum ne yapalım?
Buna literatürde "Empati" deniliyor. Yani neymiş?! Her insan kendi tecrübeleri doğrultusunda algılar hayatı, değil mi? Sen benim gözümle bakmak zorunda değilsin ama ben de senin gözünden görmek zorunda değilim. Bir de çok severek kullandığım " Algıda Seçicilik." vardır ki buna göre aynı ortama iki ayrı insan koy ve bir olayı seyrettir sonra da ne anladın? diye sor. Her iki insandan da tecrübeleri ve hayata bakışı açısından çok ciddi farklarda yanıtlar alırsın.
Ben bu kadar felsefeyi neden mi yapıyorum? Evet bu bir felsefedir ve bizim toplumumuzda her ne kadar tartışma kültürü birbiriyle küfürleşmenin köşesinden dönse ve çoğunlukla tersi ile noktalansa da felsefede " Bu mavi midir?" tartışması bile yapılır.
Yanıt, vatansever insana göre " Kızım bırak bu çiçek böcek felsefesini de gerçeklere dön, bak bizim insanımız katlediliyor, savaş var savaşşşş, git kanını yerde bırakmaaaaa!" gibi bir durum da sözkonusudur her zaman için de ondan.
Vatansever insan kendi toprağını, yaşadığı yeri benimser (bunun için vatansever olmak gerekmez ben şimdi burayı da seviyorum ama benim toprağım olarak görmüyorum) ve o alanı kendi otorite alanı olarak görür. Hani aynı hayvanlar alemindeki gibi, deriz ya sürüler olarak yaşayan attım şimdi aslanlar o bölgeyi otorite alanları olarak görürler ve sıkıysa sen gir bakim o alana, parçalar bırakır seni.
Eğri oturalım doğru konuşalım, bu askerlik ve yırtıcılık, "Hadiii hadiii gel sıkıysa gel bak ben seni nasıl yamultuyorum!" felsefesi insana adrenalin pompalıyor değil mi? Hani boks yapar gibi yahu, rakibini yendikçe erkeklik hormonun ve şöyle güzelce kendine bir güvenin ortaya çıkıyor, öyle mi?
Bazı literatürlerde gücüyle masturbasyon yapmak derler buna, mesela yeni araba almışsın kırmızı bir yarış arabası ama çok şık hem de hızlı, tatmin oluyorsun ona her bindiğinde gibi...Burada da öyle, her kavga anında karşındakini agresifliğinle sindirirken bir tatmin duygusu yaşarsın.
Bazı bilim insanları aynı duyguyu sadistlik olarak tanımlıyor.Kendin kendi hak ve özgürlüklerini savaşarak almış bir millet olarak başkasının özgürlük ya da sana ait değilim ine kulaklarını tıkarsan sen biz özgür bir ülkenin kimseye tamah etmeyen evlatlarıyız safsatasını kendi yaptığın baskı rejimi ile sıfırlarsın.
Sen milliyetçiliği vatanseverlik, herkesi kucaklama, öpme ve bağrına basma olarak algılayabilirsin ama soruyu şu şekilde değiştirip de sorayım o zaman, çocuklarını okula yolla ama tamamıyla farklı bir ülkede yaşa. Ne kültür senin kültürün, ne de dil senin dilin. Yalnız o ülkenin kuralları var o da şöyle; senin kültürünle ilgili hiçbir şey yok okulda, her sabah sen diyelim ki ben Arap Emirlikleri'ndeyim ve görev icabı burada yaşamak da zorundayım, oranın marşını söylemek zorunda çocukların. Ne mutlu Arab'ım diyene! dedirtiliyor. Kendi istiklal marşı, özel günleri dayatılıyor ama senden hiçbir şey okutulmuyor, hatta buna dini bile ekleyebiliriz sen Alevisin (attım şimdi) ama herşey sunni değerler üzerine oturtulmuş olarak sunuluyor. Sıkıysa okula alevilikle ilgili bir kültür sok yandın, sorgulamaya başladın mı emperyalist güçlere maşa mısın yoksa bölücü müsün sarkacı gider gelir bir sağaaaa bir solaaaaa...
Çözüm? İnsanların farklılıkları üzerine yapılandırılmış, içinde üveylik duygusu olan tek bir kanı, tek bir milleti sürekli öne çıkartan bir eğitim sistemi değil. Evrensel doğruların öğretildiği okullar...Matematik, felsefe, bilim, yaşam...Tarihse içine yorumlar katılmadan yapılan hataların bir daha tekrar edilmemesi üzerine kurgulanmış tarih, kanından gelen insanın coşturuculuğu öne alınarak değil. Bütün liderlerin aynı potada eksi ve artılarının değerlendirilmesi yönünde bir tarih...Çok beklerim değil mi? Evet biliyorum ama bunun için doğrularımdan vazgeçmiyorum.
Ben yalnızca bir düşünürüm....Ama İlhan Selçuk'un yazdığı gibi bizim ülkede "Düşünüyorsam Vurun!"
Herşeyi bana anlatıldığı gibi değil de kendi kendime araştırmalarımla birçok birbirinden habersiz yazılmış kitaplardan biraraya getirdiğim olaylarla derlemeye, kendi duygularımı doğru ve yanlışlarımı anlamaya çalışan bir meraklı diyelim bana. Acemice...Ötesi yok.
"Beğenmezsen çek git kardeşim zorla mı?!"
Yani rejim benim rejimimdir, sen bu rejime katlandığın sürece, benim gibi hayata baktığın ölçüde sevilir ve sayılırsın. Kuralları değiştirip de farklı düşünmeye başladın mı ülke bölücü, eskiden solcuydu bunun adı çünkü adam attım şimdi Allah'a inanmıyorum diyordu.
Şimdi soruyu tekrar değiştirerek soruyorum. Din bakımından yobaz bir ülkede "Ben ateistim arkadaş!" demekle Türkiye'de ben şu yaşa gelene kadar "Ben Atatürkçü değilim!" ya da "Milliyetçilikten hazetmiyorum." demek aynı toplumsal tepkiyle karşılaşmak demekti. Doğru mudur?
Atatürk'ün dokunulmaz bir noktadan çatık kaşlarla aşağı tarafa baktığı konumdan alınarak eksisiyle artısıyla tartışılabildiği, obejktif olarak liderlerin ve tarihin konuşulabildiği, her şeyin anlı ve şanlı olmadığı bir ortamı özlüyorum ne yapayım?
Dinin de korkutası tarafından hiç hoşlanmam mesela. Demek ki bende korkutma duygusu ters tepiyor. Bu yalnızca bende olan bir durum da değil ki eğitim sistemimiz nesillerdir yan çiziyor.
Artık isteyerek, merak edip severek, tartışarak öğrenen çocuklarımız olmalı, korkutularak nefret eden değil!
Milliyetçi ve Atatürk'le ilgili hiçbir konuda taviz vermemecesine tapma noktasına getirmiş bir kalabalığa "Ben ateistim!"dediğimde "Hı?! İyi iyi! Olabilir!" ama " Milliyetçiliği bir tartışalım arkadaş?" dediğimde savaş çıkması noktasına gelinmesi bende çok ciddi bir çifte standart duygusu yaratıyor.
Kendimde yapamadım ama andım var çocuklarımda bunu başaracağım;
Onları ben yetiştiriyorum ve pek tabi ki büyük bir kıvanç ve gururla kendi doğrularımı onlara aktaracağım. (Bu ne büyük bir kuvvetmiş allahım şükürler olsun sana :))
Onları bir dinin höt zöt, cehennemde yanarsın, çarpılırsın, din ahlak duygusu getirir, din yoksa ahlak da yoktur safsatası yerine, evrensel insani duygularla, vicdanla eğiteceğim (ve eğitiyorum)
Hiç bir dinin yaptırımları, ve yapmamaları gerekli listesi beni bağlamadığı gibi çocuklarımı da bağlamayacak.
Ruhları ve zihinleri hiçbir ülkenin vatan sağolsunları ile değil sorgulamalar ve kendilerine göre doğru ve yanlışlarla şekillenecek.
Lideri takip etmeyecekler, kendi kendilerinin lideri olacaklar.
Dünyanın her köşesine yardım etmek için gidecekler, yardım ve sevgi için yaşayacaklar.
Haksızlıkların karşısında bireysel ve olay bazında duracaklar, kimseyi genellemelerle sınırlamayacaklar.
Bunu anne olmanın büyük kudretiyle yazıyorum.
Dünya üzerindeki her ülkenin güzel yemeklerinin tadına baksınlar, her vatanın insanıyla açık kapalı siyah beyaz konuşsunlar.
Dünyanın en fevkalade mutfağı bizim ya da dünyada bizim liderimizden daha büyük biri yoktur, dinimiz son dindir artık bunda geliştirecek eklenecek hiçbir şey bulunamaz larla değil herşeye soru işareti ile bakan, araştıran ve sorgulayan bireyler olsunlar.
Ve son söz, herhalde ben bir erkek olarak dünyaya gelseydim kıçımda bomba patlarken ölen bir düşünür olurdum.
Asker değil.
Ve gerçekleri dile getiren ses girer; "Dream on babe!!!"
Ve sahne kapanır.
Yalova'ya taşındığımız zaman içimde oluşan öfkeyi anlatmak çok zor. Alt tarafı İstanbul, Yalova yani...O derecede bir mekana ve oradaki insanlara bağımlılık geliştirmiştim.
Milliyetçiliği asla ve asla bölücü, kafatascı bir duygu olarak düşünmedim. Hatta yıllarca, çok da şiddetli bir şekilde bunun ülkeyi bütünleştirici, vatanını seven insanın bir parçası olarak algıladım.
Bizim dönemimiz dinci yobazlara karşı Atatürk ilke ve inkılapları dönemiydi. Atatürk'ün ışığında medeniyetin, gelişmişliğin, örümcek kafalılığın karşısında durmanın verdiği bir kendine güven vardı. İstiklal marşını söylerken, andımızı okurken, tek sıra iki örgülü, üniformalı, rahat! hazır ol!!! lu bir eğitim sisteminde evet itiraf ediyorum Milli Savunma dersinde gelen emekli askerin kendinden geçercesine anlattıklarından darallar geçirir, tarih dersinde her nedense hiç durmadan okutulan şanlı tarihimize biraz şüpheyle bakar olsam da halimden memnundum. Türk'düm, doğruydum ve çalışkandım...Hatta Osmanlılar nasıl da o kadar millete hükmetmiş vay anasını duygusuyla ürperdiğimi de bilirim.
Sanırım, bu üzerimize dikilen giysinin ilk sökülme aşamaları kendi ülkemden olmayan biri ile evlenmemle başladı. Hani bilirsiniz işte, klasik bir; " Senden olmayanla yürümez." anlayışı hakimdir ve genelde her kültürün içe kapalı kısmını oluşturan insanlar farklı olanı itekler, içeri almaz.
Sonraları yapılan fikir tartışmalarında bu sefer yine sivil Ermeniler konu olduğunda kocamın karşı taraf gözünden "Ajanla mı evlendin kızım sen? Oraya karışmışsın da" tarzı zeka pırıltıları saçan diyaloglarına da gark edildim. Lise yıllarımda bu Osmanlıcılık da neyin nesi, herşey bu kadar adaletli ve şanlı mı tartışmasında sınıftaki bir öküzden tokat yemişliğim de var. Yani kısacası bu vatansever takımı tarafından vatan haini, kocası ajan, ne üdüğü belirsiz kadın sıfatlarını da aldım. (Arka plan, tebrikler şak şak şakkkk alkış sesleri...)
Yabancı damat olayında ailem tutucu olmadığından bu şüpheci yaklaşım yaşanmadı ama şimdi anlıyorum ki nesiller boyunca insanoğluna kodlanmış olan değişim korkusunun altında yatan en büyük sebep sizi yıllarca siz yapan eğitim sistemi ve sosyal çevrenizin unufak olarak dağılması, herşeyin tepetaklak olmasından geçiyor. Ha, bizde İngiliz bir damadın gelmesi bazı suratıma bile bakmayan akrabaların karşısında statü yükseltmeme, işleri İngiliz soyad sayesinde sanki daha bir rahat almama sebep oldu ki bu değişim bile benim midemi bulandırdı orasını da esgeçmeyelim.
Neyse efendim gel zaman git zaman bu insandan çocuklarım oldu. Türkiye'de birinci, Arap Emirlikleri'nde de ikinci...
Türkiye'de yaşarken ufaklık ana okuluna, ben çalışmaya başladım ve hemen sokağımızın sonunda yer alan (sokak Tarabya'da öyle ücra gelişmemiş bir noktada da değil) Yavrukurt Çocuk Evi'ne kaydolundu. İsmi yazıyorum üzerinden altı yıl geçti ve Yavrukurt Çocuk Evi bizim için hiç de iyi hatırlanmayan bir yerdir hala.
İsterseniz Türkiye genelini bizlere rahatlıkla yansıtan bu ana okulundan bahsedeyim biraz da...
Çocukların yemek yemesi ilk aşamada önemli kılınmış olan, askeri zihniyette, bol Atatürk'lü, büstlü bir ortamdı bu mekan sağolsun. Espri yapılması, insanların gülmesi, eğlenmesi, severek isteyerek öğrenmesi gibi bir amaç yoktu. Ve hatta çocuklar ne kadar sıraya girerlerse, önlerine konulan yemek ne kadar bitirilirse, dersi de hiç ses çıkartmadan ne oranda dinlerlerse o kadar İYİ olduklarının sinyallerini alırlardı.
Hedef, daha içeriye girmiş ufacık insandan mutsuz, kuralcı, vatansever ve Atatürk'çü, soğuk büstlerle donanmış, hazır ol ve rahat! la pozisyon değiştiren insanlar yaratmaktı. (Bu dini yobazlarda da çok görülen bir ortak noktadır, hayat mutsuzlukların ve acı çekmenin yeridir, cinsellik başta haz alınan tüm ihtiyaçlar ketlenmiş, haram kılınmıştır dikkatinizi çekerim)
Sabahları " İçtiğimiz can, yediğimiz kan olsun afiyet olsun afiyet olsun!" gibi bir tekerleme ile başlayan günler, yemeğini yemeyen öğrenciye zorla ağzına kaşık tıkarak ya da sofradan kalkmama cezası uygulayarak, yanlış yaptığı şey anlatılmadan " Git köşede düşün!" denilerek içine sıçılan bireylerden oluşan bir okuldu kısacası...
Aaa bu arada tüm bunlar böyle boktanlık olsun diye de yapılmıyordu, veliler memnun, öğrenciler pek bir mutluydu kendilerince, bundan daha doğal ne olabilirdi ki zaten hem ne güzel bir disiplin de vardı bebelerin hayatında.
Efendim? Bu okul bazında ama genelleyemezsin diyorsunuz değil mi? Genellerim! Çünkü ben kırk yaşındayım ve okullarımızda Atatürkçülük adı altında askeri zihniyetle yapılan bu eğitim ve öğretim zinciri sonucunda oluşturulmuş "Vatanımı çok seviyorum ne mutlu Türk'üm diyene!" prototipinin Türk olmayan insanlar tarafından nasıl algılandığını kendi çocuklarımı yabancı bir erkekten yaptıktan sonra daha bir düşünmeye başladım. Bak sen şu allahın işine!
Bu yalnızca milliyetçi unsurların öne çıkartılması ile de ilgili değil, ben din dersinin zorunluluğuna da karşıyım birader! Efendim? Eee fazla mı oluyorum? Olabilirim ben de buyum ne yapalım?
Buna literatürde "Empati" deniliyor. Yani neymiş?! Her insan kendi tecrübeleri doğrultusunda algılar hayatı, değil mi? Sen benim gözümle bakmak zorunda değilsin ama ben de senin gözünden görmek zorunda değilim. Bir de çok severek kullandığım " Algıda Seçicilik." vardır ki buna göre aynı ortama iki ayrı insan koy ve bir olayı seyrettir sonra da ne anladın? diye sor. Her iki insandan da tecrübeleri ve hayata bakışı açısından çok ciddi farklarda yanıtlar alırsın.
Ben bu kadar felsefeyi neden mi yapıyorum? Evet bu bir felsefedir ve bizim toplumumuzda her ne kadar tartışma kültürü birbiriyle küfürleşmenin köşesinden dönse ve çoğunlukla tersi ile noktalansa da felsefede " Bu mavi midir?" tartışması bile yapılır.
Yanıt, vatansever insana göre " Kızım bırak bu çiçek böcek felsefesini de gerçeklere dön, bak bizim insanımız katlediliyor, savaş var savaşşşş, git kanını yerde bırakmaaaaa!" gibi bir durum da sözkonusudur her zaman için de ondan.
Vatansever insan kendi toprağını, yaşadığı yeri benimser (bunun için vatansever olmak gerekmez ben şimdi burayı da seviyorum ama benim toprağım olarak görmüyorum) ve o alanı kendi otorite alanı olarak görür. Hani aynı hayvanlar alemindeki gibi, deriz ya sürüler olarak yaşayan attım şimdi aslanlar o bölgeyi otorite alanları olarak görürler ve sıkıysa sen gir bakim o alana, parçalar bırakır seni.
Eğri oturalım doğru konuşalım, bu askerlik ve yırtıcılık, "Hadiii hadiii gel sıkıysa gel bak ben seni nasıl yamultuyorum!" felsefesi insana adrenalin pompalıyor değil mi? Hani boks yapar gibi yahu, rakibini yendikçe erkeklik hormonun ve şöyle güzelce kendine bir güvenin ortaya çıkıyor, öyle mi?
Bazı literatürlerde gücüyle masturbasyon yapmak derler buna, mesela yeni araba almışsın kırmızı bir yarış arabası ama çok şık hem de hızlı, tatmin oluyorsun ona her bindiğinde gibi...Burada da öyle, her kavga anında karşındakini agresifliğinle sindirirken bir tatmin duygusu yaşarsın.
Bazı bilim insanları aynı duyguyu sadistlik olarak tanımlıyor.Kendin kendi hak ve özgürlüklerini savaşarak almış bir millet olarak başkasının özgürlük ya da sana ait değilim ine kulaklarını tıkarsan sen biz özgür bir ülkenin kimseye tamah etmeyen evlatlarıyız safsatasını kendi yaptığın baskı rejimi ile sıfırlarsın.
Sen milliyetçiliği vatanseverlik, herkesi kucaklama, öpme ve bağrına basma olarak algılayabilirsin ama soruyu şu şekilde değiştirip de sorayım o zaman, çocuklarını okula yolla ama tamamıyla farklı bir ülkede yaşa. Ne kültür senin kültürün, ne de dil senin dilin. Yalnız o ülkenin kuralları var o da şöyle; senin kültürünle ilgili hiçbir şey yok okulda, her sabah sen diyelim ki ben Arap Emirlikleri'ndeyim ve görev icabı burada yaşamak da zorundayım, oranın marşını söylemek zorunda çocukların. Ne mutlu Arab'ım diyene! dedirtiliyor. Kendi istiklal marşı, özel günleri dayatılıyor ama senden hiçbir şey okutulmuyor, hatta buna dini bile ekleyebiliriz sen Alevisin (attım şimdi) ama herşey sunni değerler üzerine oturtulmuş olarak sunuluyor. Sıkıysa okula alevilikle ilgili bir kültür sok yandın, sorgulamaya başladın mı emperyalist güçlere maşa mısın yoksa bölücü müsün sarkacı gider gelir bir sağaaaa bir solaaaaa...
Çözüm? İnsanların farklılıkları üzerine yapılandırılmış, içinde üveylik duygusu olan tek bir kanı, tek bir milleti sürekli öne çıkartan bir eğitim sistemi değil. Evrensel doğruların öğretildiği okullar...Matematik, felsefe, bilim, yaşam...Tarihse içine yorumlar katılmadan yapılan hataların bir daha tekrar edilmemesi üzerine kurgulanmış tarih, kanından gelen insanın coşturuculuğu öne alınarak değil. Bütün liderlerin aynı potada eksi ve artılarının değerlendirilmesi yönünde bir tarih...Çok beklerim değil mi? Evet biliyorum ama bunun için doğrularımdan vazgeçmiyorum.
Ben yalnızca bir düşünürüm....Ama İlhan Selçuk'un yazdığı gibi bizim ülkede "Düşünüyorsam Vurun!"
