30 Eylül 2016 Cuma

Siyah Beyaz Fotoğraflar ve Günü Yaşamak Üzerine Düşünceler...


Bu fotoğraftakiler teyzelerimden birisi ve eşi...

İlk çocukları Aysun teyze olmalı, ortalarındaki tombul bebek. Aysun teyze hala yıllardır trafik kazası geçirmiş yatalak olan eşine bakmaya çalışıyor, korkunç bir hayat mücadelesi veriyor. 

Ben Şukran teyzemi tanıdığımda her daim gıdıklı, göbekli, kısa boylu, kalın çoraplı bir kadındı. Kendi çocukları olmuş kendinden uzakta yaşayan iki kızı, bir evlenmiş boşanmış, diğeri hiç evlenmemiş ikiz kızları ile yaşayıp giderdi, evine kaç merdivenle çıkardık, dimdik...Eniştemi hiç görmedim. Ben doğmadan önce dedem gibi vefat etmişti. 

Oysaki annem eski günleri anlatırken söylerdi sinemaya gittiklerinde teyzemin gözleri karanlıkta bile ışıl ışıl parlarmış. "Hıı evet!" diye geçiştirirdim küçümser ve inanmaz bir ifadeyle. Zaman gelip, devran dönüp de bu fotoğraflar elime geçene dek herkesin silüeti aklımda bundakinden çok farklı kaldı. 

Kırklarımın ortasına geldiğim şu yıllarda yabancı değil yalnızca kendi fotoğraflarıma dönüp baktığımda içimi çok derin hüzünler kapladı çünkü o günleri belki bire bir bu insanlarla yaşayanlar bile şimdi gelinen hali görüp, geçmişi hep unutarak yaşıyorlardı. Aynen bizlerin kendimize bile yaptığı gibi.  

Annemin iki kız, bir erkek kardeşi vardı. Teyzelerimden biri benim için pek de popüler değildi. Bir kere bile başımı okşamadığını düşünürdüm. Oysaki kucağında bebeği, arkasından kameraya bakan eski eşi olan fotoğrafın diğer sevmediğim teyzem olduğunu ablamdan öğrendiğimde içim bu sefer daha da acıdı, insanları ne kadar kısa ve kolayca yargıladığımı düşündüm. Doğurduğu iki çocuğunu hastalığa kurban vermişti o gencecik 15 yaşlarında kadın. Şimdi benim kendi kızımın yaşında yaşadıkları nasıl anlaşılabilirdi? Oysa ben kendi tarafımdan başım niye okşanmadıya odaklanmıştım. 

Bu gençlik fotoğraflarında biraz da kendimden taraflar bulduğum için, aslında kendime mi acıyorum kim bilir? O insanların şimdi hiçbiri hayatta değil annem dışında, O da tam anlamıyla yaşlı bir kadın...Ben ise yine kendi eski fotoğraflarıma bakıyorum, yüzümdeki farklılıklara, inatçı bir şekilde yerleşen kırışıklıklara, bazen bir anda ortaya çıkan ve beni şaşırtıveren sarkmalara...

Her on yılda bir o yılların sevilmeyen fotoğrafları hiç de fena değilmiş noktasına gelinir ya...

Şu siyah beyaz fotoğrafların bizlere anlatması gereken en yegane şey yaşlılığa çare olmadığı. Eğer olsaydı, onlarca profesyonel ameliyata karşın ortalıkta yaratığa dönüşmüş bir çok ünlü olmazdı. Onlar hepimizden önce gencecik kalırdı, asla yaşlılığa yenilmezlerdi. 

Ama olmuyor...Herşey o yüzden o ana hapsedilmiş şekilde gençlikte kalıyor, bugünün genci ise asla ve asla eskilerde genç olanın nasıl görünebileceğini düşünemiyor bile. 

İşte tam da bu yüzden hatıralara sadık kalmak, yanında seninle beraber yaşlanan insanın da bu dönemlerden geçtiğini, geçmişin çocuğu ve genci olduğunu, her genç insan gibi pırıl pırıl parladığını, dışarıya enerji saçtığını, saf ve tertemiz duygularla hayata baktığı günler yaşadığını hatırlamak ve ayakta tutmak gerekiyor. 

İnsan kendi bedeni ile hayatı deneyimliyor, hamile kalıyor kendi içindeki bedene başkasının vücudu gibi bakakalıyor, yaşlanıyor kendi beyazlayan saçlarına, kilo alan, almaya can atan bedenine şaşakalıyor. Bu ben miyim sorusu ile hayat yaşanıp, bitme noktasına geliyor. 

Hal böyleyken, şaşkın şaşkın ne oluyor diye sorarken, kendini, eşini, arkadaşını, dostunu incitmeden yaşamak lazım. 

Unutmamak, unutarak yaşamamak lazım. 

Hiç yorum yok: