5 Haziran 2007 Salı

Güne başlarken...

Bazen okuyorum diyorlar ki; " Evde kalmak bana yaramıyor!" Nasıl yani? Acaba bizim evde mi bir sorun var demeden geçemiyorum. Benim sürekli yapmam gereken işler oluyor, boş zaman bulur bulmaz da bloğuma geliyorum ve hemen olanları falan yazmaya başlıyorum " Evin Kedisi" olarak :)

Dün bir haftanın ertesi, ufaklığı okula yolladığımın ikinci günüydü ve akşam bir buçukta yattığım için babasıyla giden kızımın arkasından hemen yatağa döndüm. Kapımı kapattımmmm... telefon! Klasiktir ben ne zaman uzansam muhakkak, tuvaletteysen %90 ihtimalle cebim çalar, ama gel gör normal zamanlarda o cepten bir ses seda çıkmaz. İlginç bir durum tabi. Saat sekizi yirmi geçiyordur ve ben de derin bir uykuya anca dalmışım...

Günlerin beş ile altı saat gidip gelen uyku trafiği içinde ancak bu dakikaları bulup can simidi gibi sarılıyorum. Özellikle bloğumla ilgilenmeye başladığımdan beridir zaten geç yatma huyum vardı o katlandı, sabahları da uzanma hakkım rafa kalktı. Ben istiyorum, kimse zorlamıyor ki! Ama bir süre sonra pil bitiyor ve uykuya yenilmek ve öyle vakit kaybetmek istemesem de imkan olmuyor.

Ufaklık dün değil evvelsi gün yani Pazar ( burada iş günü ) okuldan gelirken yorgunluktan arabada uyuyakaldı ki pek görülen bir şey değildir. Yüzünün kenarı, burun çevresi fısır fısır olmuş nezleden. Ateş yok, bir şey yok da deli bir yorgunluk... Uzun zamandır yapmamız gereken göz kapatma işini de rafa kaldırmak zorunda kaldık. Zaten tek göz ciddi derecede miyop olduğundan çok odaklanmak isteyen bir iş. Kızımı zorlar diye istemedim. Zaten ilk haftanın iki günü hep salonda uyuklayarak ve yüksek ateşle mücadele vererek geçtiği için...

Sol gözde hafif bir kızarıklık başlamıştı, sabah ise konjiktivit başlangıcı olduğu anlaşıldı. Virüs bir girdi mi işte vücudun farklı yerlerine etki gösteriyor. Bu sefer de herşey bitti, demek ki sıra göze geldi :( Doktordan her halukara karşı diye damlaları almıştım. İyi ki de almışım, hemen göz damlalarını damlatıp yolladım. Ama haklı olarak okulda dışarıdan içeriye girene kadarki bekleme zamanında iyice kızaran göz yüzünden beni çağırdılar. Telefon onaymış. Sabah hemen kalkıp okula gittim ve ufaklığı eve getirdim.

Burada eğer anne de baba da çalışıyorsa dikkat ediyorum mesela babaların kendi işi olduğunda saatlere bağımlı kalmıyorlar benim eşim gibi. Diyelim anne bir firmada çalışıyor, hayatta gelemiyor ama baba devreye giriyor o zaman. Her iki taraf da yoksa özel şöforle gelenler var çünkü hem taksi her güne pahalı, güven olmaz hem de yardımcı kadınların hiç birinin araba kullanma gibi bir durumları yok.

Ufaklığı almaya giderken hep bunları düşünüyorum. Ülke değiştirmenin de etkisiyle olsa gerek biz bu sene ana kız çok hastalandık. Kıytırık kıytırık hastalıklar da sonuçta ateşi de çıkarıyor, kusturuyor vesaire...Bir kere okula giderken sabah ufaklık trafikte kaldığımız bir an kusuverdi mesela, hemen eve döndük. Benim için her an hazır ve nazır olmak açısından evde olmam şart. Ve buralarda dediğim gibi araba kullanmak da bir diğer zorunluluk. Aksi olursa bütün paranız taksiye gider.Mesela, adamlar geleceğim diyor ama gelmiyor, arabaların içinde saçma sapan manevi konulara ve dayatmalara kadar kayabiliyor konular...Ya da fonda sürekli bir dua sesi...Ailesini çoluğunu çocuğunu bırakmış, buralara tek başına para kazanmaya gelmiş, inançlarına aşırı tutunmuş bir yığın insan. O inanç olmasa zaten o zaman herşey kontrolden çok kolay çıkar.

Dün sabah bu şekilde geçti. Sonra yemek yapma trafiği başladı. Üç gün daha gitmeme durumu...Hemşire son derece ilgili, öğretmenler de öyle. Damla ve krem ( geceler için ) bir hafta devam edecek.