Herşeyi bana anlatıldığı gibi değil de kendi kendime araştırmalarımla birçok birbirinden habersiz yazılmış kitaplardan biraraya getirdiğim olaylarla derlemeye, kendi duygularımı doğru ve yanlışlarımı anlamaya çalışan bir meraklı diyelim bana. Acemice...Ötesi yok.
"Beğenmezsen çek git kardeşim zorla mı?!"
Yani rejim benim rejimimdir, sen bu rejime katlandığın sürece, benim gibi hayata baktığın ölçüde sevilir ve sayılırsın. Kuralları değiştirip de farklı düşünmeye başladın mı ülke bölücü, eskiden solcuydu bunun adı çünkü adam attım şimdi Allah'a inanmıyorum diyordu.
Şimdi soruyu tekrar değiştirerek soruyorum. Din bakımından yobaz bir ülkede "Ben ateistim arkadaş!" demekle Türkiye'de ben şu yaşa gelene kadar "Ben Atatürkçü değilim!" ya da "Milliyetçilikten hazetmiyorum." demek aynı toplumsal tepkiyle karşılaşmak demekti. Doğru mudur?
Atatürk'ün dokunulmaz bir noktadan çatık kaşlarla aşağı tarafa baktığı konumdan alınarak eksisiyle artısıyla tartışılabildiği, obejktif olarak liderlerin ve tarihin konuşulabildiği, her şeyin anlı ve şanlı olmadığı bir ortamı özlüyorum ne yapayım?
Dinin de korkutası tarafından hiç hoşlanmam mesela. Demek ki bende korkutma duygusu ters tepiyor. Bu yalnızca bende olan bir durum da değil ki eğitim sistemimiz nesillerdir yan çiziyor.
Artık isteyerek, merak edip severek, tartışarak öğrenen çocuklarımız olmalı, korkutularak nefret eden değil!
Milliyetçi ve Atatürk'le ilgili hiçbir konuda taviz vermemecesine tapma noktasına getirmiş bir kalabalığa "Ben ateistim!"dediğimde "Hı?! İyi iyi! Olabilir!" ama " Milliyetçiliği bir tartışalım arkadaş?" dediğimde savaş çıkması noktasına gelinmesi bende çok ciddi bir çifte standart duygusu yaratıyor.
Kendimde yapamadım ama andım var çocuklarımda bunu başaracağım;
Onları ben yetiştiriyorum ve pek tabi ki büyük bir kıvanç ve gururla kendi doğrularımı onlara aktaracağım. (Bu ne büyük bir kuvvetmiş allahım şükürler olsun sana :))
Onları bir dinin höt zöt, cehennemde yanarsın, çarpılırsın, din ahlak duygusu getirir, din yoksa ahlak da yoktur safsatası yerine, evrensel insani duygularla, vicdanla eğiteceğim (ve eğitiyorum)
Hiç bir dinin yaptırımları, ve yapmamaları gerekli listesi beni bağlamadığı gibi çocuklarımı da bağlamayacak.
Ruhları ve zihinleri hiçbir ülkenin vatan sağolsunları ile değil sorgulamalar ve kendilerine göre doğru ve yanlışlarla şekillenecek.
Lideri takip etmeyecekler, kendi kendilerinin lideri olacaklar.
Dünyanın her köşesine yardım etmek için gidecekler, yardım ve sevgi için yaşayacaklar.
Haksızlıkların karşısında bireysel ve olay bazında duracaklar, kimseyi genellemelerle sınırlamayacaklar.
Bunu anne olmanın büyük kudretiyle yazıyorum.
Dünya üzerindeki her ülkenin güzel yemeklerinin tadına baksınlar, her vatanın insanıyla açık kapalı siyah beyaz konuşsunlar.
Dünyanın en fevkalade mutfağı bizim ya da dünyada bizim liderimizden daha büyük biri yoktur, dinimiz son dindir artık bunda geliştirecek eklenecek hiçbir şey bulunamaz larla değil herşeye soru işareti ile bakan, araştıran ve sorgulayan bireyler olsunlar.
Ve son söz, herhalde ben bir erkek olarak dünyaya gelseydim kıçımda bomba patlarken ölen bir düşünür olurdum.
Asker değil.
Ve gerçekleri dile getiren ses girer; "Dream on babe!!!"
Ve sahne kapanır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