Yemekde karnıyarık, domatesli pilav, eski muzları kullanmak adına muzlu kek vardı :) Muzlu keki buradan aldığım Women's weekly "Get Real Make a meal" kitabından yaptım. Çocuklar için yemek yapma tekniklerini gösteren çok şirin bir kitap. Tarifini veririm, kalıp verilen miktarlara biraz büyük geldi, bir dahaki sefere iki katına çıkartarak yapmam lazım. O yüzden fotoğrafını çekmedim. Kitabın verdiği miktarları vereceğim, deneme yapmak için yeterli beğenirseniz kendinize göre arttırırsınız.

Muzlu kek ( 20 cm.lik kilitli ve yuvarlak kek kalıbı için )

4 tane orta boy eskimiş muz ( eskimiş muz için muzları bir kağıt torbaya koyup bir veya iki gün serin bir yerde bekletin ama buzdolabı değil )
125 gr tereyağ ( oda ısısında yumuşamış )
1 çay kaşığı vanilya
1/2 su bardağı toz şeker
2 yumurta
1 tatlı kaşığı süt
1 1/2 su bardağı kendinden kabaran un
1 çay kaşığı kabartma tozu
1/2 çay kaşığı tarçın ( Ben yukarda fotoğrafını çektiğim kek kalıbını kullandığım için az geldi )

Bu değerlerin içindeki tarçın, şeker, vanilya damak zevkine göre azaltılıp çoğaltılabilinir. İlk önce bir yerde eskimiş muzları patates püresi için ezme aparatı varsa onunla, yoksa bir çatalla eziyoruz. Sonra bu verilen malzemelerin hepsini kuvvetli, hamur yoğurabilen bir mikser varsa derin bir kapta, yoksa hamur yoğurma aparatı ile mutfak robotunda karıştırıyoruz. Tam anlamıyla karışana kadar devam...

Fırını 180 dereceye ayarla demiş ama ben çok yüksek buldum. Benim fırın ya üst ya alt olarak çalıştığı için altını tam pişirmiş üstü ( yani ters çevirdiğimizde altı ) biraz yumuşak kalmış. Dolayısıyla alt ve üstün beraber çalıştığı fırınlarda bence 160 derece ya da 170 yeterli. Fırın önceden ısıtılmış olacak. Kek piştiği zaman mis gibi muz kokan bir hal alıyor. Harika! Üstüne krem peynirli bir karışım yapmış, ben artan kilolardan korktuğum için onu yapmadım ama çok basit ve güzel gözüküyor, onu da ekleyeyim;

Krem Peynirli krema

1 1/2 su bardağı pudra şekeri
125 gr krem peynir
30 gr yumuşak tereyağ
1 çay kaşığı limon kabuğu

Bütün bu malzemeleri önce pudra şekerinden başlayarak bir kaba koyup orta devirde mikserle karıştırıyoruz. Krema pürüssüz bir kıvama geldiğinde kekin üzerine ekleyip muzlarla da süsleyebiliriz.

Not: Çöpleri atarken ekstra plastik torba kullanmamak adına et paketlerken kullanılan geniş köpük maddesini çöp olarak kullanıyorum. Çok da memnunum. Yıkanıyor, tertemiz saklanabiliyor. Tavsiye ederim. Örnek fotoğrafı koydum.

Karnıyarığı da yaparken, daha doğrusu kıymayı kavururken önce direkt yağı koyup ( sıvı yağ tercih ediyorum, zeytinyağı olabilir burada bir de kolestrolü sıfır olan Canola yağı satılıyor )
Kıymayı top top halinden kurtarana kadar kavuruyorum. Sonra soğanı daima bol tutuyorum. İki soğan mesela, kıyma az da olsa böyle. Soğanı, yeşil ya da kırmızı etli biber varsa onu ve soya sosunu ekleyerek kavurmaya devam. Kıyma tam anlamıyla kavrulduktan sonra tuzunu ve karabiberini ekliyorum.

Sebze çeşnisine özellikle çok düşkünlüğüm var bir de. Yine yan etkisi sıfır olan, tamamıyla doğal olarak üretilen ( gluten ve boya maddeleri yok ) bir çeşni keşfettim. Tozunu da satıyorlar, genelde köfte içlerinde falan onu tercih ediyorum. Kabın üzerinde yazan şu, gluten ve lactose kullanılmamış, boya ve uzun süre dayanması için gerekli katkı maddeleri de öyle. Markası, Kallo. Neyse, yani yaptığım yemeklerde bu çeşniyi muhakkak kullanıyorum, lezzeti çok daha güzel yapıyor. İçinde bir sürü sebze var. Hem, kullanımı da çok kolay. Yemek pişerken değil, piştikten sonra eklenmeli, tuz gibi. Tuz da yemeğe piştikten sonra eklendiğinde vücuttan daha kolay atılabiliyormuş okuduğum kadarıyla.

Patlıcanları da kızarttıktan sonra gazete kağıdına alıyorum, böylece o ekstra yağın gitmesini sağlıyorum. Ondan sonra hepsini bir fırın tepsisine döşeyip, üzerine domates sosunu gezdiriyorum, fırına...Arkadaşımla koşurken kayınvalidesinin közleme patlıcan kullandığını söyledi ki, çok daha hafif ve benim gibi közlenmiş patlıcan delisi bir insan için biçilmiş kaftan. Patlıcanların közlenmesi sırasında çıkan pisliğin olmasını istemiyorsanız, fırında da közleyebilirsiniz.

Domatesli pilav yaparken de bir yerde önce tereyağıyla domatesi bir güzel iyice pişiriyorum. Bayağı eriyecek o domatesler, ondan sonra başka bir yerde yapışmaz tencerede tereyağı ile pilavı kavuruyorum. Tereyağ miktarları asla fazla değil, yanmaması için de azıcık zeytinyağı ekliyorum. Sonra pişmiş domates sosunu pilava ekleyip su koyuyorum ve öyle pişiriyorum. Çok güzel oluyor, tavsiye ederim :)

Bu sabah da artık üçüncü kez aradığım firma geldi. Demiştim ya evlere bakmak üzere ev sahipleri bu firmalara ücret ödüyor ve kiracı hiç bir şey vermiyor bahşiş dışında ki o da gönlüne kalmış olan bir durum. İlk önce bulaşık makinası su akıtıyor diyordum, sonra bir anda olayın bulaşık makinasından değil arkasındaki musluktan geldiğini gördüm. Bizimki tamir işlerinde bayağı iyidir hatta komik bir şekilde Ayşe teyze kılığında gitti
kendi tamir eşyalarının arasından başka bir musluk getirdi ve taktı. Taktıktan sonra da ben musluk diye tutturmuştum bu sefer, "Giderde tıkanıklık var, adamlar gelip halletsin" dedi.

Aman Allah'ım!!! Bizden önce bu evde yaşayanlara "domuz ailesi" ismini taktım. Ya insanlar nasıl evlerine karşı bu kadar duyarsız olabiliyorlar anlayamıyorum. Evin içinde kaç hayvan baktılarsa artık merdivenlerin üzerine bir ahşap bölüm yapmışlar, oradan tonlarca saç tüy çıkardık, yerlerin mermer kısımları zamanla koyulaşıyor, biz geldiğimizde ellerimizde bulaşık telleri mermerlerin kenar kısımlarını temizlemekten içimiz çıktı. Ve şimdi de belki evin kuruluşundan beridir bizden öncekilerin biriktirdiği tonluk pislik çıktı. Ana bahçeden açtılar ve gördüklerime inanamadım. Gittiklerinde mutfak zemini içler acısı şekilde kaldı. Burada temizleyerek bırakırlar, Türkiye'de bir de üzerine tükürecekler sanırsın, temizlemeyi istediler ama adamların yapacağı iş değildi. Benim çamaşır suyu falan kullanmam gerekiyordu. Neyse, sabah da bu işi halloldu. Eleneceklerden biri daha elendi.

Kalkar kalkmaz çamaşırları koydum makinaya bir de. Son günlerde ısıtma işleminin çok enerji aldığını okuduğumdan beridir çamaşırları, yani normal şartlar altında kirlenmiş olanları soğuk suyla yıkıyorum. Layla'nın tüylerinin kesilmesi kesinlikle hayat kurtarıcı olacak, buraya daha yakın bir yere daha telefon ettim ama köpeği bırakıp gitmemiz, iş bitince dönmemiz gerekiyormuş, bakalım. Bir konuşalım o şekilde karar vereceğiz.

Ufaklık evde olduğu ve mantı istediği için iki gün önce bir öğünlük açtığım mantı hamuru torbanın içinde dolapta duruyordu. Kıyma kavurmuştum karnıyarık için. " Anne mantı yapar mısın?" diyince bu sefer aynı hamuru açtım ve kavurduğum kıymayı koydum. Gayet güzel oldu :) Şimdi de yıkanıp, bale dersine...

Bale dersi öğretmenini hafta sonu alışverişte gördük, geçen hafta gidemediği için konuşamamıştık. Sene sonu gösterisi yapmayı planlıyormuş, yerin ismini söyledi ama benim bildiğim bir mekan değil. Nasıl olsa tekrar konuşulur.

İşte böyle...Yarın bakalım bizimki okula gidebilecek mi? Göz ne durumda olacak? Bugün arkadaşının annesi eşimle aynı yerde çalışıyor, O'nun sayesinde ödevler de gelir. Sene sonuna yaklaştıkça programı bitirmek adına iyice hızlandılar. İki günün özeti de böyle.

Bu arada, bloğa kimin hangi bölgeden tıkladığına dair bir harita ekledim, günlerdir aynı yazı bekliyor öylesine. Bir tane daha alternatif program bulmuştum bir de onu deneyeyim ama HTML olduğunda programların kelimeleri birbirine karışabiliyor :( Bakalım, göreceğiz...


1 yorum:

Kardeşim dedi ki...

Kek inanılmaz...Bende benzer tatlarda kekler deniyorum.Çamaşırları düşük ısıda yıkamak gerçekten de faturaya yansıyor.Ayrıca ekolojik denge içinde çok önemli.